15 Ağustos, zindanda zafer kazanan direnişçiliğin gerillaya taşınmasıdır

15 Ağustos, 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı Kürt ulusal direnişinin başlangıcını ifade ediyor. Buna bilim insanları “ilk kurşun” dedi. Aslında 15 Ağustos, zindanda ideolojik zafer kazanan direnişçiliğin dağa, gerillaya taşınması anlamına geliyor.

Toplantıya katılan yönetim kendi içinde böyle bir iş bölümü yaparak harekete geçti. Harekete geçerken Önder Apo’dan ülkede pratik çalışmaları yürüten yönetimimize bir mesaj ulaştı. Bir grup arkadaş toplantı yerine geldi ve Önderlik mesajı olarak, eylem yapılmasının ve daha fazla zamanın geçirilmemesinin Önderlik tarafından iletildiği belirtildi. O mesajda Önder Apo, “ya savaşa girilir, ya da silahlar bırakılır” demiştir. Eylem planlaması o arkadaşlara aktarılarak kendilerinin de katılması önerildi ve onlarda uygun bulup katılım gösterdiler.

Mesajı getiren Bingöllü Xalit arkadaştı, Libya’dan katılmış yiğit bir militandı. 1987’de Kiğı çevresinde hainler tarafından; ajanlar, korucular tarafından pusuda katledildi.

Yapılan eylem planlaması Çatak dışında, Eruh ve Şemdinli’de hayata geçirildi. Şemdinli takımı zaten eylem yerinde örgütlendi, daha sonra da planlamalar gözden geçirilerek eyleme gitti. Eylem talimatı Agit arkadaşa Botan’ın Çırav dağında verildi. Agit arkadaş oradan derhal Gabar alanına geçerek 14 Temmuz silahlı propaganda takımını örgütledi ve kıl payı Eruh eylemini gerçekleştirdi.

Çatak eylemini Terzi Cemal yapacaktı. Ona da bilgiyi Ebubekir ulaştıracaktı. Sözde zamanında Ebubekir Terzi Cemal’i bulamadı, böylece de eylem talimatı ulaştırılmamış oldu ve Çatak’ta eylem yapılamadı. Eruh ve Şemdinli eylemleri ise, planlandığı gibi başarıyla gerçekleşti. Üçte iki oranında eylem planı başarılı olmuştu. Kapsam itibarıyla da planlananlar önemli ölçüde gerçekleşmişti.

Eruh eylemi askeri bakımdan 60'tan fazla silaha el koyma ile kapsamlı bir propaganda biçiminde gerçekleşirken, Şemdinli eylemi daha çok çatışmalı olmuş, subay lojmanlarında birçok subayın yaralanmasına yol açmıştı.

12 Eylül yönetimi Eruh ve Şemdinli eylemlerini iki gün gizledi. Basına yansıdığı kadarıyla bu baskınları, bir ayaklanma olarak değerlendirip tedbirler geliştirilerek, gizli tutmaya çalışmışlardı. Fakat daha fazla gizli tutamadılar, 17 Ağustos günü BBC radyosu aracılığıyla bütün dünyaya Eruh ve Şemdinli eylemleri duyuruldu. Eylemlerin bir ayaklanma değil, gerilla baskınları olduğunu anlayınca 12 Eylül yönetimi “Güneş Harekatı” adı altında bir imha operasyonu başlatmak istedi. Her iki takımımız üzerine büyük askeri güçlerle aniden gelmeye çalıştılar. Fakat bir sonuç alamadılar. Güneş Harekatı önce “yirmi dört saat”, sonra “kırk sekiz saat”, sonra da “yetmiş iki saat” ömür biçtiyse de, bir türlü eylemcileri bulma ve imha etmeyi başaramadı. Kenan Evren, “kılıç artıkları”, dedi; “birkaç çapulcu-eşkıyanın hareketidir, devlet yakında hesabını soracak” diyerek güvence verdi, fakat işlerin öyle olmadığını görünce bizzat gelip Şemdinli’yi ziyaret etmek zorunda kaldı. Şemdinli’den dönüşte Kenan Evren’in konvoyuna gerilla birlikleri saldırı yaptı ve iki askeri vurdu. Bu düşman cephesini korkuttuğu gibi, gerillada büyük bir moral güç ortaya çıkardı.

15 AĞUSTOS’UN GETİRDİKLERİ

15 Ağustos Eruh ve Şemdinli eylemleri, 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı Kürt ulusal silahlı direnişinin başlangıcını ifade ediyor. Buna bilim insanları “ilk kurşun” dediler. Aslında 15 Ağustos zindanda ideolojik zafer kazanan direnişçiliğin dağa, gerillaya taşınması anlamına geliyor. Zindan zaferini, dağda gerilla zaferi haline getirmeyi hedefliyor. Bu bakımdan 15 Ağustos Atılımının yankısı ve etkisi her bakımdan çok büyük olmuştur. Her şeyden önde örgütümüz içerisinde etkisi, yankısı büyük oldu, gerillaya büyük güç ve moral verdi, ülkeye yeniden dönüşü anlamlı hale getirdi. Bütün kadro ve savaşçı yapısına neyi nasıl yapması gerektiğini gösterdi. “Kürdistan'da Zorun Rolün”de ifade edilen silahlı direniş çizgisinin pratiğe geçirilmesi ve eyleme dönüşmesi oldu.

Bu anlamda militan yapı coşku ve heyecanla savaş görevlerine sahip çıkarken, çok cüzi olan oportünist tutumlar da ayrıştılar, böylece örgütte militanlaşma ve militan çizgide netleşme gelişti. 15 Ağustos eylemlerinin halk üzerindeki etkisi de büyük oldu. Eylemlerin gerçekleştiği Botan-Hakkari alanlarında halk içinde yankısı, etkisi hızla yayılarak sonuçlar vermeye başladı. Eylemlerden hemen sonra Botan gençliği giderek artan oranda gerillaya katılmaya başladı.

Eylemlerin esas etkisi Avrupa’da, yurtdışındaki Kürt kitleleri içinde görüldü. Diğer alanlarda uzun süre eylemler kitleden gizlendi. Halk ne olup bittiğini, yeterince bilemedi, anlayamadı. Ama partinin propaganda imkanının olduğu Avrupa’nın her alanında bulunan Kürt kitlesi Kürdistan'da ne olup bittiğini en erkenden ve yeterli oranda görme imkanına sahipti. O nedenle de büyük bir coşkuyla PKK Önderliğinde birleşip mücadeleye tam bir seferberlik ruhuyla katılım gösterdi. Bununla birlikte diğer Kürt örgütlerinin tabanları da onlardan koparak 15 Ağustos eylemlerini sahiplendiler ve PKK’ye katılım gösterdiler.

PKK, hızla yurtdışının en büyük Kürt örgütü haline gelerek bir kitle hareketine dönüştü, büyük bir coşkuyla yurtdışındaki kitleler hem maddi olarak, hem de savaşçı olarak gerillayı giderek artan oranda desteklemeye yöneldiler. Benzer etkiler Güneybatı Kürdistan'da da görüldü. 1985 yılından itibaren Güneybatı Kürdistan gençliği adım adım PKK’ye katılım göstererek gerilla sahalarına geldiler. Böylece Güneybatı’da da 90’ların başında Kuzey Kürdistan'da olduğu gibi yaşanan ulusal diriliş devrimine paralel olarak PKK etrafında birleşmiş bir ulusal demokratik halk topluluğu oluştu.

15 Ağustos Atılımının düşman cephesi üzerindeki etkisi de köklü olmuştur. Her şeyden önce Türkiye devletini yönetenler üzerinde ürkütücü bir etki yaratmıştır. Her ne kadar Kenan Evren, “kılıç artıkları”, “çapulcular”, dese de büyük korkuyu yaşamış olduğu bilinmektedir. Türkiye devlet yönetenleri halen bu eylemlerinin neden engellenemediğini günümüzde de anlamaya çalışıyor ve tartışıyorlar. Bazıları, dönemin başbakanı Turgut Özal’ı suçlarken, bazıları askerin başarısız kaldığını söylüyorlar. Aslında 15 Ağustos eylemlerini ne Turgut Özal ne de Kenan Evren basite aldı. Fakat güçleri ancak bu kadardı, yetmedi. Daha fazlasını da yapamazlardı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin, özellikle onu yöneten askeri kanadın kendini her şeye gücü kadirmiş gibi görmesi, büyük bir yanılgıyı ifade ediyor.

15 Ağustos Atılımı her şeyden önce bu kof yanılgı gerçeğini ortaya çıkarmıştır. “Dünyayı yerim, yutarım”la tehdit eden Türk generallerinin gücünün ne kadar olduğu, bir sınırı bulunduğu, gerisinin ise bir abartı ve övünme olduğu kendilerine de, bütün dünyaya da gösterildi.

15 Ağustos Atılımı, Avrupa ve ABD üzerinde de önemli bir etki yarattı. ABD zaten 12 Eylül darbesinin arkasındaki güçtü ve her şeyiyle Türkiye yönetimine destek veren bir devlet konumundaydı. ABD’nin bu tutumu devam ederken, Avrupa Birliği çerçevesinde önemli gelişmeler yaşandı. O zamana kadar 12 Eylül cuntasını eleştiren, Avrupa Konseyinden çıkartmak isteyen bazı devletler 15 Ağustos Atılımının ardından Türkiye yönetiminin zor duruma düştüğünü görerek, yapmış oldukları başvurularını geri çektiler, Türkiye'ye açık bir şekilde destek verir konuma geldiler. Bu çerçeve de 1985’ten itibaren de Kürt sorunu ve PKK’ye karşı mücadele NATO gündemine taşınmış ve AB çerçevesinde yürütülen bir mücadele haline getirilmiştir.

Buna mukabil 15 Ağustos Atılımını Avrupa’nın demokratik çevreleri biraz daha farklı ve heyecanla karşılamışlardır. Avrupa basını genelde, “beklenen oldu”, “yeni bir Kürt isyanı başladı”, “12 Eylül darbesi karşısında geç kalmış isyan başlatıldı” biçiminde başlıklar atıp değerlendirmelerde bulundu.

Aslında 12 Eylül askeri darbesine karşı birçok çevre Türkiye’de daha erkenden bir direnişin gelişmesini bekliyordu. Çünkü 12 Mart darbesi ardından Türkiye devrimci gençlik hareketinin şiddet temelindeki direnişi hızlı gelişme kaydetmişti. Bunu hesaba katan çevreler, 12 Eylül darbesinin ardından daha güçlü ve hızlı bir direnişin ortaya çıkacağını hesap ediyorlardı. Oysa bu direniş ortaya çıkmadığı gibi, epeyce zamana yayılmış ve gecikmişti. Zaten 12 Eylül askeri darbesine karşı direniş Türkiye cephesinde beklenen çevreler tarafından geliştirilmediği gibi, ortaya da çıkmadı. PKK’nin başlattığı direniş de biraz geç kalmıştı. Ama başarıyla çıkış yapmış bir atılım olarak 1984 Ağustosu’nun ortasında, bütün siyasi gündemi etkileyecek bir temelde başlatılmıştı.

15 Ağustos Atılımının en belirgin etkisi, PKK dışında varlık gösteren ve esas olarak Avrupa’ya taşınıp mültecileşmeye başlamış olan Türk ve Kürt örgütleri üzerinde görüldü. Bu örgütler 15 Ağustos Atılımına küfür etmekte yarışa girdiler. Kendi aralarında en büyük ittifakı ve birliği 15 Ağustos Atılımına küfür eden ve bu atılımı kınayan bildiriler dağıtma temelinde gerçekleştirdiler. Bu güçler 40-50 örgüt imzalı, 15 Ağustos Atılımına küfür eden bildiriler yayınladılar. PKK’yi, “ajanlıkla”, “halkı katliama götürmekle”, “terörist olmakla” suçladılar. Dünyaya “PKK’nin teröristliği” başta Kemal Burkay olmak üzere, bu örgütler eliyle yayılmak istendi. Yine bu çevreler işi 12 Eylül faşist askeri yönetimine akıl vermeye kadar götürdüler. “Bize fırsat, imkan verin, PKK’ye karşı mücadeleyi en iyi biz yürütürüz” çağrısında bulundular. Turgut Özal yönetimi aslında bunlara daha sonra bu fırsatı da verdi ve birçoğu, PKK’ye, 15 Ağustos Atılımına karşı devlet cephesinde yer alarak savaş yürüttüler.


15 Ağustos Atılımı en belirgin olarak etkisini bu şekilde gösterirken, eylemlerin askeri planlaması da, üç ay gibi bir süreyi kapsıyordu. Yapılan bu planlama, 15 Ağustos’tan 15 Kasım’a kadarki üç aylık süre içerisinde Botan- Hakkari sahasında mevcut örgütlenmiş gerilla takımlarının düşman güçlerine karşı sürekli bir eylem içinde olmasını içeriyordu. Daha sonra da içine girilecek kış mevsiminde bu üç aylık pratiğin sonuçları değerlendirilerek 1985 yılının planlamasının yapılabileceği öngörülmüştü. Bu çerçevede üç aylık süre içerisinde her alanda eylemlilik devam etti. Askeri hedeflere dönük temiz, sonuç alıcı, çok yoğun olmasa da mücadeleyi sürdüren bir eylemlilik süreci yaşandı. Askeri hedeflere güçlü darbeler Hakkari’de de, Botan’da da vuruldu. Bu eylemlilik süreci gerilla açısından başarıyla devam etti. Üç aylık savaş süresi içerisinde gerilla Gabar’da bir şehit verdi. Kerim Baykara isimli Mardin Derikli arkadaşımız, biraz da işbirlikçi ajan yapının oyunlarıyla katledildi.

Bunlar yaşanırken hareketimizce eleştirilen ve kabul görmeyen Ebubekir’in planlaması altında Sipiryan köyüne dönük bir baskın yapıldı. Bunu hem gerilla yönetimimiz hem de Önderlik gerçeğimiz ve parti yönetimimiz tasvip etmedi. Böyle bir eylem tarzı daha ilk başlangıcında çetecilik olarak tanımlanıp, mahkum edildi. Her ne gerekçeyle olursa olsun, hedefi netleştirmeyen bir askeri saldırının PKK eylem çizgisi olamayacağı bu temelde belirginlik kazanmış oldu.

SAVAŞ TARİHİ YAZILMAYA BAŞLANDI

15 Ağustos Atılımı temelinde yaşanan üç aylık savaşın sonuçları 1984-85 kış sürecinde hem devlet, hem de PKK cephesinden değerlendirilip, tartışılarak yeni bir yıl planlaması yapıldı. 15 Ağustos Atılımını yürüten gerilla yönetimimiz Avaşîn yamaçlarındaki Miros alanında 84 Aralık’ında yaptığı toplantıyla üç aylık pratiğin sonuçlarını değerlendirip, 85 yılı mücadelesini planlamaya çalıştı. Önder Apo bu toplantıya, 15 Ağustos sürecini değerlendiren ilk kapsamlı talimatını sundu. Kaset halinde sunulan bu değerlendirmede, süreç izah ediliyor, tarihi bir döneme girildiği, görev ve sorumluluk üstlenildiği, kararlılıkla yürünmesi gerektiği, parti öncü Önderliğinin bu mücadeleyi yürüten herkesin arkasında olarak tarih yaratan bir gelişmeyi ortaya çıkartılmasını sağlayacağı değerlendirmesinde bulunuluyordu. Önder Apo yaptığı bu değerlendirmelerle mücadeleye katılan, örgütleyen, komuta eden kadro ve savaşçı gücüne moral ve cesaret veriyordu. Bu temelde gerilla yönetimi pratik faaliyetleri değerlendirerek, özellikle 85’ planlamasını ayrıntılı bir biçimde yapmaya çalıştı. Durum aslında bilinmez değildi. Devlet kendisini kış sürecinde toparlayarak 85’te 15 Ağustos sürecinin intikamını alacak bir saldırıyı gerçekleştirmeye hazırlanıyordu. Bunu anlamak zor değildi. Bu çerçevede de daha çok planlı ve hazırlıklı olan, daha erken hareket ederek inisiyatifi elinde tutan, 1985 yılını kazanacaktı. Böyle bir değerlendirme ve anlayış temelinde aslında 85’ yılı planlamaya çalışıldı. Daha çok Mardin tarafı, kışın az olduğu alanlar olarak değerlendirilerek, daha kış bitmeden gerillanın bu alanda eylem sürecine girip inisiyatifi elinde tutup, düşman saldırılarını boşa çıkartması öngörüldü. Ancak çeşitli nedenler bu planın uygulanmasını engelledi. Yapılan bu planlamanın uygulanmasını engelleyen faktörlerden biri de, görev alan bazı kişilerin sorumluluklarının gereğini yerine getirmemesidir.

Burada Kör Cemal denilen kişiliğin çok olumsuz bir rol oynadığını belirtmemiz gerekmektedir. En çok bildiği ve iş yapabileceği bu alanlarda görev üstlenmesine rağmen pratik savaşım içerisine girmemiştir. Kör Cemal, Botan’dan öteye gitmedi, dolayısıyla gerilla ‘85’te inisiyatifi elde tutmak üzere eylemsel alanda adım atamadı. Diğer yandan, mevsim kış sonunda daha da elverişsiz bir konuma geldi. Bu durum bazı kadro komuta gücünün hareket gücünün daralmasına ve tutuklanmasına sonuçta da planlamanın yürütülememesine yol açtı. Bununla birlikte bazı teslim olmalar da yaşandı. Bu hem Botan’da hem de Botan-Garzan hattında yol ve ilişkilerin deşifre olmasına, düşmana somut ve ayrıntılı bilgilerin gitmesine yol açtı. Tıpkı 1979’daki Elazığ tutuklaması gibi, Şahin Dönmez’in oynadığı role benzer bir durum yaşandı. Teslimiyete giden ve ardından JİTEM kurucuları arasında yer alan Nebi (Ali Ozansoy) unsuru ile daha sonra teslim olan bazı tipler düşmana hem Botan ve Garzan’a ilişkin, hem de parti örgütlülüğümüze ve kitle ilişkilerimize dair geniş bilgiler verdiler.

Bu bilgileri değerlendiren düşman, gerillanın harekete geçememesini fırsat bilerek 1985 yılının Şubat ayının ortasından itibaren kendine göre adlandırdığı “ayaklanmayı bastırma harekatı” çerçevesinde Botan’a dönük kapsamlı bir saldırı operasyonunu başlattı. Daha karlar kalkmadan ve kış her tarafta etkisini sürdürürken bütün köylerin çevresine karakollar kuruldu ve hazırladıkları listelere göre de kitlesel tutuklamalara yönelindi. Bu yönelimler karşısında ise, gerilla inisiyatifi kaybederek, direnişi geliştiremez bir konuma düşmüş oldu. Böyle bir durumun yaşanmasında dış alanda Irak Komünist Partisi ve benzeri güçlerle içine girilen çatışmaların da etkisi oldu. Türk ordusu ortaya çıkan bu tablodan yararlanarak Botan’da ve Zağros’ta iyi örgütlenememiş, hedeften yoksun, tarz kazandırılmamış gerilla birimlerine darbeler vurdu. Yaz ortasına kadar ikişer-üçer gerilla birimleri darbeler yediler. İlk olarak 15 Ağustos sonrasında gerilla hareketimiz bu kadar yoğunlukta kayıplar verdi. Bazı bireysel tutumlar; savaş karşısında ürkek davranan, rahatsız davranan ve bu çerçeve de tasfiyecilik diye tanımlanabilecek yaklaşımlar da, bu süreçte gerillaya ciddi zararlar verdi ve kayıplar yaşamasına yol açtı.

Ancak bu süreç fazla sürmedi. Nitekim kaçırılan inisiyatif ‘85 Ağustos’unda yeniden ele geçirildi. ‘85 Ağustos’unda Botan’da yapılan bir yönetim toplantısıyla Şubat ve Ağustos ayları arasında kalan süreç değerlendirmeye tabi tutuldu. Yaşanan inisiyatifsizliğe, başarısızlıklara ve kayıplara yol açan anlayış sahipleri mahkum edilerek, yönetimden uzaklaştırıldılar. Bu temelde de yeniden bir toparlanma ve gücün mevzilendirilmesi gerçekleştirilerek yapılan planlama temelinde ‘85 eylemliliği geliştirildi. Bu planlama kapsamında Agit arkadaş komutasındaki gerilla birliği, Batı Botan’da oldukça etkili eylemler ortaya çıkardı. Koruculuğu geliştirmek isteyen Alixan-Tatar çeteciliğine yönelik eylem içinde olundu. Birçok yerde askeri hedefler vuruldu ve karakolları kaldırıldı. Batı Botan’da yaşanan bu gelişme Doğu Botan’da sağlanamadı. Doğu Botan’da hareket eden birlik, yine savaşa girmedi. Tasfiyeci bir komutanlığa sahip olan bu birlik, aslında başlatılan süreci kendine göre boşa çıkarmış oldu. Böylece Çatak eylemini yapmayan yönetim, bir yıl sonra yeniden benzeri bir biçimde eylemsizliği ile aynı sahada boşa çıkarıcı bir pratik sergilemiş oluyordu. Bunun bir sonucu olarak da 85 sonunda Habur Beytüşşebap alanında yoğunlaşan güçler yeni bir düzenlemeye tabi tutuldular.

Aslında 1985, bu anlamda dalgalı ve ciddi kayıplara yol açan bir yıl olmuştu. Önder Apo, 1985 yılı pratiğini değerlendirerek; kayıplara yol açan tarzın düzeltilmesini ve bu temelde bir yenilenmenin sağlanmasını istiyordu. Önder Apo bu belirttiklerinin gerçekleştirilememesi halinde ise, kongreye gidilerek bundan sorumlu olan güçlerin ayıklanıp, anlayışlarının mahkum edilmesi gerektiğini belirtiyordu. Bu çerçevede Önder Apo’nun kapsamlı değerlendirmeler sunmuştu. “Kasım talimatları” başlığı altında sunulan bu değerlendirmelerin bir kongre raporu olma niteliği de söz konusuydu. Pratik çalışmaları yürüten yönetim bu değerlendirmeleri özümseyip hazmetme ve bunlar üzerinden kongre düzeyinde çalışmalar geliştirip, yeniden düzenleme yaparak görev ve sorumlulukları üstlenme gücü gösterme yerine, sorumluluktan ve görevden kaçmaya, geri çekilmeyi içeren bir tutumla kongreye gitmeyi, görev ve sorumlulukları da Önder Apo’nun üzerine yıkan bir tutum içerisine girdi. Böyle bir yaklaşımın görüldüğü bir süreçte, yönetim düzeyinde görev alan önemli bir kadro gücü kongre için Önderlik sahasına aktarıldı. ‘84-85 kışında Miros toplantısı ardından Önderlik sahasına gidip, 15 Ağustos atılım sürecini Önderlikle beraber değerlendirerek gelmiş olan Agit arkadaş ise -ki zaten pratik mücadeleyi, gerilla savaşını yürüten konumdaydı- görevini sürdürmek üzere Botan sahasında geçti. Oradan da fırsat bulursa Önderlik sahasına geçerek III. Kongreye katılacaktı. Eğer fırsat bulamayıp Önderlik sahasına geçiş sağlayamazsa da Botan’ı merkez yaparak gerillayı burada örgütleyip yürütecek, kendisine de III. Kongre sonuçları iletilecekti.

KOMUTAN AGİT ŞEHİT DÜŞÜYOR

Bu temelde yapılan yeniden bir düzenlemeyle ‘85-86 kışına girilerek III. Kongre süreci başlatıldı. Tabii savaş gelişmiş, ilişkiler buna göre bir biçim kazamaya başlamıştı. Neredeyse evdeki hesap çarşıya uymuyordu. O bakımdan III. Kongreye gidişler, kongreyi toplamak büyük engeller ve zorluklarla gerçekleşti ve çok uzun bir zaman aldı. Ancak kongre platformu 1986 yazında oluşabildi. 85 baharında işleri zora sokan çeşitli engel, huzursuzluk ve işlevsizlik ortaya çıkaran eğilim ve tutumlar kongre hazırlık ortamını da sabote ederek çalışmaların zayıf kalmasına, zamanında yürütülmemesine yol açmışlardı. Buna rağmen III. Kongre 15 Ağustos atılım sürecini değerlendirerek, gerilla önünde engel oluşturan ruh hali, anlayış ve tutumları mahkum edip, 15 Ağustos Atılımını sürekli kılacak ve bu temelde gerillayı geliştirecek kararlılığı, iradeyi, karar ve plan gücünü ortaya çıkardı. Agit arkadaş ‘85-86 kışında Botan’da yalnız başına gerillayı yönlendiren bir yönetim işlevi gördü. Sınırdan geçiş zor olduğu için III. Kongre ortamına gidemeyerek Botan’da kaldı. Baharda Newroz sürecinde Gabar’da birkaç eylemle düşmana darbe vurarak ‘86 mücadele sürecini eylemlilikle başlattıktan sonra, Habur tarafına gelip III. Kongre sonuçlarını öğrenmeyi planlarken, 28 Mart 1986’da halen tam aydınlatılamamış bir şekilde şehit düştü. Düşman, Agit arkadaşın şehadeti üzerine gazetelere “PKK celladı öldürüldü” manşetini attırdı. Uzun süre Agit arkadaşın katledilmesi üzerinden Türkiye’deki şoven çevrelere moral pompalanmaya çalışıldı.

Agit arkadaşın şehadeti III. Kongre gerçeğine damgasını vurdu. III. Kongre de, Agit ölçü ve kişilik özelliklerine dayalı, Agit kişiliğinin komuta ve savaşçı özellikleri esas alınarak bir eleştirel-özeleştirel sorgulama geliştirdi. Hesap alıp verme ona göre yapıldı. Ulusal kurtuluşta partileşme ölçüsü olarak Önder Apo Agit kişiliğini tanımladı ve bu partileşme ölçülerine göre herkesin kendisini yenileyip bu düzeye getirmesini istedi. III. Kongre bu anlamda kapsamlı bir eleştiri özeleştiri kongresi oldu. Bu şekilde III. Kongre her türlü bireyci, tepkici, tutucu ve tasfiyeci anlayış ve eğilimlere karşı, orta yolculuk olarak tanımlanabilen her türlü duruş ve davranışa karşı, Agit çizgisinde gerillayı geliştirme gücünü ve iradesini göstermeyi öngören bir kararlılıkla gerçekleştirildi.

Bununla birlikte III. Kongre, gerilla atılımını, 15 Ağustos hamle sürecini zorlayan, zayıflatan, zarar görmesine yol açan Fatma ve Selim kişiliklerini, yani provokatif-tasfiyeci eğilimin uzantısı biçiminde değerlendirebileceğimiz tutumları yargılayıp mahkum ederken, bu tasfiyeciliğe zemin olan, onu aşamayan, dolayısıyla da gerillanın geliştirilmesini zayıflatarak düşmanın etkili darbeler vurmasına yol açan her türlü orta yolcu tutum ve davranışı da eleştirel özeleştirel sorgulamadan geçirerek mahkum etti. Orta sınıf eğilimi olarak belirlenen bu tür bireyci, tepkici, tutucu anlayışlara karşı özeleştiri silahını kullanarak; gerilla çizgisinde, Agit çizgisinde, özgürlük çizgisinde fedai militan kişilik ölçülerinin gelişmesini ortaya çıkardı.

BİTTİ

(PKK’nin Serxwebun 30’uncu yıl özel sayısından derlenmiştir)