Ali Çiçek: Zindanın kızıl yıldızı

Ali Çiçek, yoksulluktan gelen, sömürüye, inkâra, zulme boyun eğmeyen bir yaşamın adı oldu. Bugün onun adı, halkının hafızasında hep aynı şekilde anılıyor: Zindanın Kızıl Yıldızı Ali Çiçek.

ALİ ÇİÇEK

1961 yılında, Urfa’nın Hilvan ilçesine bağlı Kuskunlu Mahallesi’nin küçük bir mezrasında dünyaya gözlerini açtı Ali Çiçek. Üç kardeşin en küçüğüydü. O yıllarda Kürdistan’ın taş evlerinde doğan her çocuk, adeta kaderle birlikte doğardı. Onun kaderi de daha ilk günden belliydi: yoksulluk, emeğin tükenmeyen yükü, babasının görme engelinden ötürü erken yaşta omuzlarına düşen sorumluluk.

Babası gözlerini kullanamıyor, evin yükü küçük çocukların sırtına biniyordu. Annesi, gündüzleri ev işlerini yürütürken, akşamları çoğu zaman yorgunluktan tükenmiş halde otururdu. Ali, daha küçücük yaşında babasının göremediği dünyaya bakmak, onun yapamadığı işleri üstlenmek zorunda kaldı. Arkadaşları oyun oynarken ya herhangi bir pratik ve günlük işte çalışıyor, ya da köyde annesinin elinden tutup pazara gitmesine yardımcı oluyordu. Yoksulluk, onun ruhuna işleyen ilk gerçek oldu.

Hilvan’ın tarlaları verimliydi, ama bu verim, yoksul köylüye değil, ağalara, beylere, derebeylere kazanç sağlıyordu. Ali, çocuk yaşta ailesi ile birlikte köy işlerinde çalışmaya başladı. Yazları ailesiyle birlikte Adana’ya göç ederlerdi. Çıplak ayakla girilen pamuk tarlalarının ortasında, güneşin kavurduğu sırtında, saatler boyu çapa sallardı. Parmaklarının nasır tutması, dizlerinin toprakla bütünleşmesi onun çocukluğunun resmi oldu. Narenciye bahçelerinde, portakal kasalarının ağırlığı altında, çoğu zaman aç karnına çalıştı. Kışın ise Urfa’ya döner, gündelik işlerde çalışarak ailesine destek olurdu.

Ama Ali sadece yoksulluğu değil, aynı zamanda adaletsizliği gördü. Bir lokma ekmek için sabahtan akşama kadar çalışan köylülerin sefaletine karşılık, hiçbir emek vermeden servet biriktiren ağaların, beylere ait büyük evlerin ihtişamını fark etti. Çocukluğundan itibaren bu çelişkiyi arkadaşlarına yüksek sesle dile getirirdi:

“Onlar çalışmadan zengin oluyor, biz sabahtan akşama kadar çalışmamıza rağmen çoğu zaman karnımızı bile doyuramıyoruz. Çoğu zaman da aç yatıyoruz.”Bu sözler, onun daha çocuk yaşta doğal bir devrimci bakış açısına sahip olduğunu gösteriyordu.

Ali’nin hayatındaki ikinci büyük gerçek, kimliğinin inkârı oldu. Evlerinde konuştukları dil Kürtçeydi; annesinin ninnileri, kardeşleriyle oynadığı oyunlar hep Kürtçe idi. Ancak ilkokula başladığında, bu dilin yasak olduğunu öğrendi. Öğretmen, sınıfta Kürtçe konuşanları cezalandırıyordu. Çocukların kendi dilinde şarkı söylemesi, oyun oynaması, hatta birbirine fısıldaması bile yasaktı. Devlet, daha küçük yaşta onun dilini elinden almaya çalışıyordu.

Bu baskılar Ali’nin bilincinde silinmez bir iz bıraktı. Yoksulluk ve emek sömürüsünün yanına, kimliğin inkârı da eklenmişti. Köyde jandarmanın baskısı, şehirde polisin zorbalığı, devlet dairelerinde Türkçe mecburiyeti… Ali, bütün bunları gözleriyle gördü. Böylece öfkesi sadece ağalara değil, devlete karşı da şekillendi.

1978 yılına gelindiğinde, Ali 17 yaşındaydı. O yıllarda Urfa’da yeni bir dalga esmeye başlamıştı: Apocu gençlik hareketi. Kürt halkının özgürlüğünü, eşitliğini, kendi kimliğiyle yaşamasını savunan bu hareket, kısa sürede gençler arasında yayıldı. Ali, bu fikirlerle tanıştığında, içinde yıllardır büyüttüğü isyanın bir adres bulduğunu hissetti.

Onun dürüstlüğü, haksızlığa boyun eğmeyen karakteri ve korkusuzluğu, hareketin dikkatini çekti. Kısa sürede aktifleşti, askeri alanda sorumluluk aldı. Artık sadece öfkeli bir genç değil, bilinçli bir devrimciydi.

Örgütsel faaliyetlerinden dolayı tutuklandı ve Adana Cezaevi’ne gönderildi. Burada hayatının seyrini bir bütün olarak değiştirecek bir karşılaşma yaşadı: Kemal Pir. Yaklaşık altı ay boyunca aynı koğuşu paylaştılar. Kemal Pir’in ideolojik derinliği, yaşam tarzı, kararlılığı, genç Ali üzerinde silinmez izler bıraktı. Cezaevi, onun için adeta bir okul oldu. Tartışmalara katıldı, kitaplar okudu, devrimci kültürü özümsedi. Tahliye olduğunda, dışarıya bambaşka biri olarak döndü.

Tahliyeden sonra yönünü Hilvan’a çevirdi. O yıllarda Hilvan, adeta bir cepheye dönmüştü. Toprak ağaları, devletin desteğiyle halka zulmediyordu. Apocu gençler, halka sahip çıkıyor, direnişi örgütlüyordu.

Ali, genç yaşına rağmen silahlı grupların içinde yer aldı. Ona verilen silah İngiliz yapımı uzun namlulu bir tüfekti. Silah neredeyse boyunu aşıyor, yürüdüğünde toprağı süpürüyordu. Arkadaşları bu manzaraya gülümseyerek bakar, ama onun kararlılığına hayran kalırlardı. “İngiliz Ali” lakabı böyle doğdu. Silah boyundan büyüktü ama iradesi, cesareti silahı küçültüyordu.

Ali silahını asla bırakmazdı. Geceleri gizli toplantılarda tüfeğini dizlerinin üstüne koyar, sessizce temizlerdi. Bir gün yoldaşlarından biri ona şaka yollu “Bu silah sana büyük geliyor Ali, ver başkasına” dediğinde, Ali sert ama kararlı bir sesle karşılık verdi:

“Bu silah benim elimde değil, yüreğimde. Onu kaybetmek, kendi onurumu kaybetmek olur.”

Bu söz, onun silahla kurduğu bağın sembolüydü. Hilvan’ın köylerinde, ağaların adamlarıyla yaşanan çatışmalarda en gençlerden biri olarak ön safta yer aldı. Yaşı küçüktü, ama cesareti büyüktü. Artık Hilvan’da İngiliz Ali adıyla anılıyor, halk arasında efsaneleşiyordu.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte, Türkiye’de devrimci hareketler ağır bir baskı altına alındı. Ali de darbenin hemen ardından yakalandı. Onu karanlık işkencehanelere götürdüler.

Falaka, elektrik, aç bırakmalar, susuz bırakmalar… Her türlü işkence yöntemini denediler. Ama Ali’den tek bir kelime alamadılar. Bir gün sorgu sırasında işkencecilerin yüzüne dimdik bakarak şunu söyledi:

“Sizin göreviniz işkence yapmak, benim görevim direnmek. Ser veririm, sır vermem.”

Bu söz, odada yankılandı. İşkenceciler öfkeyle bağırıp çağırdı, ama Ali’nin yüreğinde hiçbir sarsıntı olmadı. Onu çözemediler. Sonunda “konuşmaz” diyerek cezaevine gönderdiler. Ama o an, Ali’nin kişiliği bir kez daha billurlaştı: Artık sadece bir genç militan değil, direnişin adıydı.

Diyarbakır Cezaevi, yalnızca bir cezaevi değildi; insan onurunu yok etmeye adanmış bir işkence merkezine dönüştürülmüştü. Esat Oktay Yıldıran’ın baskı sistemi, tutukluları teslim almayı hedefliyordu. Ama aynı zamanda Amed zindanı, büyük bir direnişin adı oldu.

Ali, burada Hayri Durmuş, Kemal Pir gibi öncü kadrolarla birlikte kaldı. 14 Temmuz 1982’de Hayri Durmuş, ölüm orucuna başlayacağını açıkladığında, Ali tereddütsüz ayağa kalktı:

“Ben de katılıyorum.”

Henüz 21 yaşındaydı. Ama kararında sarsılmazdı. Ölüm orucunda günler ilerledikçe bedeni zayıfladı. Son günlerde hafızasını kaybetmesine rağmen direnişini sürdürdü. Doktorların, hemşirelerin, subayların tüm ikna çabalarını reddetti. Onun için direniş, yaşamdan daha değerliydi.

Hayri Durmuş, Ali’nin polisteki sorgu sürecinde gösterdiği direniş, orada devleti polislerine, işkenceci asker ve subaylarına ifade vermemesi, onlara kafa tutması, yine mahkemede tereddütsüz bir biçimde ölüm orucuna girmesi sonucu “bizim kızıl yıldızımız Ali” demiştir. O günden sonra Ali Çiçek, zindanın kızıl yıldızı olarak anıldı.

Ali Çiçek, 17 Eylül 1982’de Diyarbakır Zindanı’nda ölümsüzleşti. Henüz 21 yaşında, gençliğin en coşkulu döneminde, halkı için yaşamını verdi.

Onun adı, Hilvan’ın bereketli toprağından Diyarbakır zindanının karanlık koğuşlarına uzanan bir yolculuğun sembolüdür. Ali Çiçek, yoksulluktan gelen, sömürüye, inkâra, zulme boyun eğmeyen bir yaşamın adı oldu. Bugün onun adı, halkının hafızasında hep aynı şekilde anılıyor: Zindanın Kızıl Yıldızı Ali Çiçek.