Suriye iktidarı eline alan HTŞ, yönetim biçimi nedeniyle demokratik bir rotaya giremedi. HTŞ, kapsayıcı bir yaklaşım sergilemedi; kendisi dışındaki oluşum ve güçleri yönetime katmadı. İktidarı diğer siyasi güçler ve aktörlerle paylaşmadı. Halbuki böyle geçiş süreçlerinde doğru olan, geniş bir yelpazede siyasi ittifaklara dayanan ve ulusal düzeyde temsil gücü olan bir yapılanmaya gitmekti.
Bu tekçi, aşırı merkezi tutum ve dayatmaya Türkiye sonuna kadar destek verdi ve yönlendirdi. ABD ve diğer güçler de demokratik bir yapılanmayı gündemlerine almadı. Öncelikleri demokratik bir Suriye değildi. Bu güçler, Suriye’yi denetimleri altına almayı ve kendileri için sorun olmaktan çıkarmayı esas aldılar. Türk devleti de Kürtlerin statü sahibi olmaması, kazanımlarının ortadan kaldırılması anlayışıyla HTŞ’ye dört elle sarıldı. Suriye’nin geleceğini, Kürtlerin statü sahibi olmaması adına karartmayı tercih etti.
Bilindiği gibi, ABD öncülüğünde görüşmeler yapıldı ve Şam hükümeti ile SDG-Özerk Yönetim arasında 10 Mart Mutabakatı imzalandı. Mutabakata göre entegrasyonun yıl sonuna kadar gerçekleşmesi hedeflenmişti. Ancak mutabakata ve ABD ile Fransa gibi güçlerin arada olmasına rağmen, HTŞ pratikte hiçbir adım atmadı. Entegrasyonu, mutabakatın içeriğinden kopararak tek taraflı bir teslim ve devralma süreci olarak uygulamak istedi.
Türkiye’nin Kürt karşıtı tutumu da HTŞ’nin işlerini kolaylaştırdı. “Nasıl olsa Türk devleti Kürtleri tehdit eder, üzerlerinden baskı kurar; ABD ve Batılı müttefikleri karşısında benim için çalışır” hesabı yaptı.
Yıl bitti ve hiçbir sorun çözülmedi. Görüşme ve tartışmalar yeni yıla sarktı. 4 Ocak’ta yapılan görüşme öncesinde, SDG’nin entegrasyonu konusunda prensipte bir anlayış birliğine varılmıştı. Ancak HTŞ, bunu pratikleştirmek yerine bir ültimatom gönderdi. Böyle olunca 2025’te gerektiği gibi yol alınamadı.
Bunun üzerine ABD yeniden devreye girerek 4 Ocak’ta Şam’da tarafları bir araya getirdi. Bu yazı yazıldığı sıralarda görüşmenin içeriği henüz kamuoyuna yansımamıştı. Umarız bu defa daha yapıcı olunur ve alınan kararlar hayata geçirilir.
Bu görüşme öncesinde, Türk hükümeti ve MHP temsilcileri yılbaşı mesajlarında yine Özerk Yönetim’e ve SDG’ye yönelik tehditlerini sürdürdü. Yıkılmış bir ülkeyi yeniden savaşa ve felakete sürüklemek hangi akla hizmet eder? Ayrıca SDG ile Şam arasındaki görüşmelerin ayın 4’ünde yapılacağı da basına yansımıştı. Buna rağmen HTŞ’yi savaşa çağırmak ve destek vermek hangi derde derman olacak?
Hele ki ABD’nin Venezüella’ya karşı yaptığı saldırı ve Maduro’yu kaçırması gündemdeyken. Derler ya, dünyanın çivisi çıkmış; tam da öyle bir durum yaşanıyor. Uluslararası hiçbir kural ve hukuk işlemiyor. Gücü olan istediğini yapıyor. Trump, ABD’yi dünyanın bekçisi, kasabanın şerifi yapmak istiyor.
Türkiye’yi yönetenler, Ortadoğu’daki gelişmelerden kaygı duyarak Kürtlerle çatışma ortamından çıkmayı ve iç cepheyi muhkem hale getirmeyi istediler. Bunun için Önder Apo’ya çağrı yaptılar. Bölgedeki tehlikelerin yanı sıra, bugün dünyanın genelinde de görüldüğü gibi, işler çığırından çıkmış durumda.
Ayrıca İran da tehdit altında. Orada da gösteriler ve karışıklıklar baş gösterdi. Trump, halka yönelik bir saldırı olması halinde İran’a müdahale edeceğini söyledi. Saldırı için gerekçeleri artmış oluyor. Zaten Netanyahu ile yaptığı görüşmede, “İran’ın güçlenmesini kabullenemeyiz ve yine vurabiliriz” demişti.
Bölgede ve dünyada böylesine tehlikeli ve hızlı gelişmeler yaşanırken, Suriye’nin öncelikle iç barışını sağlamaya ağırlık vermesi gerekli. SDG ve Özerk Yönetim, sorunların diyalog ve siyasi yöntemlerle çözülmesi her zaman savundu. Suriye’nin birliğine bağlı olduklarını da sürekli vurguladı. Şam hükümeti, bu pozitif ve yapıcı yaklaşımı daha doğru değerlendirebilirdi. Türkiye ise Suriye’nin iç barışına ve demokratik birliğine katkı sunacak yapıcı bir rol oynayabilirdi. Ama şimdiye kadar bunu yapmadı; tersine, savaş tamtamlarını çalıyor.
Türkiye’den yükselen sesler, daha tehlikeli bir olasılığa da işaret ediyor. PKK, varlığına ve silahlı mücadeleye son verdi, sorunları siyasi ve hukuki zeminde çözmeyi önüne koydu. Buna rağmen hâlâ “Suriye’de PKK/PYD/YPG terör örgütü bizim için tehlikelidir” deniliyor. Dolasıyla Türkiye’de savaşın sonlandırılması ve Kürt sorununun çözümü gündeme getirilirken, bu süreç Suriye’de tıkatılmak isteniyor.
AKP ve MHP’li yetkililer, SDG’nin silah bırakmasını, dağıtılmasını; aksi halde çözüm yasalarının çıkarılmayacağını ifade ediyorlar. Suriye’de Kürtleri kurban etmek ve savunmasız bırakmak, Türkiye’de Kürt-Türk kardeşliğine nasıl yansıyacak? Türkiye’de “kardeş”, Suriye’de “düşman” gibi çelişkilerle Kürt sorunu çözülmez; Türkiye’ye de Suriye’ye de demokrasi gelmez.