Sanal medyada öfke Kürt çocuklarına yöneltiliyor

Minguzzi davası ile gündeme gelen suça sürüklenen çocuklar tartışmasında, sanal medyada öfkenin Kürt çocuklarına yöneltildiğini ifade eden avukat Yasemin Soydan, çocuk suçlarına yönelik tartışmanın şiddet ve dışlama ile ele alınamayacağını vurguladı.

YASEMİN SOYDAN

İstanbul Kadıköy’de bir cinayete kurban giden, 14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi davası kamuoyunda geniş bir yankı uyandırırken bir yandan da bir tartışmanın kapısını araladı. Minguzzi cinayetinden yargılananların da 18 yaşın altında olması, çocukların yetişkin mahkemesinde yargılanması gerektiği taleplerini gündeme getirdi. Aile başta olmak üzere özellikle sanal medyada bir kesim çocuklarla ilgili yeni düzenleme yapılması gerektiğini savunurken Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ve AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu taleplere olumlu yanıt verdi. Suça sürüklenen çocuk tanımını kullanan özellikle hukukçular bu süreçte hedef alındı.

ÖHD Çocuk Hakları ve Hafızası Komisyonu üyesi Avukat Yasemin Soydan, çocuklara yönelik suçların şiddet ve dışlama ile ele alınamayacağını vurgularken özellikle bu tartışma kapsamında Kürt çocukların da hedef alındığını ifade etti. Meselenin son derece hassas olduğunu ifade eden Avukat Yasemin Soydan sorularımızı yanıtladı.

BU SÖYLEMLER ULUSLARARASI KAZANIMLARI TÜMÜYLE YOK EDİYOR

Avukat Yasemin Soydan çocuklara yönelik suçların şiddet ve dışlama yolu ile değil, güven temelinde inşa edilmesi gerektiğini söylerken özellikle son dönem bu tartışmaların yaşanmasına sebep olan Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti için de şunları dile getirdi: “24 Ocak 2025’te yaşamını yitiren Mattia Ahmet Minguzzi’yi üzüntü ve saygıyla anıyor, yakınlarına başsağlığı diliyorum. Bu kayıp hepimizi derinden sarstı ve bir kez daha çocuk hakları alanında yapılması gerekenlerin ciddiyetini fark etmemizi sağladı. Keşke bu vahim olaylara tanık olmadan da bu gerçeklerin farkına varabilsek ve çocukları koruyabilsek.

Ancak böylesine acı bir kaybın ardından çıkarılan sonucun, yeniden çocuklara yönelen baskı ve cezalandırıcı yaklaşımlarla şekillenmesi kaygı verici. Çocuklara yönelik adaletin, şiddet ve dışlama yoluyla değil; onarım, anlayış ve güven temelinde inşa edilmesi gerekir.

Son süreçte çocuklara yönelik ceza adalet sistemine ilişkin birçok tartışma yürütülmekte. Özellikle Mattia Ahmet Minguzzi’nin ölümü sonrasında kamuoyunda ciddi bir hareketlenme oluştu ve sosyal medya aracılığıyla çocuk adalet sistemine yönelik cezalandırıcı söylemlerle büyük bir manipülasyon alanı yaratıldı. Sosyal medyada hakkında soruşturma ve kovuşturma süreci yürütülen çocuklara “katil çocuk” ya da “çocuk failler” gibi ifadelerin kullanıldığını görüyoruz. Çocukların cezai ehliyetine dair değerlendirme yapılmadan ağır cezalara çarptırılması gerektiği yönünde talepler yükseliyor. Bu söylemler uzun mücadeleler sonucu elde edilen uluslararası kazanımları tümüyle yok etmektedir.”

YENİ İNFAZ DÜZENLEMELERİ BU KÖTÜ ATMOSFERDEN ETKİLENEBİLİR

Sanal medyadaki tartışmalarda öfkenin Kürt çocuklarına yönetilmekte olduğunu ifade eden Avukat Yasemin Soydan, Adalet Bakanlığı’nın yeni bir infaz düzenlemesi hazırlığında olduğunu açıklaması ve Cumhurbaşkanı’nın bu yönde talimat verdiği yönündeki bilgilerin yeni infaz düzenlemelerinin bu kötü atmosferden etkileneceği endişesini doğurmakta olduğunu söyledi: “Bu barış sürecinde özellikle konuşmamız gereken şey çocuklar için doğru bir yaşamı nasıl sağlayabileceğimiz, barış, hoşgörü ve sevgi ortamını nasıl yaratabileceğimizi konuşmak olmalı. Oysa aksine çocuğu cezalandırılmakla adaletin sağlanacağı anlayışı ısrarla yayılmaya çalışılıyor. Yani adaletin karşılığında yalnızca kapatılma talep edilmektedir. Bu söylemlerle adalet kavramı hakiki bir adalet arayışından koparak bir kesime yönelik kötü niyetli, ötekileştirici söylemlerin aracı yapılmaktadır. Bunun iyi niyetli olmadığı aşikardır.

Oysa çocukların suça sürüklenmesinden önce ortaya çıkan pek çok belirti zamanında fark edilebilir, kamu kurumu ve bu kapsamda sorumlu organlar çocuğun bundan etkilenmesini önleyebilir. Devletin asli sorumluluklarından biri de çocukları suça iten koşulları erken dönemde tespit etmek ve bu risklere karşı etkili koruyucu-önleyici tedbirleri hayata geçirmektir. Ceza yerine destek sunan bir sistemin, çocukların hayatlarını nasıl dönüştürebileceği artık görmezden gelinemez.

Bir çocuğu hapishaneye kapatmak, toplumdan dışlamak, cezalandırmak ve bu kötü niyetli yaklaşımlar özellikle Mattia Ahmet Minguzzi olayının toplumda yarattığı duygusal durumu kullanarak sosyal medya aracılığıyla özellikle Kürt çocuklarına yöneltilmekte. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı’nın yeni bir infaz düzenlemesi hazırlığında olduğunu açıklaması ve Cumhurbaşkanı’nın bu yönde talimat verdiği yönündeki bilgiler yeni infaz düzenlemelerinin bu kötü atmosferden etkileneceği endişesini doğurmaktadır. Bu uzun yıllardır çocuk adaletinde kazanılmış güvencelerin kaybedilmesini, gittikçe cezalandıran bir sisteme evrileceğinin endişesini doğurmaktadır.”

ÇOCUKLUĞUN ÖNEMİ VE ÇOCUK HAKLARININ HER KOŞULDA KORUNMASI GEREKLİ

Türkiye çocuklar için her alanda ciddi bir istismarın olduğu bir ortama sahiptir diyen Yasemin Soydan çocukların ekonomik krizden, ırkçılıktan, cinsel istismardan, uyuşturucudan ve birçok olumsuz koşullardan etkilenerek yaşamak zorunda olduklarını da ifade etti: “Türkiye toplumu halen çocukluk kavramının öneminin tam olarak farkında değil. Çocukluk, bütün değerlerin ve toplumsal bakış açısının dönüştüğü, inşa edildiği hassas bir dönemdir. Bu evre, yalnızca fiziksel büyümeyi değil; duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimin de temelinin atıldığı aşamadır. İşte bunda çocuğun sağlıklı gelişebileceği ortamın önemi büyüktür. Bu nedenle, çocuklardan şiddet ve istismarı kesin bir şekilde uzak tutmamız gerekir. Bu dönemde çocuğa yönelik her müdahale ve her ilişkilenme büyük bir özenle gerçekleşmelidir.

Bu bakış açısının hukuk normu haline gelmesi çok yakın bir çağın kazanımıdır. Bu kazanımları ilerleyen her dönemde yeniden geliştirmek, çocuklar için daha iyi bir yaşamın nasıl inşa edileceğini yeniden samimi olarak tartışmamız gerekir. Türkiye maalesef çocuklar için her alanda ciddi bir istismarın olduğu bir ortama sahiptir; çocuklar ekonomik krizden, ırkçılıktan, cinsel istismardan, uyuşturucudan ve birçok olumsuz koşullardan etkilenerek yaşamak zorunda kalmaktadır. Bu koşullar içinde çocuğun yaşam alanına ne kadar etki ettiğimizi, her bir eylemimizin katlanarak çocuklar için bir travma ortamı oluşturabileceğinin farkında değiliz.

İNSAN HAKLARI ALANINDAKİ KAZANIMLARIN SÜREKLİ GELİŞTİRİLMESİ GEREKLİ

Türkiye’nin çocuk hakları bakımından taraf olduğu sözleşmeleri hatırlatan Avukat Yasemin Soydan şunları söyledi: “Çocuk hakları alanında son yüzyılda çok farklı gelişmeler yaşandı. 1924 Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi ile başlayıp 1989 Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile çocuk hakları dünya genelinde evrensel bir güvenceye kavuşmuştu. Türkiye de bu çalışmalara 1928 yılından beri aktif olarak katılmış, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye taraf olmuş, Sözleşme 1995’ten beri uygulanmaktadır. 

Bütün bu uluslararası gelişmeler gerçekten bir dönem farkındalık yaratan sivil toplum örgütleri aracılığıyla yaygınlaştırılmıştır. Çocuk hakları ve özgürlüklerinin gittikçe kamusal uygulamalara ve politikalara yerleşmesi için sürekli olarak BM’ye sunulan raporlar aracılığıyla denetlenmektedir. Ancak özellikle ceza adalet sisteminde çocuklara yönelik koruyucu mekanizmaların ya işletilmediği ya da keyfi biçimde uygulandığını görüyoruz. Türkiye’nin uluslararası alanda yükümlülük altına girdiği bu güvenceleri yerine getirmesi zorunludur.”

ÇOCUKLARIN YARGILANDIĞI SÜREÇLERDE CİDDİ HAK İHLALLERİ YAŞANDI

Türkiye’de son dönemde bu kurallara aykırı şekilde çocukların gözaltına alındığı, tutuklandığı vakaların arttığını ifade eden Avukat Yasemin Soydan şunları anlattı: “Ceza adalet sistemi gerçekten çözülmesi gereken birçok hukuki eksikliklere sahip. Zaten çocuk hakları ve özgürlüklerinin düzenlendiği uluslararası güvenceler özellikle çocukların ceza yargılamalarına dahil edilmemesi ve öncelikle korunmasını öngörür. Hatta cezai bir sürece dahil olan çocuk hakkında “Çocuklara Özgü Güvenlik Tedbiri” öncelikli uygulamadır. Cezalandırıcı adalet anlayışının çocukları suçtan uzaklaştıran bir yöntem olmadığı dünya örneklerinde de deneyimlenmiştir.

BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 37. maddesi ile Pekin ve Havana Kuralları, çocuğun tutuklanmasının son çare olması gerektiğini açıkça belirtir. Bu bağlamda tutuklama, istisnai haller dışında uygulanamayacak bir önlemdir. Yine çocuğun tutuklanması ya da hakkında cezalandırma yoluna gitmek yerine çocuğun içinde bulunduğu kötü yaşam koşullarının iyileştirilmesi, korunması ve psikolojik destek verilmesi gibi tedbirlerin alınması gerektiği düzenlenir. Ne var ki Türkiye’de son dönemde bu kurallara aykırı şekilde çocukların gözaltına alındığı, tutuklandığı ve bu işlemlerin hiçbir şekilde sosyal inceleme ya da adli tıbbi değerlendirme yapılmadan yürütüldüğü vakalar artmıştır. 12-15 ve 15-18 yaş grubu çocukların ceza sorumluluğunun değerlendirilmesi için zorunlu olan sosyal inceleme raporu ve adli psikiyatrik rapor çoğu zaman alınmamakta ya da alınsa dahi dikkate alınmamaktadır. Tutuklama kararlarında adli kontrol gibi alternatif tedbirlerin neden uygulanmadığına dair herhangi bir gerekçe de sunulmamaktadır. Bu uygulamalar, çocuk haklarına yönelik ciddi ihlallerin göstergesidir ve çocuk adalet sisteminin ana ilkelerine açıkça aykırıdır.”

TARTIŞMALARIN KÜRT ÇOCUKLARI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLMES AYRIMCI SÖYLEMLERİ ÇOĞALTIYOR

Avukat Yasemin Soydan özellikle sanal medyada Kürt çocuklarının suç işleme potansiyeline yönelik söylemlerin ayrımcılığı körüklediğini ifade ederken, Türkiye’nin BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye taraf olurken, Sözleşme’nin azınlık çocuklarla ilgili maddelerine çekince koyduğunu da aktardı: “Son günlerde kamuoyunda, sosyal medyada ve kimi açıklamalarda, Kürt çocuklarının “suç işleme potansiyeli taşıdığı” yönünde ayrımcı söylemler dolaşıma sokulmuş; bu söylemlerle bir bütün olarak Kürt çocukları hedef haline getirilmiştir. Bu tür genelleyici ve ötekileştirici ifadeler, yalnızca çocukların değil, aynı zamanda toplumun tamamının hak ve özgürlükleri açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Bilindiği üzere Türkiye, çocukların hak ve özgürlüklerini korumayı taahhüt ettiği uluslararası sözleşmelere taraf olmasına rağmen, bu yükümlülüklerini azınlık statüsündeki çocuklar bakımından en aza indirgeyen bir tutum benimsemekte. Özellikle Kürt çocukları söz konusu olduğunda, bu durum daha belirgin hale gelmektedir. Türkiye, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye taraf olurken, Sözleşme’nin azınlık ya da yerli topluluklara mensup çocukların dil, kültür ve eğitim haklarını düzenleyen 17, 29 ve 30. maddelerine çekince koymuştur. Bu çekinceler, özellikle Lozan Antlaşması'na göre azınlık olarak tanınmayan etnik grupların -başta Kürt çocuklarının- ifade özgürlüğü, kendi kültürlerini yaşama ve kendi dillerini kullanma hakları bakımından ciddi sınırlamalar yaratmaktadır. Çocuk Hakları Komitesi de bu çekincelerin ve bu yaklaşımın söz konusu çocukların haklarına olumsuz etkide bulunduğunu açıkça belirtmiştir.

Bugün de kullanılan dil, bu eşitsiz yaklaşımı pekiştirmekte, çocuk haklarının evrensel niteliğini zedelemektedir. Kürt çocuklarına hâlâ “farklı” ya da “istisnai” bir grup olarak yaklaşılmakta; bu durum, çocuk haklarının eşitlik temelinde uygulanmasını engellemektedir. Oysa çocuk hakları; her çocuğu, hiçbir ayrım gözetmeksizin kapsayan, vicdani ve hukuki bir güvence sistemidir. Bu güvencelerin, etnik kimliği nedeniyle bazı çocuklara uygulanmaması gerektiği yönündeki söylemler ise hem uluslararası insan hakları hukukuyla hem de Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Bir çocuğun yalnızca kimliği sebebiyle farklı muameleye tabi tutulması, cezalandırılması ya da hedef gösterilmesi ne hukuken ne de etik olarak kabul edilebilir. Çocuklara yönelik her türlü ayrımcılık, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda yapısal adaletsizlikleri besler; uzun vadede ise toplumsal kopuşlara ve güvensizliğe yol açar. Bu nedenle, çocuk adalet sisteminin eşitlik, adalet ve ayrımcılıkla mücadele ilkeleri temelinde yeniden yapılandırılması elzemdir. Sistemin, tüm çocuklar için hak temelli, kapsayıcı ve ayrımcılıktan arındırılmış bir anlayışla işlemesi gerekmektedir.”