Lozan’da başlayan 100 yıllık inkâr: Kürtler ve öteki halklar

İsmet İnönü'nün ‘Kürtlerle birlikte savaştık’ söyleminin pratikte karşılığı olmadığını belirten Toros Korkmaz, “Gerçekten birlikte savaşıldıysa, neden birlikte yönetmediler? Bu söz retorikten ibaretti; masada Kürtleri temsil eden kimse yoktu" dedi.

LOZAN ANLAŞMASI

Üzerinden 102 yıl geçen Lozan Barış Antlaşması, sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası olan Kürt coğrafyasını da üç ayrı parçaya böldü. Türkiye, Irak ve Suriye sınırları içinde kalan Kürtler, tarih sahnesinde ‘bölünmüş halklar’ olarak yer aldı; kimlikleri ve hakları ise büyük oranda uluslararası antlaşmaların ve yeni devlet politikalarının gölgesinde kaldı.

Lozan Anlaşması’nın yıl dönümünü nedeniyle ANF’ye değerlendirmelerde bulunan Zürih Üniversitesi akademisyenlerinden Toros Korkmaz, Lozan’ın sadece devletlerin haritalarını çizmekle kalmadığını, Kürtleri ve diğer halkları “görülmeyen ötekiler” olarak tarih dışına itmesinin de başlangıcı olduğunu vurguladı. 

‘KÜRT SORUNU, 100 YILI AŞAN TARİHSEL BİR GİRDAPTIR’

Korkmaz, 2024 Ekim ayından bu yana Türkiye siyasetinin en sıcak başlıklarından birinin, Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümüne yönelik yeniden başlayan arayış süreci olduğuna dikkat çekerek şöyle konuştu: “Devlet nezdinde henüz somut bir adım atılmamış olsa da demokratik kamuoyunda Kürtlerin taleplerini içeren reformlar aktif biçimde tartışılmakta. Anayasal düzeyde Kürt kimliğinin tanınması, dil ve kültürel hakların güvence altına alınması ve yerel yönetimlere özerklik gibi başlıklar, çözüm yolunda gündemdeki en somut talepler arasında yer alıyor.

Türkiye’nin Kürt sorunu ne PKK’nin 1978 yılında kurulmasıyla ve silahlı mücadelenin başlamasıyla ne de demokratik Kürt hareketini temsil eden partilerin yasal alanda faaliyet göstermesiyle ortaya çıkmıştır. Hatta bu sorunun kökeni, 1960’lı yıllarda sol görüşlü Kürt gençlerinin kurduğu Devrimci Doğu Ocakları’na da dayanmaz.

Tüm bu hareketler ve örgütler, aslında toplumsal düzeyde uzun süredir var olan sorunun siyasal düzeyde görünür hâle gelmesini sağlayan çabalardır. Kürt sorununun ortaya çıkışındaki en temel neden, Cumhuriyet’in kuruluş ayarlarında gizlidir. Bu kurucu ayarlar, Kürt kimliğini tanımayan ve onu zorla Türkleştirmeye çalışan bir mekanizmayı da beraberinde getirmiştir.

Bu mekanizmanın çerçevesi ise büyük ölçüde, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile çizilmiştir.”

KÜRTLERİN ADI HARİTADAN DA TARİHTEN DE SİLİNDİ

Korkmaz, Lozan Antlaşmasının sadece sınırları değil, halkları da böldüğünü söyleyerek, 24 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşmanın Kürtlerin ve diğer halkların Sevr’de yer alan temel haklarını tamamen ortadan kaldırdığını belirtti.

Sevr’de Kürtler için özerklik, Ermeniler için bağımsızlık, Asuriler için tanınma vaatlerinin olduğunu, ancak Lozan’da bunların gündeme gelmediğini ve bunun sadece diplomatik bir tercih olmadığını, çok kimlikli yapının bilinçli bir şekilde tasfiyesi olduğunu söyledi.  

Korkmaz, Lozan’la birlikte yeni Türk devletinin, Osmanlı’nın çok uluslu yapısından uzaklaşıp Türk kimliği üzerine kurulduğunu hatırlatan Korkmaz, bu sürecin Kürtleri sistemin tamamen dışına ittiğini vurguladı:

“Kürtlerin hukuki, siyasi ve kültürel varlığı o masada yok sayıldı. Harita çizili ama Kürtlerin adı o haritanın hiçbir yerinde yazılmadı.” 

İsmet Paşa’nın Lozan görüşmelerinde dile getirdiği ‘Kürtlerle birlikte savaştık’ sözlerine de dikkat çeken Korkmaz, bu söylemin sahada karşılığı olmadığına kaydederek, “Eğer gerçekten birlikte savaşıldıysa, neden birlikte yönetilmediler? Bu söz retorikten ibaretti. Masada Kürtlerin haklarını temsil eden kimse yoktu” dedi.

‘KÜRTLER LOZAN’DA YOK SAYILDI, BU İNKÂR ÜZERİNE BİR DEVLET İNŞA EDİLDİ’

Korkmaz, Lozan Antlaşması’nın sadece bir diplomatik metin değil, Kürt halkının resmi olarak dışlandığı bir tarihsel kırılma olduğunu vurgulayarak şunları ifade etti: “Lozan’da Kürtlerin adının dahi geçmemesi, yalnızca Türkiye'nin ulusal kimlik inşa süreciyle değil, aynı zamanda dönemin uluslararası siyasi dengeleriyle de yakından ilişkilidir. 20. yüzyılın başlarında Ortadoğu’da belirleyici bir aktör olan İngiltere, Kürtler yerine Ankara’daki Kemalist yönetimi desteklemeyi tercih etmiştir. Bunun arkasında hem stratejik çıkarlar hem de Kürtler hakkındaki güvensizlik yatmaktaydı.

1919-1921 yılları arasında Kürtler, Güney Kürdistan olarak tanımlanan Kuzey Irak bölgesinde İngiliz yönetimine karşı birçok defa isyan etmişti. Bu isyanlar, İngilizlerin Kürtleri ‘istikrarsız ve güvenilmez’ bir topluluk olarak değerlendirmesine neden oldu. Ayrıca Kürtlerin iç yapısındaki politik çeşitlilik ve ortak bir temsil mekanizmasından yoksun oluşları da bu güvensizliği pekiştirdi.

Öte yandan, Kürtlerin bir kısmının 1915 Ermeni Soykırımı sürecinde Osmanlı’nın radikal Türk milliyetçisi yönetimi olan İttihat ve Terakki'nin etkisiyle bu suçlara karışmış olması, İngiliz kamuoyunun ve siyasetinin Kürtlere yönelik bakış açısını daha da olumsuzlaştırdı. Türklerle olan dinî kardeşlik bağı da göz önüne alındığında, Kürtlerin Ermeniler yerine Türklere yakın durması, İngiltere açısından Ankara yönetimiyle çalışmayı daha uygun kıldı.

Bununla birlikte, Ermeni Soykırımı’ndan sağ kurtulanların eski yerleşim yerlerine dönme ihtimali, Kürtlerin yaşadığı bazı bölgelerde ciddi bir kaygı yaratmıştı. Bu kaygı, özellikle Ermeni mülklerine el koymuş ya da bu süreçte aktif rol almış Kürt aşiretleri arasında daha belirgindi. Dolayısıyla bu gruplar açısından bakıldığında, Ankara yönetimiyle iş birliği hem siyasi hem de toplumsal güvenlik açısından daha ‘güvenli’ bir seçenek olarak görülmekteydi.

Lozan Antlaşması’nın Kürt halkını yok sayan yapısı, yalnızca o dönemin iç siyasetinin değil, aynı zamanda uluslararası çıkar dengelerinin bir sonucuydu. Kürtlerin bu süreçte statüsüz bırakılması, onları sonraki on yıllarda inkâr, baskı ve asimilasyon politikalarının hedefi haline getirmiştir. Bu durum, Türkiye’nin çok kültürlü ve çok kimlikli bir toplum olarak değil, homojen bir ‘Türk ulusu’ olarak inşa edilmesi hedefinin bir yansımasıdır.”  

MASADA NEDEN KÜRTLER YOKTU?

“Lozan sadece Kürtlerin statüsünü ortadan kaldırmakla kalmadı, Cumhuriyet döneminde sürecek baskı politikalarının da önünü açtı” diyen Korkmaz, Kürt kimliğinin inkârının, beraberinde yeni bir resmi ideoloji yarattığını dile getirerek şöyle devam etti:

“Cumhuriyet dönemi boyunca, Kürtlerin yoğun yaşadığı coğrafyalarda günümüze kadar süren isyanlar ve bu isyanların bastırılış tarzı sadece Kürtleri değil, Türkleri de ‘olumsuz’ etkilemiştir. İnsanlık suçu olarak nitelenmesi gereken ırkçı, şoven milliyetçilik; propaganda aygıtının etkisiyle, toplum nezdinde yaygın kabul gören itibarlı bir ideolojiye dönüşmüştür.

Cumhuriyet kurulmadan önce, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yaşanan; o yıllara kadar Anadolu coğrafyasının yüzde otuza yakınını oluşturan Hristiyan halkların yok edilmesinden hiç bahsedilmeyişi ve bu suça karışanlarla ilgili herhangi bir yaptırımın Lozan Antlaşması’nda yer almayışı, yine çok önemli bir eksikliktir. Bu durum, Türkiye’de ‘Türk-İslam’ sentezci resmi ideolojinin ve tarih anlayışının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

1923 yılında Kürtler, o dönemin TBMM’sinde milletvekili düzeyinde temsil edilmelerine rağmen, Lozan’a barış antlaşmasını imzalayan heyetin içinde herhangi bir temsilci gönderme gereği duymamışlardı. Türkiye coğrafyasında Türkler’den sonra en büyük halk olan Kürtlerin kendi çıkarlarını temsil olanağının Lozan görüşmeleri sırasında olmayışı, kuşkusuz Türk heyetinin elini rahatlatmış; böylece ‘azınlık hukuku’ kapsamına ve onun getirdiği çeşitli imtiyazlara sadece Müslüman olmayan Ermeni, Rum ve Yahudi milletleri girmişti.

Tabii o dönemdeki hükümetin Kürtlere verdiği özerklik sözlerinin tutulacağına dair inanç da Kürtlerin yeni kurulacak olan devlette Türkler ile aynı haklara sahip eşit yurttaşlar olacağı düşüncesinin -kısa süreliğine de olsa- onlarda etkili olmasına yol açtı. Ancak o dönemde, Kürtlerin temsilcilerinin dönemin Kemalist yönetiminden özerkliğe ilişkin hukuki yaptırım gücü olan herhangi bir yazılı belge talep etmemeleri, politik bilinç düzeylerinin eksikliğine de yorulabilir.

‘MUSUL VE KERKÛK BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE GÜNDEME GETİRİLMEDİ’

Lozan Antlaşması ile bağlantılı olarak kamuoyunda pek bilinmeyen bir hadise, Musul ve Kerkûk illerini almak için dönemin Türk heyetinin cansiperane uğraştığı, ama İngiltere’nin ağırlığını koyması nedeniyle buraların ülke topraklarına katılamadığı fikridir.

Halbuki Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Türk Heyeti, Musul ve Kerkûk illerini ilgilendiren Irak sınırının belirlenmesi meselesini bilinçli olarak gündeme getirmemiştir. Bunun ana nedeni, Güney Kürdistan olarak tarif edilen bu bölgedeki Kürtlerin direngen yapısıydı. Musul ve Kerkûk’ün ülke topraklarına katılmasıyla, Kürt nüfus oransal olarak artıyor ve bu bölgedeki Kürtlerin, şu anki Türkiye topraklarında yaşayan Kürtleri ulusal bilinç oluşturmada etkileyeceklerinden şüpheleniliyordu.

O dönemki TBMM tutanaklarına bakıldığında, Musul ve Kerkûk’ün İngiliz manda yönetimi altında bulunan Irak’a bırakılmasına Kürt milletvekillerinin ısrarla karşı çıktığı görülüyor. Burada dönemin yöneticileri, ileride olası bir Kürt otonomisinden korktukları için Musul ve Kerkûk konusunda hiç ısrarcı olmamışlardı.”

LOZAN’A İKİ FARKLI BAKIŞ: ZAFER Mİ, EKSİKLİK Mİ?

Korkmaz, Türkiye’de Lozan Antlaşması’nın politik ve toplumsal bağlamda iki temel perspektifle değerlendirildiğini belirterek şu tespitlerde bulundu: “Türkiye’de Lozan Antlaşması, farklı siyasi çevrelerce genellikle iki ana yorumla ele alınır: Birinci görüş, resmi tarih anlatısına bağlı Kemalist merkez sağ ve merkez sol çevrelerde hakimdir. Bu perspektife göre Lozan, dönemin uluslararası zorlukları göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin bağımsızlığını koruyan ve uluslararası alanda meşru kılan önemli bir diplomatik başarıdır. Her ne kadar Musul, Kerkûk ve bazı diğer bölgeler Türkiye sınırlarına katılamamış olsa da bu durum dönemin küresel güç dengeleri ve stratejik şartları ile açıklanır. İsmet Paşa ise bu süreçteki liderliği ve direnişiyle saygı görür.

Öte yandan, Türkçe ve İslamcı çevrelerde, özelikle AKP ve MHP bloğunda, Lozan Antlaşması yetersiz ve başarısız görülür. Bu kesimler, Misak-i Milli sınırlarına dönülmesi gerektiğini savunur ve antlaşmayı imzalayan İsmet Paşa’yı eleştirir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu görüşü destekleyen söylemleri mevcuttur. Ayrıca, Lozan’ın 100. yılı vesilesiyle geçerliliğini yitirdiği ve sınırların revize edilmesi gerektiği yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Ancak her iki yorumun da ortak yanından ziyade ayrıştığı nokta, insan haklarına dayalı çoğulcu demokrasi ve barışçıl dış politika hedeflerinde ortaya çıkar.

Lozan ya emperyal hedefleri engelleyen bir zafer metni olarak görülür ya da etnik çeşitliliği reddeden bir asimilasyonun aracı olarak yorumlanır. Bu nedenle, Lozan’ın hem tarihsel hem güncel birçok sorun ve dramın kaynağı olduğu açıktır.” 

LOZAN’DA DIŞARIDA BIRAKILAN KİMLİKLER  

Toros Korkmaz, Lozan Antlaşması’nın en büyük handikaplarından birinin, Türkiye toplumunun çok kimlikli yapısının sadece azınlık olarak gayrimüslimlerle sınırlandırılmış olması olduğunu belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Azınlık haklarının sadece gayrimüslimlerle sınırlandırılmış olması, Türkiye’de farklılıkların yalnızca din temelli algılanmasına neden olmuş ve etnik, mezhepsel ya da dilsel farklılıkların hiçbirinin anayasal ya da hukuki güvence altına alınmamasına yol açmıştır.

Bu yaklaşım, sadece Süryaniler gibi Müslüman olmayan ancak adı dahi geçmeyen toplulukları değil; Aleviler, Kürtler gibi Müslüman kimliği taşımasına rağmen çoğunluk mezhepten ve kimlikten farklı olan halkları da kapsam dışında bırakmıştır.

Böylece Cumhuriyet’in inşa süreci, çok kültürlü ve çok kimlikli bir toplum gerçeğini göz ardı ederek, homojen bir ulus-devlet yaratma çabasına girmiş, bu da ilerleyen yıllarda kimlik temelli çatışmaların temelini atmıştır.” 

 DEMOKRATİK BİR GELECEK İÇİN TARİHLE YÜZLEŞME

“Sonuç olarak, Lozan Barış Antlaşması’nın ilerici ve demokratik bir yorumunun gereği, yalnızca mevcut sınırların savunulması değil; aynı zamanda bu sınırların ötesine taşan şoven ve yayılmacı eğilimlere karşı açık bir duruş sergilemektir” diyen Korkmaz, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Böyle bir yaklaşım, antlaşmada görmezden gelinen -başta Kürt meselesi olmak üzere- tüm kimliksel ve kültürel sorunlara hak temelli çözümler geliştirme sorumluluğunu da beraberinde getirir. Lozan’da Kürtler ne etnik ne de kültürel bir topluluk olarak tanınmış; bu nedenle herhangi bir hak, statü ya da uluslararası koruma güvencesinden yararlanamamıştır.

Müslüman kimlikleri gerekçe gösterilerek azınlık statüsünün dışında bırakılmaları, Kürtlerin tarihsel, kültürel ve siyasal varlığının sistematik biçimde inkâr edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu nedenle, Kürtlerin Lozan Antlaşması’nı tarihsel bir haksızlık olarak değerlendirmesi yalnızca anlaşılır değil, aynı zamanda haklı ve meşrudur.

Bununla birlikte, Lozan Antlaşması’nın doğrudan gündemine almadığı Ermeni Soykırımı, Süryani katliamları, Rum tehcirleri ve özellikle 1923 Nüfus Mübadelesi gibi tarihsel travmaların özgürce tartışılabildiği bir entelektüel ve toplumsal iklimin inşası da bu demokratik yaklaşımın asli bir parçasıdır.

Ancak bu türden bir yüzleşme ve hakikate dayalı çözüm perspektifi benimsendiği takdirde, Lozan’ın inşa ettiği Türkiye Cumhuriyeti, anayasal yurttaşlık temelinde tüm toplumsal kesimlerin eşitliğini güvence altına alan çoğulcu ve demokratik bir yapıya evrilebilir.

Bu bağlamda, Türk ve Sünni Müslüman olmayan tüm etnik ve inanç topluluklarının kimlik taleplerini meşru görmek, uğradıkları ayrımcılıklara karşı net bir tutum almak ve onların hak ve özgürlüklerini geliştirmeyi hedefleyen kapsayıcı bir siyasal vizyon benimsemek, demokratik bir toplumun temel ön koşuludur.

Ancak böyle bir yaklaşım sayesinde, kendisini Türk ve Sünni Müslüman olarak tanımlayan çoğunluk ile Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler ve diğer tüm etnik ve inanç toplulukları arasında yalnızca söylem düzeyinde değil; aynı zamanda toplumsal bellekte, yasal düzlemde ve gündelik yaşamda sahici bir kardeşlik ilişkisi kurulabilir.”