GÖRÜNTÜLÜ

Namık Dinç: Êzidîler öz savunma ve öz yönetimlerini kurmalıdır

Tarihçi Dinç, DAİŞ’in Şengal’de gerçekleştirdiği soykırıma işaret ederek, “2014’teki soykırım da bize göstermiştir ki, Êzidîlerin bugün de varlığını sürdürüp geleceğe taşıyabilmesinin tek yolu, kendi öz savunmasını ve öz yönetimini kurmasıdır" dedi.

ÊZIDÎLER

Êzidî toplumunun “73. Ferman” olarak adlandırdığı DAİŞ’in Şengal’e yönelik saldırısının üzerinden 11 yıl geçti. DAİŞ, Êzidî halkının yoğun olarak yaşadığı Şengal’e kapsamlı bir saldırı düzenlemiş; bunun sonucunda da Êzidî halkı soykırıma maruz kalmıştı.

PKK ve YPG güçlerinin müdahalesiyle geriletilen DAİŞ saldırılarında tam sayı bilinmemekle birlikte binlerce Êzidî katledildi; yüzlerce Êzidî kadın ve çocuk ise köle pazarlarında satıldı. Êzidîler bu soykırımı “73. Ferman” olarak nitelendirdi.

Êzidîler üzerine araştırmalarıyla bilinen tarihçi Namık Kemal Dinç, Êzidîlerin yaşadıklarının ve 73. Ferman sonrası süreci ANF’ye değerlendirdi.

Êzidîlerin tarih boyunca katledildiklerini ve Müslümanlaştırılmaya zorlandıklarını belirten Dinç, Êzidîlerin kurtuluşunun öz yönetimlerini kurmak ve bunu geliştirmek olduğunu belirtti.

‘ŞENGAL TARİH BOYUNCA BİRİLERİNİN SIĞINAĞI OLDU’


Şengal’in coğrafi olarak özel bir yerde durduğunu ve tarih boyunca her daim birilerinin sığınağı olduğunu belirten Dinç, Şengal’in tarihiyle ilgili şunları söyledi:

“Şengal demek aslında Şengal Dağı demek. Bunun ayırt edilmesi gereken hususlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şengal, batı-doğu ekseninde 80 kilometrelik bir alanı, kuzey-güney ekseninde de -takribi söylüyorum- yaklaşık 10 kilometrelik bir alanı kapsayan, kayık şeklinde, çölün ortasında bir dağ kütlesidir. Şengal coğrafi olarak çok özel bir yer. Burası her daim birilerinin sığınağı olmuş. Her daim farklı gruplar, farklı zamanlar içerisinde burada yaşamışlar. Dağın hemen bitimi, çölün başladığı bir alanı oluşturur. Dolayısıyla, çölün ortasında bir dağ kütlesi gibi düşünüldüğünde her daim sığınak olması mümkündür.

Êzidîlerden önce de diğer Hristiyan gruplar için bir sığınak olduğu biliniyor. Ama Êzidîler açısından baktığımızda, Êzidîlik bugünkü halini 11-12. yüzyıllarda Şeyh Adi bin Mûsafîr ile alacaktır. 13. yüzyıldan itibaren Êzidîlere dönük saldırıların başladığını ve bu saldırıların ardından Êzidîlerin daha yoğun bir sekilde Şengal Dağı’na sığındığını görüyoruz.

Özellikle 13. yüzyılda Musul Atabeyi zamanında, Zengi Hanedanı döneminde Bedreddin Lulu’nun Şeyh Adi bin Mûsafîr’in mezarını yok ettiği ve kemiklerini yaktığı bir olay var; bu olay 1554’lere tekabül eder. O dönemden itibaren Şengal, yine Êzidîler için bir sığınak haline gelmiş ve adım adım Êzidî Dağı’na dönüşmüştür. Öncesinde farklı topluluklar için sığınak olan bu yer, zaman içerisinde Êzidî Dağı’na dönüşmüştür. Bu yüzden Êzidîler de burayı ‘Ezidxan ya da Êzidî Xan diye ifade ederler.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE MÜSLÜMANLAŞTIRILMAYA ZORLANDILAR

En kalabalık oldukları yerlerden biridir ve inanç merkezi Şeyhxan’dır. Ondan sonra ise en kalabalık oldukları yer, ‘Êzidî Xan’ yani Şengal Dağı’dır. Dolayısıyla, oraya sığınmanın, Êzidîlere dönük saldırıların gelişmesiyle birlikte arttığını görmekteyiz.

Burada özellikle Êzidîliği mürtedi bir inanç ya da İslam’dan çıkmış bir topluluk olarak değerlendiren İslami fetvaların ardından, Êzidîlere dönük sistemli saldırıların olduğunu biliyoruz. Bunun tarihçesi de 14 ve 15. yüzyıllara kadar gider. Osmanlı zamanına baktığımızda, yine 16. yüzyıldan itibaren sistemli saldırıların olduğunu görüyoruz.

Bunun en somut örneklerinden birini Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Seyahatname’sinde anlatır. Şengal’e dönük çok sistemli bir soykırım operasyonudur. Melik Ahmed Paşa tarafından yürütülen bu saldırı, aslında bugün 2014’te tanık olduğumuz DAİŞ-El-Kaide unsurlarının yaptığı katliamlarla, yöntemler ve fikir açısından baktığımızda hiç farklı değildir. Zira açık açık söyler: ‘Burada insanları cayır cayır yaktık’ der, ‘kebap ettik’ der Evliya Çelebi. "Çünkü bunlar aslında din dışıdırlar, şeytana tapmaktadırlar" tarzında ifadelerle bunu açıklarlar.

O günden bugüne aslında Êzidîler hakkında üretilen ‘şeytana tapma’ söylemi, onların saldırıya uğramasına, dışlanmasına, dolayısıyla kendilerine bir sığınak aramasına neden olmuştur. Şengal Dağı da bu manada bu sığınaklardan birisidir. Bu saldırılar arttıkça, buradaki nüfus da artmıştır. 17. yüzyıldan sonra da bunun devam ettiğini biliyoruz.

En son sistemli saldırılar, Osmanlı dönemi açısından baktığımızda, 1892’de Ömer Vehbi Paşa tarafından yapılan bir saldırıdır. ‘Ferit Paşa Fermanı’ olarak Êzidîlerin hafızasında yer alır. Halen bugüne kadar anlatılan bir fermandır Ferit Paşa Fermanı. İsmini böyle koymuşlar; kendisi tuğgeneral olduğundan dolayı, ‘Ferit’ rütbesinden dolayı böyle söylüyorlar. Gerçek ismi Ömer Vehbi Paşa’dır ve Abdülhamid tarafından görevlendirilmiştir. Abdülhamid demiştir ki; "Git, orada bu Êzidîleri yola getir. Bunları Müslümanlaştır. Tashih-i itikadî yap", yani inançlarını düzelt.

Aslında 19. yüzyıla kadar ‘şeytana tapanlar’ olarak ifade edilip tamamen din dışı, sapkın bir unsur olarak katledilmeleri vacip görülen bir anlayış varken, 19. yüzyılın sonunda Êzidîleri de -tıpkı Aleviler gibi- Hristiyanlaşma olasılığı var, işte Hristiyan söylemleri bunlarda çok etkili oluyor düşüncesiyle, onları da Müslümanlaştırma, zorla Müslüman yapma yoluna gidilecektir.

‘BOYUNLARINA KILIÇ DAYAYIP ZORLA MÜSLÜMAN YAPTILAR’

Ferit Paşa Fermanı da bu manada yapılacak ve yine aslında Bedreddin Lulu’nun 1254’te yaptığının benzeri bir şekilde hem Êzidîlerin kutsal emanetlerine, türbelerine, Şeyh Adi bin Mûsafîr’in mezarına dönük saldırılar olacak hem de bu kutsal emanetlerini alıp el koyacak ve götüreceklerdir. Bunların yeniden Êzidîlere iadesi ancak 1914 yılında olabilecektir.

Dolayısıyla, yine inançlarından dolayı burada bir saldırıya maruz kaldıklarını görüyoruz ama sistematik bir şekilde Müslümanlaştırılmaya çalışılmaları, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, özellikle de II. Abdülhamid’in politikaları ile olacaktır.

Burada Êzidî şeyhlerinin boynuna kılıç dayayıp, ‘Ya Müslüman olacaksınız ya da kelleniz gidecek’ diyecekler; zorla Müslümanlaştırma süreci başlayacaktır. Tabii bundan kaçanların yine sığındığı yer, Şengal olacaktır. Ardından da Şengal’e bir operasyon yapılacaktır.

Dolayısıyla, Şengal bütün bir tarih boyunca Êzidîler için bir sığınak olacak; o yüzden ismine Êzidîxan, Êzidxan denilecektir.”

‘DAİŞ SALDIRILARI HEM GEÇMİŞİN DEVAMI HEM DE YENİ BİR KIRILMADIR’

DAİŞ’in saldırısının hem geçmişin bir devamı hem de bir kırılma olarak tanımlanması gerektiğine dikkat çeken Namık Dinç, geçmişle aynı fetvalar üzerinden bir soykırım saldırısı yapıldığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bana kalırsa, DAİŞ saldırısı hem bir kırılma hem de bir süreklilik ifade ediyor. Bir süreklilik var çünkü yöntem, akıl, usul açısından baktığımızda bunun devamını görüyoruz. Nedir? Fetvalar aynı fetvalar. DAİŞ’in fetvaları da daha önce Osmanlı döneminde, daha öncesinde diğer devletler döneminde karşımıza çıkıyor. Aynı fetvalar, aynı usuller: Bunlar dinden çıkmıştır ve yok edilebilir. Mürted dediğinizde, zaten onun öldürülmesi vaciptir; malına, mülküne el koymak vaciptir; çocuklarına, karısına el koymak vaciptir, ki DAİŞ’in yaptığı da aynısıydı. Hem katletti, ardından onları Müslümanlaştırıp sevap kazanmak, cennete gitmek adı altında kadınlara ve çocuklara el koyup zorla Müslümanlaştırma sürecine tabi tuttu.

Bu manada bir süreklilik var ama bir kırılma da var. Niçin kırılmadan bahsediyorum? Bu, Êzidîler açısından bir kırılmadır. Zira Êzidîler, en kalabalık yaşadıkları coğrafyayı kaybetti. Êzidîler iki bölgede ağırlıklı olarak yaşıyorlardı. Biri Şêxan bölgesi, diğeri de Êzidîxan; yani Şengal bölgesiydi. Ve nüfusun büyük kısmı Şengal’deydi. Burayı kaybettiler. Buradaki Êzidîleri adeta sürdüler, yok ettiler yani; bu manada büyük bir kırım.

‘73. Ferman’ tabirini kullanıyorlar ya, buradan düşünürsek sanki bir yok edilmeyi de ifade ediyor 73. Ferman. Bu anlamda da Êzidîlerin tarihte aldıkları en büyük darbelerden biri ve o yüzden bir kırılmadır diyebiliriz.”

‘ÊZIDÎLER BÜYÜK BİR TRAVMA İÇERİSİNDELER’

Êzidîlerin büyük bir travma içerisinde olduğunu, yaşanılanın sadece fiziki bir soykırım olarak tanımlanmaması gerektiğini dile getiren Dinç, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Görebildiğim kadarıyla şimdi de bir kısmı hâlen Duhok, Zaxo tarafında kamplarda kalıyor ama önemli oranda Êzidî, başka ülkelere gitti. Avustralya’da, düşünün, dünyanın öbür ucundaki bir kıtada Êzidî kolonisi var artık. Kanada’da var, Amerika’da var, Avrupa’da yaygın bir şekilde var ve dünyanın her yanına yayılmış bir vaziyetteler. Orada da bu travmayı devam ettiriyorlar. Orada da aslında kendi iç kültürel sorunları, uyum sorunlarıyla bağlantılı olarak bu sorunların devam ettiğini biliyoruz.

Ama bir taraftan da hâlâ, özellikle Şengal’de direnmeye devam eden, Şengal’in bir Êzidî yurdu olarak devam etmesi için bir direniş devam ediyor, sürüyor. Bu açıdan bakarsak, bir direnişin de devam ettiğini söylemek lazım. İnançlarıyla alakalı olarak aslında kendi içlerinde çok yoğun tartıştıklarını biliyorum. Yani bu inancın güne uyarlanması, çağa uyarlanması hakkında birtakım sıkıntılar var, bunun yarattığı şeyler var. Ama bir taraftan da daha modern dünyada, modern usullere göre şekillenmeye başlayan bir Êzidî toplumundan, bir Êzidî hareketinden de bahsetmek mümkün.

Bu soykırım, Êzidîlerin maruz kaldığı durum, fiziki bir soykırımdır. Dolayısıyla bunun bir travmaya yol açmaması mümkün değil. Maruz kaldıkları saldırı o kadar büyük bir saldırı ki, fiziki katletmenin ötesinde asıl maruz kaldıkları diğer saldırılar onlarda ağır bir travma yarattı. 2015-2016 yılları arasında soykırımından kaçıp Diyarbakır’da, Şırnak’ta kamplarda kalan Êzidîlerle görüştüğümüzde, ‘Biz iki kere öldürüldük’ diyorlardı. Bundan kastettikleri şuydu: Fiziki öldürülme onları elbette etkileyecek ama kadınlarına, çocuklarına yapılanlar onların iki kere öldürülmeleri anlamına geliyordu. O kadar ağır bir travmaydı. Aslında ‘iki kere öldürülmek’ o travmayı anlatan bir şeydi ve adeta evine ateş düşmeyen aile yoktu Êzidîler içerisinde. Ailesinden bir, iki ya da hepsini kaybetmiş, hayatta öyle kalmış insanlar vardı. Ya da DAİŞ’in elinde bir süre ağır zulme uğrayıp kurtulan kadınlar ve erkekler vardı.

Şimdi bu insanların bu travmadan kurtulabilmeleri için en az birkaç nesil geçmesi gerekiyor. Öyle kolay bir durum değil. Dolayısıyla o travma devam ediyor, birkaç nesil daha devam edecek. Ama bir taraftan da hedeflenen, aslında Êzidî toplumunu ortadan kaldırmak. Yani burada nasıl bir akıl var bilmiyorum ama bu, Êzidî toplumunu ortadan kaldırmayı hedefleyen bir saldırıydı.

Bugün diğer grupların -şu an Suriye’de Dürzilerin başına gelen, yapılan saldırılarla benzeştirmek açısından söylüyorum- öyle bir durum var.”

‘ÊZIDÎLERE DÖNÜK SALDIRILAR 2007’DE BAŞLADI’

3 Ağustos 2014 saldırısını doğru anlamak için son dönemde Şengal’in durumunu bilmek gerektiğini sözlerine ekleyen Dinç, soykırımın önüne geçilememesinde KDP’nin rolünü ise şöyle anlattı:

“Burada Şengal’in statüsü meselesini ve DAİŞ’in hareketlerini adım adım takip etmek gerekiyor. Bir, Şengal’in statüsü. 2003’te Amerika’nın orayı ele geçirmesinin, işgalinin ardından yeni bir Anayasa yapıldı ve o Anayasa’nın 140. Maddesi’ne göre tartışmalı bölgeler vardı. Bu tartışmalı bölgelerin kaderine, zaman içerisinde oralarda yapılacak seçimlerle karar verilecekti. Şengal de bu yerlerden biri, hâlâ da öyledir. Dolayısıyla statüsünü belirleme konusunda hâlâ adım atılmış değil. Bakın, o öngörülenler, bütün bu zaman içerisinde, 2003’ten sonra bir türlü gerçekleşmedi.

İki; 2014 saldırısından önce 2007 saldırısı var, Êzidîler bunu 2007 fermanı olarak değerlendiriyorlar. 14 Ağustos 2007. O zaman da Şêx Xidir ve Til Ezer köylerine bombalarla saldırı düzenlenecektir ve yüzlerce Êzidî öldürülecektir. Bu saldırının ardından KDP pêşmergeleri bölgeye girecek, hakimiyeti kurmaya başlayacak ve diyecektir ki: ‘Biz Êzidîlerin güvenliğini sağlayacağız.’

Gerçekten o tarihten itibaren, 2007’nin sonlarına doğru, KDP’nin orada egemenliğini, hakimiyetini kurduğunu ve pêşmergenin artık orada karakollar oluşturduğunu görüyoruz.

Şimdi, 2007’den 2014’e doğru geldiğimizde konjonktür değişiyor ama Êzidîler zaten 2010’lardan itibaren sürekli bu El-Kaide unsurlarının saldırılarına maruz kalıyor. İhrap tarzında El-Kaide unsurlarının farklı isimlendirildiğini görüyoruz. Kadınları kaçırmalarından tutalım, fırsat bulduklarında öldürmeye, zorla el koymaya; artık şehirlere gidemez hale geldiklerini kendileri anlatıyorlardı.

‘KDP ÊZIDÎLERİ KORUYACAĞINI SÖYLEDİ ANCAK SALDIRILAR BAŞLADIĞINDA ÇEKİLDİ’

Irak’taki boşluk üzerine DAİŞ gelişti. DAİŞ’in gelişim hikayesine tekrar girmeyeceğim, fakat bir iki tarih çok önemlidir. Bunlardan biri 9 Haziran 2014: Musul’un DAİŞ tarafından ele geçirilmesi. Musul’da bir kurşun atmadan DAİŞ, Irak’ın Basra ve Bağdat’tan sonraki üçüncü büyük şehrini ele geçirdi.

Şimdi, Musul, Til Afer ve Şengal aynı hat içerisinde, aynı karayolu çizgisi içerisindedirler. Dolayısıyla, 9 Haziran’da önce Musul’u aldı DAİŞ, ardından 16 Haziran’da Til Afer’i ele geçirdi. Ondan sonra sıranın Şengal’e geldiğini herkes bilmekteydi. Êzidîlerin anlatımlarında da bu açık bir şekilde var.

Bu tarih içerisinde Êzidîler kendi savunmalarını yapmaya başladılar. Görüştüğüm bütün Êzidîlerin söyledikleri şey şu: ‘Biz hendekler kazdık.’ Sınırda, köyün girişinde hendekler kazılmıştı ve 24 saat nöbet tutmaya başlamışlardı.

DAİŞ, 16 Haziran’da Til Afer’e saldırdı. Til Afer, ağırlıklı olarak Türkmenlerin yaşadığı bir şehirdir. Şii ve bir kısmı da Alevi inancına sahiptir buradakiler. Onlar da önemli oranda şehri terk ederler. Terk etmeyenlerin başına da aslında çok farklı bir şey gelmez, çünkü onlar da DAİŞ’e göre, dinden çıkmış sapkın gruplardan biridir. Bunların bir kısmı Şengal’e gelir, sığınır ve Şengal’de görüştüğümüz birçok aile onları evlerinde barındırdıklarını, yardım ettiklerini ve onların ne yaşadıklarını dinlediklerini biliyoruz. Dolayısıyla Êzidîler tedirgindir, hatta gitmek istiyor bir kısım Êzidî bu saldırıların ardından; ancak şehirden çıkmak istediklerinde de KDP pêşmergeleri diyorlar ki, ‘Çıkmayın, gerek yok, biz sizi koruyacağız, sonuna kadar sizin yanınızdayız.’

Bu süreçte KDP güçlerinin sayısına dair altı bin diyenler var, on beş bin diyenler var. Şengal’de ciddi anlamda bir pêşmerge gücü bulunmaktadır. Karşılıklı bir gerginlik var. Sınır dediğimiz hendeklerin kazıldığı yerlerde DAİŞ karşılarında duruyor ve artık sataşma durumu var. Burada KDP’nin ‘Biz sizi koruyacağız’ sözü üzerinden aslında kitlesel göçler, şehirden çıkışlar söz konusu değil. Şehir dediğim şey, dağın etrafında mücemme denilen toplu köylerdir, kent-köy pozisyonundadır. Birkaç tane de eskiden beri kalan köyler vardır.

Nihayetinde 3 Ağustos 2014 tarihi geldiğinde, sabaha doğru, gecenin bir yarısında Şêx Xidir köyüne saldırı başlar; ardından Girêzer köyüne saldırı devam eder. Bunlar Şengal’in güney kısmındaki köylerdir. Büyük Êzidî köyleridir, oradan saldırı başlar; çünkü etrafındaki köylerin hepsi Arap köyleridir. Arap köylerindeki sivillerin de katılımıyla DAİŞ oradan saldırı başlatır. Sabaha kadar da bu saldırıya karşı direniş devam eder. Diğer köylerden önce bu iki köye saldırı gelişir; sınırda kazdıkları hendekte Êzidîler çatışmaya girerler. Êzidîler aslında silahlı bir güçler. Bu manada, aslında hayatta kalmanın yolunun silahtan geçtiğini bildikleri için sabah altı-yediye kadar savaşıyorlar.

Pêşmerge güçlerinden bekledikleri yardım gelmiyor. Pêşmerge komutanıyla bağlantı kuruyorlar. O diyor ki, ‘Biz size yardıma geleceğiz, sabah oradayız’ derken, saat altı gibi yardıma gelmek yerine pêşmerge güçlerinin bölgeden çekilmeye başladıklarını görüyoruz. Sabah altı gibi köylerden, sınır boylarındaki karakollardan çekiliyorlar çünkü merkezden talimat gelmiş. KDP pêşmergelerinin tamamı Şengal’i terk ediyor. Merkezi karara uyup pêşmerge güçleri geri çekiliyor. İçlerinde bazı Êzidî pêşmergeler, aileleri de orada olduğu için geri çekilmeyip savaşa katılıyorlar.

Ancak pêşmergenin çekilme kararının ardından Êzidîler, direnişi sürdürmelerinin çok zor olduğunu düşünürler. Bir kısım Êzidî, mevzilerde kalır ama kadınlar, çocuklar dağa ya da imkanları varsa araçlarıyla Güney Kürdistan’a ya da Rojava’ya çekilmeye başlar. Zaten bu bir kaçış hali, bir kargaşa hali ve bu kargaşa halinde de çok sayıda insan DAİŞ’in eline geçtiğinde de bildiğimiz katliamlara maruz kalacaktır. Ancak burada bir kısım insan Şengal Dağı’na sığınacaktır.”

‘KDP, HAZİRAN AYINDA PKK’YE BURADA BULUNMANIZA GEREK YOK DEDİ’

PKK’nin Şengal ve Êzidîlere dönük saldırıyı çok önceden ön gördüğünü ve buna uygun adımlar attığını söyleyen Dinç, PKK’nin haziran ayında Şengal’e 12 kişilik bir gerilla grubu gönderdiğini ve hem KDP hem de YNK ile görüştüğünü ancak KDP’nin PKK’den gelen teklifi geri çevirdiğini aktardı:

“PKK’nin burada bir öngörüsü var, daha haziran ayında Musul düştükten sonra bu bölgeye gerilla gönderme kararı alıyorlar. 12 kişilik bir grup gidiyor, o zaman KDP ve YNK güçleriyle bir toplantı yapılıyor. Onlar da ‘Burada sizin bulunmanıza, gelmenize gerek yoktur’ diyerek bu teklifi geri çeviriyorlar. Bundan sonra 12 kişilik gerilla birliği dağda kendisini konumlandırarak varlığını sürdürüyor fakat bu arada KDP güçleri üç gerillayı yakalıyor ve cezaevine atıyor. Kalan dokuzu ise oradaki faaliyetlerine devam ediyor.

3 Ağustos’ta saldırı olduktan sonra PKK, bu sefer Kandil tarafından otobüslerle gerilla gönderiyor. İlk gerilla birliklerinin Şengal’e varması 5 Ağustos tarihidir. Vardıktan sonra bu sefer Şengal Dağı’nda bir direniş oluşturuluyor. Burası önemli, zira Şengal Dağı’na sığınmış on binlerce insan açlık, susuzluk ve ölümle karşı karşıyadır. 8 Ağustos’ta bir yaşam koridoru oluşturuluyor. Kuzey tarafından Ceza bölgesine, yani Rojava’ya açılan bir yaşam koridoruyla buradaki insanların hayatta kalması bu şekilde sağlanıyor.”

‘ÊZIDÎLER PKK VE YPG İLE DİRENİŞ İÇERİSİNDE TANIŞTILAR’

Êzidîlerin PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni daha çok Türk medyası ve güney güçlerinin anti-propagandasıyla tanıdığını, ancak PKK ve YPG’nin Şengal’e gelmesi ve ilk temasın direniş ile olmasının özellikle Êzidî gençlerini etkilediğini söyleyen Dinç, şöyle devam etti:

“Görüştüğümüz Êzidîlerin birçoğu aslında PKK’nin ismini duyduğunu ama hiç görmediğini, tanımadığını söylüyordu. Dolayısıyla ilk defa bu soykırım sürecinde PKK ve gerilla güçleriyle karşılaşıyorlar. Bunun yanında Rojava’dan gelen YPG güçleri de oluyor. Burada ilk temasın bir dayanışma, direniş biçiminde gelişmesi doğal olarak onların üzerinde çok büyük bir etki yaratacaktır.

Ancak öncesinde PKK’ye dair imajın, Türk televizyonları ve güney güçleri üzerinden negatif olduğunu kendileri de söylüyor. Fakat direnişteki tutumları, Êzidî toplumunda Kürt Hareketi’ne, PKK’ye, YPG’ye karşı ciddi bir sempati ve ilgiyi doğuracaktır. Kaldı ki gelen gerilla birlikleri sınırlı sayıda birliklerdir. Bunların oradaki direnişi sürdürmesi ancak Êzidî gençlerin katılmasıyla mümkün olacaktı ki, bu da orada başka bir süreci doğuruyor.

YBŞ bu süreçte ortaya çıkacak; dolayısıyla gençler arasında direnişe katılım olacak ve PKK’ye, YPG’ye büyük bir sempatinin geliştiği görülecektir.”

‘ÊZİDÎLERE YAPILANLARA DAİR GERÇEK BİR YÜZLEŞMEDEN BAHSEDİLEMEZ’

Êzidîlere dönük yaşanılanlarla ilgili hem bölge halklarının hem de dünyanın tam anlamıyla bir yüzleşme içerisinde olmadığını belirten Namık Dinç, öldürmeyi mubah sayan zihniyetle yüzleşme olmadan gerçek bir yüzleşmeden bahsedilemeyeceğini dile getirerek sözlerine şöyle devam etti:

“Yüzleşme olarak tam bir yüzleşmeden bahsedilemez. Birçok devlet yaşanılanları soykırım olarak kabul etti; bu manada bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak soykırımın yarattığı tahribatın, travmanın giderilmesi konusunda bir sorumluluk alma, bu yönlü adımlar atma durumu söz konusu değil. Buradan bakarsak, hâlâ dünya açısından gerçek anlamda bir yüzleşmeden bahsetmek mümkün değil.

Bölge halkları açısından durum çok daha vahim diye düşünüyorum. Zira hâlâ modern devlet kılığı altında, dini referanslarla yürüyen bir süreç var. Bu da İslam dışı diğer inanç gruplarının halen bir tehdit altında olmasını gösteriyor. Eğer bir yüzleşme olmuş olsaydı, Êzidîlere bu yapılanların nedenlerini sorgulamak, tarihsel arka planına inmek açısından bakılmış olsaydı, bugün durum çok daha farklı olabilirdi.

Oysa maalesef hâlâ Êzidîleri birtakım yaftalarla düşürmek, onlar üzerinden kriminalize etmek, Êzidîlere yapılanın mubah görülmesi gibi bir aklı ve düşünceyi de beraberinde getiriyor. Bu nedenle yüzleşmek için daha çok yol kat edilmesi gerekiyor.

Dürziler örneğini tekrardan verecek olursak, onlar da sonuçta Ortadoğu’nun çok eski inanç gruplarından birini ifade eder ve maruz kaldıkları saldırı ortada. Yine, Arap Aleviler açısından da durum aynıdır. Bütün bunların geçmişe dayanan bir içtihadı var; öldürülmeyi mubah kılan bir düşünce sistematiği var. Bu içtihattan, bu düşünce sistematiğinden kurtulduğumuzda işte o zaman gerçek bir yüzleşmeye varabiliriz.”

‘ÊZIDÎLERİN ÖZ SAVUNMA VE ÖZ YÖNETİMİNİ KURMALARI GEREKİYOR’

Önder Apo’nun Êzidîlere yönelik mesajının ve Êzidîlerin direnişinin sürmesi gerektiği notunun da önemli olduğunu dile getiren Namık Dinç, Êzidîlerin öz yönetimlerini kurması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

“Abdullah Öcalan’ın son mesajında da vardı; Êzidîlerin tarihsel kıymetini, Êzidî kültürünün, inancının tarihsel kaynaklarının ne kadar derine gittiğini, bu toprakların en eski inançlarından biri olarak bu inancın varlığını sürdürmesi ve direnişini devam ettirmesi konusunda bir mesajdı. Bu aynı zamanda Ortadoğu’daki aydınlanma açısından, bir çemberin kırılması açısından da çok önemli bir husus.

Zira Êzidîler gibi birçok inanç grubunun da benzer bir tehdit altında olduğunu biliyoruz. Bu anlamda Êzidî direnişi oldukça önemli bir yerde duruyor ve 2014’te yaşanan soykırımda bize göstermiştir ki, Êzidîlerin bugün de varlığını sürdürüp geleceğe taşıyabilmesinin tek yolu, kendi öz savunmasını ve öz yönetimini kurmasıdır.

Öz yönetimini kuramadan, kendi yönetimlerini oluşturamadan toplumunu, inancını ve kültürünü geleceğe götürebilmeleri mümkün değildir. Maalesef diğer inanç gruplarının başına gelenin Êzidîlerin de başına gelme olasılığını düşündüğümüzde, hâlâ bu içtihadın ve bu zihniyetin kırılmadığını görüyoruz.

Uluslararası sistemin bunu ön görerek tekçi politikalardan vazgeçmesi, burada Êzidî inancının, Êzidî toplumunun özgünlüğünü dikkate alarak ona uygun bir öz yönetimin geliştirilmesi şarttır.”