Savaş mı, kardeşlik mi?

Türkiye, “barış” söylemi eşliğinde Kürt sorununda çözüm iddiasını sürdürürken, Suriye’de Kürtlerin statüsünü ve güvenliğini hedef alan politikalarıyla yeni bir savaşın zeminini güçlendiriyor.

Türkiye, Suriye’yi yeni bir savaşın içine çekmek için durmadan çalışıyor. İmralı’yla görüşmeler yapıp güya savaşı bitirmek istiyor. Kürt-Türk kardeşliğinden söz ediyor. Bu tartışmalar, Meclis Komisyonu’nun dinlemeleri bitirip rapor hazırlama aşamasına gelmesiyle yeni bir evreye girdi.

Raporlarda AKP ve MHP, Kürt sorununun çözümü konusunda somut bir şey belirtmedi. Bütün bu eksiklere rağmen süreç bir biçimde devam ediyor. Ancak Kuzey ve Doğu Suriye konusunda hükümet ve ortakları ısrarla düşmanlık çizgisinde duruyor. Türk basını, barış ortamı yaratma ve bunun toplumsal temelini oluşturma yönünde yayın yapmıyor. Tersine, Rojava tehlike olarak sunuluyor, özel savaş dili kullanılıyor.

Türk Savunma Bakanlığı, yaptığı açıklamalarda sürekli tehdit dilini kullanıyor. Dışişleri Bakanı, Suriye konusunda özel biçimde görevlendirilmiş gibi gittiği her yerde SDG ve Özerk Yönetim’i konuşuyor ve tehdit ediyor. Bakanlık, son yaptığı açıklamada SDG’nin orduya entegre olacağını, tümen biçiminde kabul edilmediğini, bireysel olarak katılım sağlanacağını söylüyor. Halbuki Suriye geçici hükümetiyle SDG arasında yapılan görüşmede, üç tümen vb. biçiminde katılım konusunda mutabakata varılmıştı. Şam yönetimi bunu kabul ediyor, ancak Türk Savunma Bakanı “olmaz” diyor. Bu görüşmelerde ABD aktif rol oynuyor. Buna rağmen Türk hükümeti, bunların tümünü bir tarafa bırakıp kendi görüşlerini Suriye’ye ve taraflara dayatıyor.

Türkiye, kendi güvenlik kaygılarını Suriye’nin geleceğinden daha fazla önemsiyor. Kürt halkının varlığını ve güvenliğini ise hiç dikkate almıyor. Kaldı ki SDG, Türkiye için bir tehlike içermiyor. O amaçla kurulmuş bir güç değil. Türkiye’nin elinde NATO’nun ikinci büyük ordusu var. SDG, uluslararası koalisyonla birlikte DAİŞ’e karşı savaşmış, kendi bölgesindeki halkı korumuştur. Bunun dışında bir faaliyeti olmamıştır. Ayrıca büyük orduları, hava gücü vb. yoktur. Özerk bölge ve SDG, Türkiye ordusunun saldırılarına maruz kalmış; Efrîn, Girê Spî, Serêkaniyê ve Minbic gibi bölgeler işgal edilmiştir. Suriye’nin geniş bir bölgesi hâlen Türk ordusunun işgali altındadır.

Türk devleti, Kürtlerle kardeşlik hukukuna göre hareket etmemektedir. Söylemi var ama pratiği tam tersidir. Pratikte Kürt düşmanlığı devam ediyor. Alevi ve Dürzi katliamları ortadayken Kürtleri silahsızlandırmak, soykırıma kapıları aralamaktan başka bir anlama gelmez. Eğer Kürtler kardeş olarak kabul ediliyorsa, Türk devletinin bu kardeşe sahip çıkması, güvenliğini garanti altına almaya çalışması gerekmez mi? Kıbrıs Türkleri için bütün dünyayı karşılarına aldılar. O küçük adada bir Türk devleti kurmak için elli yıldır çalışıyorlar. Ama “Kürt kardeşi”ni HTŞ’nin kucağına itiyorlar.

Türkiyeli aydınlar ve demokratik çevreler gelişmeleri çok geriden izliyor. Kürtlere karşı ilgisiz ve seyirci bir tutum içindeler. Suriye Kürtlerini katliama açık hale getirmek, HTŞ’nin insafına bırakmak onları ilgilendirmiyor mu? Bu derin düşmanlık kanıksanmış ve içselleştirilmiş mi? HTŞ neden Kürtlerden daha fazla Türkiye’ye yakın görülüyor? Siyasi ittifaklar ve tercihler neden HTŞ’den yana oluyor? Bu soruları Türkiye’nin siyasi çevreleri ve aydınları kendilerine sormayacak mı?

Evet, bu sorular çoğaltılabilir. Üstelik Türkiye’de Kürt sorununu çözme ve silahlı savaşı sonlandırma gündemdeyken, Suriye’de Kürtlere karşı katliam hazırlıkları yapmak normal karşılanamaz. Türkiye’de kardeş, Suriye’de düşmanlık olmaz. Suriye’de düşmanlık yapan, Türkiye’dekine de düşmanlık yapar. Bunun başka açıklaması yoktur.

Türkiye, özünde Kürtleri tanımış ve kabullenmiş değildir. Bu nedenle statü sahibi olmalarını istemiyor. Suriye’de yasal ve anayasal haklara kavuşmalarını engelleme peşindedir. SDG ve Özerk Yönetim’in Suriye devletine entegre edilmesi tek taraflı işleyen bir süreç değildir. Mutabakat, siyasi, anayasal ve idari yapıları da kapsamaktadır. Türkiye bütün bunları atlayarak sadece SDG’ye odaklanmakta ve özerk yönetimi ortadan kaldırmak istemektedir. Mutabakat sadece SDG üzerine hazırlanmış bir metin değildir.

Görüldüğü gibi Türk devleti, Suriye’yi HTŞ’nin karanlık zihniyetine teslim etmek istiyor. Kürtler olmasın, varlıkları garanti altına alınmasın; varsın HTŞ, El Kaide ve DAİŞ yönetimde olsun, deniliyor. Türkiye, entegrasyonu adil bir biçimde ele almıyor. Yapıcı bir rol oynamıyor. Bozucu ve tahrik edici pozisyonunu sürdürüyor. ABD yerine kendisi arabulucu olabilir ve çözümü kolaylaştırabilir. Ancak bunu yapmak yerine savaş hazırlıkları yapıyor, tehditlerine ara vermiyor.

Türk hükümeti, bütün bu olumsuz yaklaşımlarının yanında bir de Önder Apo’dan SDG’nin silah bırakması için çağrı yapmasını istiyor. Önderliğe doğru yaklaşmak yerine, onu bir rehin gibi elinde tutmaya devam ediyor. Bu durumda kim Türkiye’ye güvenecek, İmralı nasıl olumlu bir rol oynayacak? Önce hükümetin kendi pozisyonunu netleştirmesi gerekiyor.

*Ronahî gazetesinden alıntı