Tahliyeler hala hukuksuzca erteleniyor

Medyada cezaevinden tahliyeler oluyormuş gibi bir hava yaratılsa da birçok tutsağın tahliyesi, İdare ve Gözlem Kurullarının kararıyla ertelendi. Avukat Şükrü Alpsoy, bu tahliye ertelemelerinin çok soyut ve keyfi gerekçelerle yapıldığını belirtti.

ŞÜKRÜ ALPSOY

Bolu F Tipi Cezaevi’nde geçtiğimiz günlerde 32 tutsağın tahliyesi, İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi halli” olmadıkları gerekçesiyle ertelendi. Daha önce de benzer ertelemelerin yaşandığı Bolu Cezaevi’nde durum değişmedi.

32 tutsağın 31’i, otuz yılı aşkın süredir cezaevinde bulunuyor. Kurul, Nedim Yılmaz’ın tahliyesini sekiz, Deniz Öztürk, Halil Dağ, Şahap Elbasan ve Abdullah Çelik’in tahliyelerini ise yedi kez erteledi.

Medyada özellikle Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) “Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” düzenlemesini iptal etmesi ve bu iptal kararının ardından tahliyelerin olduğu yönünde manipülatif haberler yapıldı.

Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi Avukat Şükrü Alpsoy, bu haberlerin cezaevlerindeki gerçeği yansıtmadığını belirtirken, zaten maddenin iptal edildiğini vurguladı. Bolu başta olmak üzere cezaevlerindeki durumu da anlatan Alpsoy, sorularımızı yanıtladı.

‘SUÇ ORTADAN KALKTI AMA DURUM ÇARPITILDI’

Şükrü Alpsoy, özellikle örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemenin iptal edilmesinin ardından medyada durumun çarpıtıldığını belirtti. 30 yılını doldurduğu halde tahliye edilen kişiler üzerinden yapılan tartışmalara dikkat çekti:

“Hapishanelerdeki durum, içinde bulunduğumuz ve artık belli bir aşamaya gelen bir barış ve demokratik toplum sürecine karşı çıkan bazı kesimler tarafından çarpıtılıyor. ‘Diyarbakır'da 72 saatte bilmem kaç kişi tahliye oldu’ haberleri yapıldı. Onun arka planında Anayasa Mahkemesi'nin iki defa iptal ettiği bir kanun maddesi var. Bu kanun maddesinin iptaline rağmen aslında insanlar tahliye edilmedi.

Anayasa Mahkemesi iptal ederken şöyle yapıyor: İptal kararının belli bir süre sonra yürürlüğe girmesine karar veriyor. Çünkü kanun boşluğu oluşmaması için, aslında Meclis’e bir süre veriyor; bir kanun çıkarmak üzere. Ama o noktada bile aslında infaz durdurulmalı. Çünkü burada kişi özgürlüğü ve güvenliği önceliklidir. Daha sonra kanun koyucuyla bir yasası çıkarırsa, ona göre infaz devam edebilir; ama kanun koyucu yeni bir düzenleme getirmezse, aslında kişi boşu boşuna yatmış olacak.

Dolayısıyla, aslında daha AYM kararının yürürlüğe girmesiyle ilgili bir aşamada bile, AYM kararından sonra bu infaz kararlarının verilmesi gerekiyordu. Ama bazılarına verilmedi. Bazılarına ise az çok mahkemeler karar verdi. Daha sonra AYM kararı 9 Temmuz 2025'te yürürlüğe girdi.

Aslında yürürlüğe girdikten sonra, bahse konu TCK 314/3 örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme maddesi iptal oldu. Bu durumda ilgili suç hukuken ortadan kalkmış oluyor; yani ortada artık bir suç kalmıyor. Ortada bir suç kalmayınca insanları hukuken içeride tutamazsınız. Dolayısıyla bu aşamadaki tahliyeler, Anayasa ve TCK'nin doğal sonucu, yani bir imtiyaz değil.

Hukukun ve AYM kararlarının uygulanmamasından şikâyetçi olan kesimlerde bile bu tahliyelere karşı tepki görüldü. AYM kararları doğrultusunda bazı kişiler tahliye edilirken, aynı çevreler diğer AYM kararlarının uygulanmamasından şikâyet etmeye devam ediyor. Aslında bu da Kürt sorununa, Kürtlerin özgürlüğüne bakışın sonucu.

Mesela Veysi Aktaş'ın tahliyesi yine aynı mahiyette kullanıldı ama Veysel Aktaş 30 yılını doldurmuştu. Çetin Arkaş’ın da 30 yılını doldurduktan sonra tahliye olması, bu çevrelerce kullanıldı. Bu kişiler zaten şartlı tahliyelerini doldurmuş, iyi halde olan, herhangi bir disiplin cezası olmayan ve tahliye olması gereken kişiler.”

‘SADECE BOLU’DA DEĞİL, BİRÇOK CEZAVİNDE DURUM AYNI’

İdare ve Gözlem Kurulu yetkilerinin anayasaya aykırı şekilde genişletildiğini hatırlatan Alpsoy, bugün yaşanan sorunların kaynağı olarak şunu işaret etti:

“Bazı kişiler tahliye edildi ama daha tahliye edilmeyen onlarca, yüzlerce insan var. Ciddi sorunlar devam ediyor. Bunlardan en önemlisi, özellikle son dönemde gündem olan 30 yıllık mahpusların tahliye edilmemesi. Sadece 30 yıllık mahpuslar da değil, süresinin yatarını tamamlamış mahpusların tahliye edilmemesi mevzusu en önde gelen gündemimiz.

Özellikle 90'lı yıllarda müebbet ceza alan, 30 yıllık siyasi tutsaklarla ilgili olarak, 2020 yılında İdare ve Gözlem Kurullarının yetkileri genişletildi. İdare ve Gözlem Kurullarına, aslına Anayasa’ya aykırı bir şekilde, bir yetki tanındı.

Bu yetkiyle, eskiden şartlı tahliyesi gelmiş ve herhangi bir disiplin cezası yoksa veya disiplin cezaları kaldırılmışsa, bu kişi ‘iyi halli’ oluyordu ve çıkabiliyordu. Ama biraz siyasi ve ideolojik saiklerle, 90'lı yıllardaki, özellikle 30 yıllık mahpusların tarihinin yaklaşması nedeniyle, 2020 yılında bu İdare ve Gözlem Kurullarının yetkisi genişletildi ve çok subjektif, soyut ve belirsiz gerekçelerle mahpusların tutukluluklarını uzatma yetkisi verildi. Bunun sonucunda, birçok hapishanede tutsaklar bu sorunu yaşıyor.

Mesela Bolu, en klasik örneklerden bir tanesi olduğu için söylüyoruz: Şu an 32 kişinin tahliyesi engelleniyor bu şekilde. Şartlı tahliyenin 30 yılını tamamlamış ama ‘iyi halli’ olmadığı söyleniyor ve tahliyeler engelleniyor. Bu 32 kişiden 31’i, otuz yılını doldurmuş tutsaklar.

Birçoğu hasta, bazıları ağır hasta tutsaklar. Sadece Bolu'da değil, Bakırköy'de yine yedi-sekiz kişi var. Mesela Maltepe'de yine az yedi kişi benzer durumda. Silivri aynı, hakeza Marmara hapishaneleri açısından konuşacak olursak -ki Marmara hapishanelerin dışında da bu sorunların olduğunu biliyoruz. Tekirdağ, hakeza Çorlu'da da yine benzer durum var.”

PİŞMANLIK DAYATMASI, SOYUT GEREKÇELER…

İdare ve Gözlem Kurullarının yargı yetkisi kullandığına dikkat çeken Şükrü Alpsoy, bu kararların somut ve delilden yoksun olduğunu, keyfi verildiğini vurguladı:

“Bu tahliye engellemeleri de İdare ve Gözlem Kurullarının kararlarından kaynaklanıyor. Burada bazı temel sorunlar var. Birinci temel sorun, İdare ve Gözlem Kurullarının yargı yetkisi kullanmasıdır. İnsanların kişi özgürlüğü ve güvenliği gibi en temel haklarından birine müdahale ediyor; infazlarını uzatıyor, tahliyelerini engelliyor.

İdare ve Gözlem Kurulunun bir mahkeme vasfı olmadığı gibi, İdare ve Gözlem Kurulunda başkanı olan savcı hariç hiçbir hukukçu da yok. Uzatma gerekçeleri yok; çok keyfi, subjektif, çok öznel, çok varsayımsal değerlendirmelerde bulunuyorlar.

Yani hiçbir somut gerekçeyi ortaya koymaksızın diyor ki: ‘Bu kişinin dışarıda da örgütle iletişimde olacağını düşünüyoruz.’ Türk Ceza Kanunlarına göre, bir kişi yakalandığı anda örgütle bağı hukuken kesilmiştir. Bundan sonra ayrı bir örgütle bağını ortaya koyan bir tespit yoksa, o kişiye ‘örgüt üyesi’ diyemezsin. Bu, kişinin masumiyet karinesinin de ihlalidir.

Bir kişi hakkında kesinleşmiş bir ceza var. Bu cezanın infazı tamamlanmış ama başka bir mahkûmiyet hükmü hatta soruşturma ve kovuşturma yok elinizde. Fakat bu kişinin örgütten ayrılmadığını iddia ediyorsunuz. Bu zaten masumiyet karinesiyle de çelişen bir şey.

Devletin egemenlik yetkisiyle de çelişen bir şey. Yani bir devletin hapishanesindeki bir kişinin örgütsel ilişki içerisinde olduğu, hâlâ örgüt üyesi olduğunu iddia etmek; hiçbir soruşturma ve kovuşturma yokken bunu iddia etmek, o devletin aslında hapishanedeki egemenlik yetkisini de inkâr etmek anlamına geliyor. Aslında devlet burada kendi kendisiyle de çelişmiş oluyor.

Bunun yanı sıra pişmanlık dayatmaları var. Mesela 32 yıl yatmış mahpuslar, tutsaklar kendilerinin hukuka aykırı şekilde, adil yargılanma hakları ihlal edilerek tutsak edildiklerini düşünüyorlar. Buna yönelik bazen birçoğunun AİHM ihlal kararları da var. Büyük çoğunluğun, hemen hemen tamamı uygulanmamış bu kararları ya da şeklen uygulanmış gibi gösterilmiş.

Suç işlediklerini düşünmüyor; diyor ki, suç işlediğini düşünmediği için pişman değil. Bir insanın pişman olması için önce bir suç işlediğini düşünmesi gerekir. Yani suç işlediğini düşünmeyen bir insanın, pişman olmadığını beyan etmemesi kadar daha doğal bir şey yok.

Kaldı ki bu pişmanlık dayatması, Anayasa'nın 38. maddesinde düzenlenen, kendisi ve yakınları aleyhine beyanda bulunmaya zorlanma yasağının da ihlali. Onur kırıcı davranış niteliğinde bu pişmanlık dayatmaları.

Bunun dışında, temel olan bu gibi soyut ve anayasal hakları ihlal eden gerekçeler; artı birçoğu gerçeğe aykırı ya da algı ürünü olan -örneğin kitap okumadığı, çok fazla su tükettiği, elektrik tükettiği gibi- absürt gerekçelerle tahliyeler hukuksuzca ve keyfice engelleniyor.

Bu noktada yapılan itirazlar da okunmadan, aynı gerekçelerle, İnfaz Hakimliği de İdare ve Gözlem Kurulu kararını kopyala-yapıştır yapıyor. Ağır Ceza Mahkemesi de bir cümlelik ‘karar usulü ve yasaya uygundur’ diyerek aynı gerekçeleri reddediyor. Böyle bir süreçten bahsediyoruz.

Bu tablonun içerisinde halen Bolu'da sadece 32 kişi- ki Marmara hapishanelerinde bu sayı belki 100'e yakın- tüm Türkiye hapishanelerini düşündüğümüzde bu sayı çok çok daha fazla. Bu konjonktürde, 30 yılını dolduran 1-2 mahpusun tahliyesi bile provokasyon malzemesi olarak sabote edilmeye çalışılıyor.

Bu durum da aslında başka birine hak görülen bir şeyin, Kürtlere hak görülmediğini ortaya koyuyor.”