Gazeteci Erdoğan Altan, ANF’ye verdiği röportajda Suriye ve Irak’ta DAİŞ’in yeniden örgütlenmesine dair dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Altan, özellikle Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) kontrol ettiği bölgelerde DAİŞ bağlantılı yapıların faaliyetlerini artırdığını, bunun bölgesel ve uluslararası güvenlik açısından ciddi riskler barındırdığını ifade etti.
Irak ve Suriye genelinde 2 bin 500’ü aşkın DAİŞ çetesinin aktif olduğunu belirten gazeteci Erdoğan Altan, sorularımızı yanıtladı.
HTŞ nasıl bir örgütlenmedir? Hangi ideolojik, askeri ve siyasi bileşenlerden oluşuyor? HTŞ’nin El Kaide, yerel silahlı gruplar ve diğer cihatçı yapılarla ilişkisi nasıl şekillendi?
Bu sorunun yanıtı, Ebu Muhammed el-Colani (Ahmed el Şara) ve onun babası Hüseyin Muhammed Halid Şara’nın geçmişine dayanıyor.
Babası Hüseyin Ali Muhammed Halid Şara, 1946 yılında idari olarak Kuneytra Valiliği’ne bağlı, ancak İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri’nin güneyindeki Zaviyet Huran bölgesinde yer alan Faik kasabasında doğdu. Ailesi bölgenin önde gelenlerdendi ve 1920–1927 yılları arasında Fransa’ya karşı yaşanan Zaviye Krizi’ne katıldı.
Arap milliyetçiliğinin ilkelerinden ve eski Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın liderliğinden etkilendi. 1963 yılında henüz lise öğrencisiyken, Suriye’nin Mısır’dan ayrılmasına ve Baas Partisi tarafından gerçekleştirilen 1963 darbesine karşı düzenlenen gösterilere katıldı. Bu nedenle kendisi ve arkadaşları dört gün boyunca tutuklandı; ancak aşiretlerin arabuluculuğuyla serbest bırakıldı.
Suriye’deki Baas Partisi’ne katılmayı reddetti. Kahire’ye gitmek amacıyla Ürdün’e geçti, ancak burada bir buçuk ay tutuklu kaldı. Ürdünlü yetkililer kendisini sınır dışı etmek istedi ve Suudi Arabistan ile Irak arasında tercih yapması istendi. Irak Baas Partisi’ne olan yakınlığı nedeniyle Irak’ı seçti.
1969 yılında, Hafız Esad’ı iktidara getiren 1970 darbesinden önce Suriye’ye döndü. Bir yıl Daraya’da İngilizce öğretmeni olarak çalıştı, ardından Genel Petrol Şirketi’ne atandı. Burada ekonomik işler müdürlüğü ve Petrol Bakanlığı danışmanlığı yaptı. 1972–1976 yılları arasında Ulusal İlerici Cephe adına Kuneytra İl Meclisi üyeliği görevinde bulundu. 1973’te Halk Meclisi’ne aday oldu ancak seçilemedi.
Burada özellikle araştırılması gereken ciddi bir iddia bulunuyor: Hüseyin el-Şara’nın, Genel Petrol Şirketi’ne atanmasıyla birlikte MOSSAD’ın önemli sızma ajanlarından biri haline geldiği iddiası. Bu iddianın benzerini birazdan Colani ile ilgili kısımda da dile getireceğim.
Ebu Muhammed el-Colani, 1982 yılında Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde doğdu. Babası Hüseyin el-Şara, 1989 yılına kadar Suudi petrol şirketinde mühendis olarak çalıştı. Daha sonra aile Suriye’ye döndü ve Şam’ın Mezze Mahallesi’ne yerleşti.
“El-Colani” lakabı, ailesinin İsrail kontrolünde bulunan Golan Tepeleri ile olan bağlarından geliyor. Colani, Şam Üniversitesi’nde iki yıl eğitim gördükten sonra okulu bıraktığı belirtiliyor. 2003 yılında Irak’a giderek El Kaide’ye katıldı. Irak’ta Ebu Musab ez-Zerqavi ile güçlü ilişkiler kurdu ve El Kaide içerisinde önemli roller üstlendi. Suriye kökenli olması nedeniyle Irak-Suriye sınırında aktif görev aldı, yabancı ve Arap El Kaide üyeleri arasında arabuluculuk yaptı.
2005 yılında ABD tarafından Irak’ta tutuklanıyor ve 2008’de serbest bırakıldı. Ardından Irak’taki DAİŞ yapılanmasına katıldı. Bu süreçte üç yıllık bir boşluk bulunuyor; bu yıllarda Londra’da ABD ve İngiltere ortaklığında yürütülen “Liderlerin Gelişimi Akademisi”nde eğitim gördüğü iddia ediliyor.
2011’de Suriye krizinin başlamasıyla, DAİŞ emiri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin talimatıyla Suriye’ye geçti ve örgütün Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurdu. 2013’te Bağdadi, DAİŞ ile Nusra Cephesi’nin birleştiğini ilan etti; ancak Colani bunu reddediyor ve El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri ile ittifak kurdu.
2016’da El-Şeri Cephesi, Cephet Fateh el-Şam olarak anılmaya başlandı ve El-Kaide ile bağlarını kopardı. Aynı yılın sonunda, Rusya ile ittifak halinde, Cephet el-Şam Guta'dan İdlib'e taşındı ve İdlib'de Colani 2017 yılında HTŞ'nin kuruluşunu resmen ilan ederek kendisini sivil olarak kamuoyunun önüne çıkardı.
HTŞ, İdlib ve Efrin bölgesine kadar uzanan kırsalı kontrol altına aldıktan sonra altı muharebe tugayı ve altı idari tugaydan oluşan toplam on iki yeni tugay kurarak yeni bir askeri strateji ve yapı üzerinde çalıştı. HTŞ'nin askeri kanadı, üç önemli askeri tugayın kurulduğunu duyurdu. Bu tugaylar:
El-Colani'nin damadı Ebu Hafs Binaş liderliğindeki Talha Bin Abdullah Tugayı,
Ebu Bekir Muhin liderliğindeki Ali İbn Abi Talib Tugayı,
Ebu Muhammed Şura liderliğindeki Zubeyr İbn El-Evvem Tugayı.
Bunun öncesinde Mücahitler Şura Konseyi, bölgesel ve sektörel emirlikler, sayısı 200’ü geçmeyen tümen komutanlıkları ve köy ile şehirlerdeki grupların emirleri oluşturulmuştu. Bu yapının en önde gelen üyeleri arasında Nusra Cephesi'nin askeri komutanı Ebu Hammam El-Şami, Ebu Ömer El-Kurdi ve Ebu Musab bulunuyor. Altı tugay, güvenlik güçleri, yol kontrol noktaları, trafik polisi ve gizli bir baskın biriminden oluşuyor.
Tüm bu yapılar ile bunların içinde yer alan kişi ve üyelerin büyük çoğunluğu El Kaide, DAIŞ ve SMO bünyesinde bulunup uluslararası devletler, kurumlar ve kuruluşlar tarafından terör listesine alınmış kişilerdir. Buna rağmen bu yapılarla birebir ilişki içinde olanlar dahil olmak üzere, söz konusu ilişkilerin halen devam ettiğini bir dipnot olarak hatırlatmayı gerekli görüyoruz.
HTŞ bünyesinde DAİŞ bağlantılı grupların yer alması bölge açısından ne tür tehditler barındırıyor? Bu durum başta ABD, Rusya, İran ve Türkiye olmak üzere uluslararası ve bölgesel güçler arasındaki ilişkileri ve çelişkileri nasıl etkiliyor?
HTŞ, Suriye’de El Kaide ile bağlarını kopardığını iddia etse de bünyesinde yer alan unsurların önemli bir bölümü DAİŞ ile tarihsel ve ideolojik bağlara sahiptir. Hatta bu kişilerin bir kısmı doğrudan DAİŞ saflarında yer almış yapılardan oluşuyor. Bu durum, Suriye’nin parçalanmış siyasal ve askeri yapısı içinde DAİŞ’in yeniden güç kazanmasına elverişli bir zemin yaratıyor.
Özellikle HTŞ’nin İdlib ve çevresinde hakimiyet kurmasıyla birlikte, DAİŞ hücrelerinin bu alanlara sızması ya da eski üyelerin HTŞ yapıları içine entegre olması terör saldırılarında belirgin bir artışa yol açtı. Nitekim son aylarda DAİŞ saldırılarında bir artış yaşandığını görüyoruz. Tahminlere göre Suriye ve Irak genelinde yaklaşık 2 bin 500 DAİŞ çetesi aktif durumdadır.
Yine Alevi ve Dürzi toplumuna yönelik katliam saldırılarında yer alan DAİŞ çeteleri, yeni katliam ve saldırıların zeminini hazırlıyor. Özellikle sahil bölgelerine HTŞ adı altında çok sayıda yabancı uyruklu DAİŞ çetesinin konumlandırıldığı biliniyor.
Şam iktidarının kontrolündeki bölgelerde DAİŞ’in kendi sembolleriyle faaliyet göstermesi ve özellikle Alevilere yönelik katliamlar gerçekleştirmesi, mevcut Şam hükümetinin güvenlik kapasitesi ve siyasi meşruiyeti hakkında ne tür tartışmalara yol açıyor?
Hem diğer sorunun cevabının devamı hem de bu sorunun cevabı, sanırım şu somut verilerle net bir şekilde ortaya konulacaktır:
Tüm radikal Sünni örgütlerde olduğu gibi DAİŞ de HTŞ'nin Suriye'ye gelmesinden faydalandı. Çünkü DAİŞ figürlerinin karakteri HTŞ'ye çok yakın. Aynı zamanda, savaşta birçok insani ilişki ve dostlukları var. DAİŞ de bunu çok iyi kullanıyor ve her zaman plan ile projeleri var; aralarında düşmanlık olmasına rağmen. Aynı nedenlerle DAİŞ bu değişimden büyük ölçüde faydalandı. Öte yandan, Türk devletine bağlı silahlı grupların da birçok konuda DAİŞ ile ilişkisi olduğu tespit edildi. Bu grubun geçici hükümetle bütünleştiği bildirilse de gerçekte hiçbir bütünleşme olmadı ve her açıdan bağımsızlar, ayrıca Türk devletinin bakış açısına göre hareket ediyorlar. Öte yandan DAİŞ, Suriye'deki genel kaostan faydalanıyor, çünkü örgütünü böyle bir durumda kuruyor ve faaliyetlerini yürütüyor.
Türk Devletine Bağlı Silahlı Kuvvetlerin Hareketleri ve DAİŞ Faaliyetleri
Türk devlet güçlerinin Özerk Yönetim ve Halep bölgelerine yönelik saldırıları nedeniyle DAİŞ de bölgedeki faaliyetlerini artırdı. Geçici hükümetin resmi medya kaynaklarına göre çetelerin ekim ayından bu yana Der Hafir, Derazor, Şexmeqsud ve Eşrefiye mahallelerinde gerçekleştirdiği saldırılar ve bunlara karşılık DAİŞ’in faaliyetleri devam ediyor.
20-21 Kasım 2025’te, Halep'in kuzeyindeki kırsal Anjara köyünde bir binanın duvarı ile Meşrika mahallesindeki bir cami duvarına DAİŞ’in varlığı ile devam edeceğine dair bazı yazılar yazıldı.
4 Kasım’da DAİŞ, Halep ile Deyr ez-Hafil arasındaki yolda bir gümrük aracına saldırı düzenleyerek iki gümrük memurunu öldürdü.
26 Kasım’da DAİŞ, Halep-Reqa yolunda bir gümrük devriyesine saldırı düzenleyerek birkaç devriye memurunu yaraladı.
20 Aralık’ta DAİŞ, Til Rifat beldesi yakınlarında, Türk devleti destekli çetelerin kontrolünde olan uluslararası yolda geçici bir yol barikatı kurdu.
23 Aralık 2025'te Halep kenti İç Güvenlik Başkanı Muhammed Abdülksanî, iç güvenlik birimlerinin Genel İstihbarat Müdürlüğü ile iş birliği içinde bir DAİŞ hücresi sığınağına yönelik hedefli bir operasyon düzenlediğini açıkladı. Üç DAİŞ çetesi ve mühimmatlarının ele geçirildiği bildirildi.
23 Aralık’ta Halep'in Şehar mahallesinde El-Bukhtiri okulunun duvarına DAİŞ’in varlığı ve devamlılığı yazılmıştı.
27 Aralık 2025’te, Halep'in Seif el-Dawla mahallesinde Savunma Bakanlığı mensubu öldürüldü.
Yukarıda listelediğimiz verilerde, bölgenin Türk devletine bağlı çetelerin eline geçmesinden sonra DAİŞ faaliyetlerinde yoğun bir artışın olduğu görülüyor. Ayrıca, her iki tarafın da aynı bakış açısıyla hareket ettiği ve bölgedeki gerilimin artmasını istediği anlaşılıyor.
Türk destekli çetelerin Suriye Ordusundaki Görevlendirilmesi
Suriye ordusu yeniden organize edildiğinde ve Türk devletine bağlı çeteler bu orduya katıldığında, görevlendirmeleri şu şekildeydi: Halep bölgesinde, Firka 72 olarak bilinen ve Doxan'ın (Sultan Muhammed Fatih'ten sorumlu) lideri olduğu, Firka 76'nın ise Seyf Al-Din Poat (Ebu Bekir lakaplı) (Firka Hamzat çetelerinden sorumlu) olduğu, Hama bölgesinde ise Muhammed Jasim (Ebu Emşa) liderliğindeki Firka 62'nin Sultan Süleyman Şah (Emşşat) fıkıh meselesinden sorumlu olduğu ve Deyr ez-Zor bölgesinde Ahmed Hasun (Ebu Hatim Şakra) liderliğindeki Firka 68'in Ahrar Şarkiye'den sorumlu olduğu belirtiliyor. Söylenenlere göre Türk devletine bağlı çeteler, Suriye'nin kuzeyinden güneyine kadar Harezm yönetiminin sınırları boyunca yayılmış durumda ve yapıları Türk devletinin çıkarları doğrultusunda oluşturulmuş. Türk devleti, bu çeteleri her zaman QSD üzerindeki baskıyı artırmak için kullanıyor.
Çetelerin ve DAİŞ hareketinin kontrolündeki bölgeler
Türk devleti destekli çetelerin yayıldığı bölgelerde, özellikle Humus, Hama ve Dêrazor gibi bölgelerde, DAİŞ faaliyetleri oldukça yüksek. DAİŞ’in bu bölgelerde son zamanlarda gerçekleştirdiği faaliyetler şunlar:
08 Ekim 2025’te DAİŞ, Tedmur ile Humus arasındaki yolda devriye gezen bir birliğe saldırdı ve üç kişi yaralandı.
16 Ekim’de, Derazor’un batı ve doğu kırsal kesimlerindeki geçici hükümete ait bir askeri noktaya saldırdı.
17 Ekim’de, Sikhne yakınlarındaki Şaumeriyeh köyü çevresindeki askeri noktalara saldırdı.
20 Ekim’de QSD güçleri, Reqa’nın doğusundaki Hanim el Ali cephe hattında bir çeteye pusu kurdu. Pusuya ait görüntüler ve videolar yayınlandıktan sonra, pusu kuranların DAİŞ çeteleri olduğu anlaşıldı.
14 Kasım 2025’te DAİŞ, Sihna Çölü ve Tedmur'da bir askeri aracı hedef aldı.
16 Kasım’da DAİŞ, petrol kuyusu işçilerini taşıyan bir araca mayın yerleştirdi.
26 Kasım’da DAİŞ, Dêrazor’un doğusunda devriye birliğine saldırdı.
29 Kasım’da DAİŞ faaliyetleri El-Faraqls, El-Karyatan ve Homs Çölü bölgelerinde arttı.
6 Aralık’ta DAİŞ hücreleri Hama'nın doğusunda bir askeri devriyeyi hedef alarak iki kişiyi öldürdü.
12 Aralık’ta, Hama ve Humus kentlerinde duvarlara DAİŞ’in varlığını ve devamını belirten grafitiler yazıldı.
13 Araklık’ta Humus kırsalındaki Termela köyünde DAİŞ grafitileri yazıldı. Aynı gün bir DAİŞ üyesi Tedmur'da Taheluf heyetine saldırdı ve iki Amerikalı asker ile bir tercümanı öldürdü.
26 Aralık’ta DAİŞ, Humus'un Vadi el-Zaheb mahallesindeki bir Şii camisini mayınla havaya uçurdu.
HTŞ ve Colani’nin Şam üzerindeki etkisinin artması, DAİŞ’e askeri, lojistik ya da ideolojik açıdan ne tür yeni fırsatlar ve hareket alanları sağladı?
HTŞ ve Colani’nin Şam'daki etkisi, Suriye'nin parçalanmasında ve DAİŞ'e fırsatlar yaratıyor. Askeri olarak, iktidar boşluğu DAİŞ'in hücrelerini (merkezi çölde olmak üzere) yeniden örgütlemesine izin veriyor; saldırı sayıları 2024'te üç katına çıktı. Lojistik olarak, sınır kontrollerinin zayıflaması silah ve çete akışını kolaylaştırıyor. İdeolojik olarak, HTŞ'nin Selefi-Cihatçı kökenleri DAİŞ'e radikal çeteleri çekme şansı veriyor, ancak HTŞ'nin yer yer DAİŞ'le çatışması rekabeti artırıyor. Parçalanmış ordunun entegrasyon sorunları, eski Esad hapishanelerinden salınan DAİŞ üyeleri bölgedeki istikrarsızlığı derinleştiriyor.
Şam hükümetinin DAİŞ’e karşı kurulan uluslararası koalisyona dahil edilmesi, DAİŞ’le mücadelede gerçekten etkili ve sonuç alıcı bir stratejiye dönüşebilir mi, yoksa yeni siyasi sorunlar mı yaratır?
Yeni Şam hükümetinin DAİŞ karşıtı koalisyona dahil olmasının iç çatışmalar getireceği kesin. ABD ile istihbarat paylaşımı ve Ürdün desteğiyle birkaç sembolik operasyon gerçekleştirilmiş olsa da siyasi sorunlar yaratıyor: HTŞ’nin DAİŞ kökenli tarihi alenen bilinen bir gerçek. Suriye gibi kozmopolitik bir bölge, DAİŞ zihniyetiyle yönetilemeyeceğinden HTŞ ya DAİŞ ile olan tüm bağlarını koparacak ya da Suriye’nin mozaik kimliğine ters bir yönetim modeliyle kendi sonunu getirecek. Her iki seçenek de Suriye’de yeni çatışmaların zeminini oluşturmaktadır.
HTŞ, Colani ve Türkiye arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ilişkilerin DAİŞ’in bölgede yeniden güç kazanmasında dolaylı ya da doğrudan bir etkisi var mıdır? Halep’te her iki mahallenin kuşatma altında olması ve yılbaşında Hristiyanlara yönelik gerçekleştirilen saldırılara bakıldığında bunun sonucu mu?
HTŞ ve Colani ile Türkiye ilişkileri oldukça yakın. Türkiye, HTŞ'yi başından beri finanse etti ve 2014 yılında YPG'ye karşı kullandı. Yine kendisine bağlı SMO gruplarını HTŞ içerisinde önemli mevkilerde konumlandırdı. Özellikle Suriye’nin kuzey doğusunu kendi denetiminde tutmak için HTŞ ile birçok anlaşma gerçekleştirdi. Türkiye’nin DAİŞ ile olan bağlantısı ve desteği, tüm dünya tarafından bilinen bir gerçek. DAİŞ’i sahadaki aparatı olarak kullanan Türk devleti, Suriye’deki stratejik çıkarları çerçevesinde DAİŞ’i kullanmaya devam ediyor. Bundan bir ay önce MİT’in koordinesiyle birçok DAİŞ çetesinin Halep kırsalına kaydırıldığı basına yansımıştı. Yine Halep’in DAİŞ’in bir üssü haline getirildiğini önceki analizlerimizde dile getirmiştik.
Şex Maqsud ve Eşrefiye mahallerine yönelik saldırılar kuşkusuz Türk devletinin bu adımlarından bağımsız değil. Halep'te Kürt mahallelerine yönelik saldırılar bir yandan SMO içerisine yerleştirilen DAİŞ çeteleri eliyle yapılırken, diğer yandan HTŞ’ye bağlı genel güvenlik güçleri eliyle kuşatma ve ambargo derinleştirilmektedir. Yine yılbaşında Hristiyan ve Alevilere karşı bombalı saldırılar bizzat MİT ve HTŞ’nin ortak planlarıyla DAİŞ eliyle yapılıyor.
Bu genel tablo, Tedmur (Palmira) bölgesinde ABD ordusuna yönelik gerçekleştirilen saldırıyla bağlantılı mıdır? Söz konusu saldırı DAİŞ’in yeniden örgütlenme sürecinin bir parçası ve siyasi alanda bir tehdit aracı olarak mı görülmelidir?
Evet, bağlantılı: Palmira saldırısı, DAİŞ'in yeniden örgütlenmesinin bir parçası. Suriye'nin parçalanması DAİŞ'e alan açıyor; saldırı, hükümetin güvenlik zaafını ve DAİŞ'in siyasi tehdit aracını gösteriyor. ABD'nin misilleme operasyonu (70’ten fazla hedef vuruldu) bunu doğruluyor. Ki Palmira saldırısını gerçekleştiren kişinin HTŞ ve Türk devleti ile olan bağlantısı deşifre edilmişti. Amerika’nın gözaltına aldığı kişilerin serbest bırakılması için Türk MİT’inin yoğun bir çabası gelişti.
DAİŞ'in gerçekleştirdiği bir dizi faaliyetten de görülebileceği gibi, faaliyetlerinin düzeyi son zamanlarda önemli ölçüde artmıştır. İlginç olan bir diğer nokta ise, tüm faaliyetlerinin Türk devletine bağlı çetelerin kontrolündeki bölgelerde gerçekleşmesi ve DAİŞ'in bugüne kadar onlara karşı tek bir eylem bile gerçekleştirmemiş olması. Bu nedenle, her iki tarafın eylemleriyle ilgili bir ilişki vardır, hatta birlikte hareket ettiklerini bile söyleyebiliriz. Dolayısıyla Türkler, onları kendi çıkarları için kullanmaktadır. QSD bölgelerine yönelik saldırılar, Türk devletinin işine yarıyor çünkü Suriye'deki Arap ve Kürt halkları arasında düşmanlık yaratmak istiyor. Böylece her iki taraf da zayıf kalacak ve Suriye asla güçlenmeyecek.
Öte yandan, bu saldırılar İsrail'e karşı savaşa hazırlık niteliği taşıyor. Böylece Türkiye'ye bir saldırı olursa, bu radikal güçleri ve onlara bağlı çeteleri İsrail'e karşı hemen kullanabilirler. Yine de Palmira'da HTŞ içindeki DAİŞ’li çetelerin eylemi Türk devletinin çıkarına. Baas rejiminin düşüşünden bu yana ve bugüne kadar, bu bölgelerde üs kurmak istiyor; ancak İsrail buna izin vermiyor. Bu nedenle Türkler, DAİŞ‘e karşı uluslararası koalisyonun orada konuşlanmasını istemiyor ki o yeri kaybetmesin.
Türk devletinin Suriye'ye yaklaşımı, kendi çıkarları için bir fedakarlıktan öteye geçmedi ve her zaman kendi çıkarlarını önceliklendirmek istiyor. DAİŞ ve silahlı gruplarının izlediği tüm politikalar da aynı amaca hizmet ediyor.
Yalova’daki saldırı özelinde, basına yansıyan bilgiler DAİŞ’in bu bölgede uzun süredir rahatça hareket edebildiğini ve örgütlenebildiğini gösteriyor. Daha önce yakalanıp serbest bırakılan DAİŞ’liler olduğu söylendi, Türk devleti neden bu aşamada böyle bir operasyon gerçekleştirme gereği duydu?
Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerin bir benzeri Kuzey Doğu Suriye’de sahneleniyor. Suriye’deki denklem kırılgan, her an yeni çatışmalara gebe. Türkiye heyetinin Şam’da temaslarda bulunduğu gün Şexmaqsud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırılar tesadüf değil; bu, doğrudan Özerk Yönetim’e karşı yürütülen provokasyonun parçası. Bu kirli senaryonun başını çeken isim ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan. “QSD silahları bırakmazsa iç savaş çıkar” tehdidinin hemen ardından halk hedef alındı. Çözümsüzlüğü dayatan, darbe mekaniğini diri tutan kliğin başında Fidan var. Dışişleri bakanı gibi değil, savaş bakanı gibi çalışıyor. Ne zaman barışa dair bir umut belirse, ekranlara çıkıp devlet adına tehditler savuruyor. Suriye’de çözüm olmasın diye en fazla mesai harcayan kişi konumunda.
Kuzey Kürdistan ve Kuzey Doğu Suriye’de barış çabalarının sonuçsuz kalması için her türlü provokatif söylem ve eylemi devreye sokuyor. Medya, bürokrasi, yargı ve siyaset üzerinden kullanılan kirli yöntemler, son dönemde ortaya çıkan çürümüşlüğün açık göstergesi. “İyi polis-kötü polis” klişesi yeniden sahneye sürülmüş durumda. Ancak unutulmamalıdır ki her iki rol de aynı merkeze hizmet ediyor. Kötü polis rolündeki Fidan’a yol açan ve destek veren “iyi polis” rolündeki AKP-Erdoğan ve MHP-Bahçeli kliğini görmezden gelmek büyük bir yanılgı olur.
Tabii tüm bunların yanında uluslararası güçlerin, büyük enerji savaşını Suriye özelinde ve Ortadoğu genelinde yürütmelerinin doğrudan bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz. Onun için tüm bölgesel, taktiksel ve stratejik hamleler Suriye’de var olan sorunların çözümünü değil, çözümsüzlüğü dayatıyor. Zaten Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi dışında, başta Türk devleti olmak üzere hiçbir güç veya devlet Suriye’de kaos ve krizin bitmesini istemez. Her ne kadar bazı kurum ve kesimler, açıklamalarında bazı iyi niyetli girişimler ortaya koymaya çalışsa da bunların devletler üstü sermayedarların hışmına uğradıkları kesin.
Tüm bu olumsuz durumlara rağmen, Önder Apo’nun başlattığı Barış ve Toplumsal Demokratik süreci çerçevesinde tüm halkların birlikte yaşayabileceğine dair umut ve perspektif, yaratılmak istenen kaos ve krizlere karşı büyük direnmenin de önünü açtı diyebiliriz.