GÖRÜNTÜLÜ

Ezgiden direnişe: Hozan Serhad’ın belleği

Bazı isimler söylenmez, taşınır. Bazı sesler duyulmaz, yaşanır. Hozan Serhad’ın sesi işte böyle bir sestir: mezara değil, dağa, dağdan da belleğe gömülendir.

OZAN SERHAD

Toprak diliyle konuşmaz; ama bir ağıt duyduğunda titrer. Ve bazen bir ses, bir halkın yankısı olur; o ses dağlara siner, ölülerin hatırasına karışır, yas tutar ve aynı anda direnir. Hozan Serhad’ın sesi, işte böyle bir sesti; bir toprağın susmuş dilinin, bastırılmış şarkısının yankısı.

Serhad’ın müziği yalnızca ezgiyle değil; hafızayla, hasretle ve yarım kalmışlıkla örülüdür. O, sesini halkının kederinde bulmuş, kelimelerini unutulmuş ağıtların içinden çekip çıkarmıştı. Onun yorumladığı her eser yalnızca bir şarkı değil; yitirilmiş bir hayatın yeniden dile gelmesiydi. “Çûka Serê Darê” parçasında dönen yalnız kuş ise basit bir metafor değil; bir halkın dağılmış belleğidir. Ama o kuş sadece halkı anlatmaz. O, Serhad’ın içinden çıkıp gelen bir yalnızlıktır. O kuş köklerini toprağa değil, yaraya salmıştır. Konacak yeri olmayan bir geçmiş, yuva kurulamayan bir gelecektir. Her çırpınışı biraz isyan, her sessiz inişi biraz kabulleniştir. Ve Serhad, bu kuşun kanatlarında sadece halkının değil, kendi parçalanmış iç dünyasının da yankısını taşır.

Kürdistan’ın yakılmış köylerinden, sürülmüş halkından, yas tutan analarından süzülen bir geçmişin çocuğuydu o. Sanat onun için bir seçim değil, zorunluluktu. Çünkü var olmak, aynı zamanda anlatmaktı. Çünkü anlatmak, yaşamanın en yüksek biçimiydi. Ege Üniversitesi’nin konservatuvar koridorlarında, nota defterlerine işlenen o ses, bir gün dağ yamacında yankılanacak olan ağıtların ilk kıvılcımıydı. Teoriyle şekillenmiş o tını, çok geçmeden hakikatin çıplak gerçeğiyle çarpıştı. Ve artık yazılan her şarkı, bir mezarın başında suskun duran annenin dilinden dökülüyordu.

Sürgünle yoğrulmuş yıllarında, Avrupa’da inşa ettiği her nota, yalnızca ezgisel bir dokunuş değil, yaralı belleğe tutulmuş bir aynaydı. Ama onu derinden yaralayan en derin acı, kardeş bildiğinin sırtından sapladığı hançerdeydi. 1997’de Hewlêr’de yaşananlar, onun yüreğinde bir dönüm noktasıydı.

Hozan Serhad bu ihanete yalnızca tanık olmadı. Sazıyla isyan etti, sesiyle hesap sordu. Ama bu öfke, bağıran bir öfke değildi. “Hewlêr” adlı parçası, bağırmayan ama içten içe kanayan bir çığlıktı. O şarkıda yalnızca bir olayın yankısı değil, aynı zamanda bir halkın kendi iç sesine gömülen hayal kırıklığı, sessiz bir ağıt, unutulmaya yüz tutmuş bir yüzleşme vardı. “Hewlêr”, yalnızca bir şarkı değil; bir halkın kendi kendine kazdığı bir mezarın başındaki hawardı. Ve o mezarda, Serhad’ın içindeki kardeşlik inancı gömülüydü artık.

 

 

Yine de susmadı. Çünkü onun müziği yalnızca geçmişe bir ağıt değil, geleceğe bırakılmış bir uyarıydı. Unutmanın neye mal olabileceğini hatırlatıyordu. İşte tam da bu uyarının yankısıdır “Payiz e”.

“Payiz e”, artık dönmeyecek olanların ardından suskun kalmanın değil, suskunluğun içindeki direnişi anlatır. Tükenmişliğin değil, yorgun ama diz çökmeyen bir inancın ezgisidir. Serhad burada pes etmez; kabullenir ama kabullenişin içinde boyun eğmez. Bazen en derin başkaldırı suskunlukta gizlenir. Ve Hozan Serhad, bu gizli isyanın ozanıydı.

 

Yine de müzik her zaman yetmeyebilirdi. Çünkü bazı topraklarda kemanın teli, bir mayının yankısından daha hafif duyulur. Notalar, bastıkları yere dikkat etmek zorunda kalır. Şarkı söylenen her alan, aynı zamanda hedef alınabilecek bir susturmadır. Ve bazen bir keman yayıyla bir silahın tetiği aynı titremeyi taşır içinde. İşte Hozan Serhad’ın sesi, o titremenin ortasında ayakta kalmış bir yankıydı. Sanatın silahsızlığında bile direniş vardı, ama o bu direnişi yalnızca sözcüklerle değil, omuzladığı bir halkla birlikte taşımaya karar verdi.

Ama saz da bazen yetmezdi. Çünkü öyle bir halktı ki, onun şarkısını taşıyan sadece söylemekle kurtulamıyordu. Şarkının yarısı ağıttı, diğer yarısı direniş. Ve bu ikisini birleştirmek, sadece sanatla değil, mücadeleyle mümkündü. Hozan Serhad o yüzden yalnızca bir sanatçı olmadı; bir gün sırtına hem sazını hem de silahını aldı. Yürüyüşe geçtiği gün, notalarla mermiler aynı ağırlığı taşıyordu. Ve o ikisini birlikte taşıdı. Ne sazdan vazgeçti ne de yoldan. Çünkü onun müziği yalnızca bir melodiden ibaret değildi; bir halkın, yerle bir edilen evinin, mezarı bile olmayan çocuklarının içsel çığlığıydı.

O çığlık bir süre sonra şekil değiştirdi. Dağda doğan her ezgi gibi, gerillanın ayak seslerine karıştı. Hozan Serhad, dağda şarkı söylediğinde yalnızca ses olmuyordu; o sesin taşıyıcısı oluyordu. Her mısrada susturulmuş bir anı vardı; her nakaratta faili meçhule kurban gitmiş bir ismin yankısı. Şarkılar artık anlatı değil, varlık beyanıydı. O yüzden Hozan Serhad sadece gerilla olmadı; gerillanın kendisi sanat oldu onunla.

Gerilla olmak yalnızca silah taşımak değildi onun için; o bir melodiyi taşıyordu sırtında, dağın kalbine kazınan sessiz bir ağıt gibi. Kimi zaman sabaha karşı bir kayanın üstünde, kimi zaman bir çatışmanın hemen sonrasında, kimsenin duymadığı ama toprağın işittiği o ezgileri söylüyordu. Silahıyla sazı arasında bir denge yoktu; onlar artık birbirinin içine geçmişti. Ölümün kıyısında bile notalarla konuşuyordu. Çünkü ölüm sessizliği severdi ama Hozan Serhad’ın sesi ona galip gelirdi.

Ve sonra Beytüşşebap… 22 Temmuz 1999’da, yalnızca bir klip çekimi için gittiği dağ yamacında susturuldu. Bir pusuda, bir kurşunun ucunda, sazı sessizliğe gömüldü. Ama o ses toprağa değil, gökyüzüne karıştı. Çünkü bazı sesler mezarda değil, dağların eteklerinde yankılanır.

Şimdi o yankı bir çocuğun ilk dili olmuştur; sürgünde büyüyen bir çocuğun annesinin ninnisinde duyduğu o tanıdık kırılganlık... Bir annenin gece duasında yankılanır; toprakla konuşan, mezarsız evlatların adını sayıklayan bir dua gibi. Bir halkın göçebe belleğinde, unutulmakla hatırlanmak arasındaki o ince çizgide salınan bir ad olmuştur.

Onu anmak sadece bir sanatçıyı değil; susturulmuş bir halkın ezgisini, yitirilmiş bir coğrafyanın dilini, bastırılmış bir zamanın kalbini hatırlamaktır. Çünkü bazı isimler söylenmez, taşınır. Bazı sesler duyulmaz, yaşanır. Hozan Serhad’ın sesi işte böyle bir sestir: mezara değil, dağa, dağdan da belleğe gömülendir.

Ve bazı sesler vardır, toprağa gömüldükçe büyür. Hozan Serhad’ınki onlardandır. Ölümle kesilmez, suskunlukla çoğalır.

Çünkü o sadece şarkı söylemedi. Bir halkı taşıdı. Bir yası, bir direnişi ve bir hayali omuzladı.

Ve şimdi o ses, nerede bir dil yasaklıysa, nerede bir ezgi yarım kalmışsa, orada yeniden doğar.

Çünkü Hozan Serhad, sesi gömülmeyenlerdendi. Unutulursa, sadece bir şarkı değil; bir halkın hafızası, bir dağın dili, bir tarihin kalbi susar.