Meclis tatile girmeden kısa süre önce, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş grup başkan vekilleriyle bir araya gelerek Meclis’te kurulacak komisyon hakkında görüştü. Ancak Meclis’in tatile girmesiyle birlikte, yasal düzenlemelerin ve komisyonun geleceğine ilişkin şimdilik somut bir çerçeve oluşmadı.
Meclis’te iki milletvekili bulunan ancak grubu olmayan Emek Partisi (EMEP) İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, iktidar bloğuyla komisyonlar konusunda temel farklılıklar taşıdıklarını belirtirken, komisyonun işlevine dair sorularımızı yanıtladı.
‘KOMİSYONUN İŞLEVİNE DAİR TEMEL FARKLILIKLARIMIZI VAR’
Bayhan, hemen hemen her partinin komisyona dair farklı fikirleri olduğunu aktarırken, kendi bakış açıları bakımından iktidar bloğuyla temelden ayrıldıklarını ifade etti:
“Başından beri, komisyonun işlevi, kurulması ve asıl olarak silahların susmasının arkasından atılacak somut adımların Meclis temelinde ve yasal düzenlemelerle yapılması konusundaki yaklaşımların, başta iktidar bloğunun pratik anlayış ve tutumlarıyla şekillendiğini görüyoruz.
Komisyonun işlevine, çalışmasına ve rolüne ilişkin yaklaşımlarımız temelden farklı. CHP'nin de DEM Parti’nin de Yeni Yol’un ve TİP’in de komisyonda yer alması öngörülen partilerin de farklı farklı yaklaşımları var. Bu açıdan komisyonun, iktidar grubunun, yani Cumhur İttifakı'nın kendi egemenliğini ve kendi iktidarını güçlendiren bir araca ve sürece dönüştürme çabasının bir parçası olmasına engel olmaya çalışıyoruz. Buna itiraz ediyoruz.”
‘GENİŞ BİR TARTIŞMA SÜRECİNİN DE ÖRGÜTLENMESİ LAZIM’
Komisyonu yapısına ve işlevine dair de fikirlerini dile getiren İskender Bayhan, şunları söyledi:
“Bir, Meclis’te bulunan bütün partilerin komisyonda yer alması, iki, eşit temsil ilkesinin uygulanması ve komisyonda herkesin eşit söz hakkına sahip olması. Elbette ki, karar alma ve oy verme sürecine ilişkin tartışmalar açısından da komisyonun alacağı kararlar açısından da komisyona katılan milletvekili sayısının salt çoğunlukla karar alması gibi önemli kriterler var.
Komisyonun amacı, işlevi ve ne yapacağı konusunda da olsun dediğimiz hususlar var. Onların da altını çizmek isterim. Komisyonun, Kürt sorununun tarihsel ve güncel nedenleri de dahil, İmralı’da yürütülen görüşmelerin hangi aşamada olduğuna dair, Meclis’in ve kamuoyunun bilgilendirilmesine aracılık eden bir platform olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak o zaman işlevini yerine getirebileceğini ve halkın çıkarlarına, barışa hizmet edeceğini düşünüyoruz.
İkincisi, komisyonun mutlaka bütün halk kesimlerinin bu sürece ilişkin düşüncelerini, eğilimlerini ortaya çıkaracak toplantılar ve etkinlikler dahil, halkın katıldığı bir süreci örgütlemesi gerektiğini düşünüyoruz. Geniş bir tartışma sürecinin örgütlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunun kürsüsü, bunun aracı, bunun platformu olması gerektiğini düşünüyoruz.
Üçüncüsü, önümüzdeki dönemde mutlaka yapılması gereken acil yasal düzenlemeler var. Başta kayyımların son bulması, bunu yanı sıra siyasi bir genel affın çıkarılması ve silah bırakma sürecini teminat altına alacak sınır ötesi operasyonların, harekatların da artık durdurulmasını ve devletin de tetikten elini çekmesini garanti altına alacak kararlar ve düzenlemelerin Meclis gündemine getirilmesi lazım.
Erdoğan ve Cumhur İttifakı cephesinin açıklamalarının maalesef bunlarla alakası yok. Atılması gereken en küçük, en basit adımları bile sürüncemeye bırakan, sadece beklenti yaratan bir çizgiyle yaklaşıyorlar meseleye. Bunu kabul etmek mümkün değil.”
‘ERDOĞAN, 1920 MİSAK-I MİLLİCİLİĞİ YAPIYOR’
Erdoğan’ın ve iktidarın bakış açısının yeni Osmanlıcılık çizgisinde hareket etmeye devam ettiğini ifade eden İskender Bayhan şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bunca tartışmaya ve aşamaya rağmen Erdoğan hâlâ aynı kafada ve anlayışta hareket ediyor. Yani bütün bu silah bırakma ve PKK'nin kendini feshetme kararını, kendi iktidarını güçlendirme ve Türkiye ile bölgedeki yeni Osmanlıcı hayallerini gerçekleştirmek üzere çalışıyor. Komisyonu da bunun bir parçası olarak görüyorlar.
Erdoğan, ‘Kürt sorunu yok, terör sorunu var’ diyor. Onun için ‘terörü de bitiriyorum’ diyor. Komisyon açısından bile önerdiği isim ‘terörsüz Türkiye komisyonu.’ Dolayısıyla buradan bile bakınca, Erdoğan'ın meseleye tamamen Türkiye sermayesiyle, burjuva sınıfının, bir avuç zenginin ve kendi yandaşlarının içeride ve bölgedeki ekonomik, politik çıkarlarıyla yaklaştığını görüyoruz.
Erdoğan bu vesileyle çok açık bir şekilde ABD emperyalizmi başta olmak üzere Batı emperyalizmiyle Ortadoğu'da ve Ortadoğu hattını da bütünleyen bir biçimde Kuzey Afrika ve Güney Asya hattında daha ileriden işbirlikçi bir siyaset izlemek, hatta İsrail'in yerini almak istiyor.
Bu bölgede ABD'nin en önemli, en temel müttefiki olarak aktif bir rol almak istiyor. İçeride de buna engel olacak ne varsa hizaya getirmek istiyor. Diyor ki: ‘Ben bu bölgenin paylaşımından pay alacağım. En yüksek payı da ben alacağım. Bunun için de aktif bir siyaset izleyeceğim. Herkes de bunun etrafında birleşsin.’
Dolayısıyla bu politikanın, Kürt sorununa ilişkin yaklaşımıyla kendi içinde bir uyumu var. Ama bu, halkın ya da emekçilerin çıkarına bir uyum değil. Bu, bölge halklarının çıkarına bir uyum da değil. Tamamen emperyalistlerle ve onların işbirlikçileriyle -başta Erdoğan kliğini oluşturan sermaye çevreleri olmak üzere- büyük sermaye çevrelerinin çıkarına bir politika, onu temel alan bir politika.
Bunu Filistin politikasında da görebiliriz. Bunlar, mesela o açıdan da çok birbiriyle benzeşen politikalar. Filistin politikasında da aynı şeyi yapıyor. İsrail'e o kadar bağırıp çağırıyor ama ülkede, ‘dünyanın en büyük savunma sanayi’ adı altında silah şirketleriyle, İsrail'in en büyük silah tedarikçileriyle fuar düzenliyor; hepsini misafir edip, saygılar sunuyor.
Halkı ise, ‘Biz kendimizi güçlendiriyoruz, böyle yapmazsak daha zayıf düşeriz’ diyerek ikna etmeye çalışıyorlar. Ama işçiler, emekçiler, Türk, Kürt, Arap ve bölgede yaşayan Türkmen, Dürzi, Alevi, Sünni, Hristiyan halklar açısından bunlar tamamen yıkım demektir. Tamamen felaket demektir.
Yanı başımızdaki Suriye öyle bir coğrafya ki; örneğin Rusya ‘benim’ diyor, Amerika ‘benim’ diyor, Netanyahu -İsrail ‘benim’ diyor, İran benim diyor, Türkiye egemenleri ‘burası benim’ diyor. Yani, orada yaşayan halkların dışında herkesin bir payı, herkesin çıkarı var. Bu zihniyetle bu coğrafyaya huzur gelmez.
Ayrıca şunun altını da çizmek gerekir: Erdoğan, ‘Biz payımıza düşeni alacağız’ diyor ya bu coğrafyadan. Suriye'den ve bu bölgenin paylaşımından senin payın ne? Senin orada ne payın var? Suriye'de, Irak'ta ne payın var senin? Ama işte yeni Osmanlıcı siyasetine bakarsan, Musul da onun, Kerkük de, Şam da onun, Halep de...
Bu, 1920 Misak-ı Milliciliğidir; bunu sık sık vurguluyorum. Yarın bir gün çıkıp, ‘Biz Mustafa Kemal'in hayallerini gerçekleştiriyoruz. Misak-ı Milli'nin yarım kalmış işini yapıyoruz’ derse, hiç şaşırtıcı olmaz.
Bunu zaten, Efrin ve Suriye'nin belli kentlerine askeri müdahale edip oraları kendine bağlamaktaki adımlarını savunurken dile getirdi. Şimdi önümüzdeki dönemde, bu söylemleri daha komplike bir biçimde tekrar dile getirebilir.”