Doğup büyüdüğün ülkende, tutsakları, sürgün edilmişleri ve dağa çıkıp halkı için savaşanları görüyorsun. Bu üç zorunlu yaşanmışlığa, sen daha doğup büyüdüğün anda tanık oluyorsun. Doğayla iç içe olman ya da onunla barışık olman için, ilk önce onu tanıman, dokunman ve dinlemen gerektiğini biliyorsun. Çünkü doğanın kendine göre kanunları vardır. Bu, bir insan, bir halk, bir toplum için de geçerlidir. Eğer bir halkla, bir toplumla barışmak ya da barış gerçekleştirmek isteniyorsa, o zaman o halkı tanımak, ona dokunmak ve onu dinlemek gerekir. Anlamak, değişim yaratır, anlaşılmayan bir şeyin değişimi de olmaz. Ona karşı mücadele de zayıf kalır.
Bunu yapman için, akışkanlığını alışkanlığının önünde tutman gerekir. Çünkü alışkanlık; eskiye devam etmek, dogmatizmi derinliğine yaşamak, zihniyet gelişimine engel olmak, yok saymak, yeniliğe kapalı olmak ve olumsuzluğun derekesinde debelenmek anlamına gelir. Akışkanlık ise; gelişim kat etmek, yeniliğe açık olmak, çözüm gücü potansiyelini devreye koyup etraflıca düşünmek, sorunun köküne inmek, sorunu tarihsel ve toplumsal olarak çözümlemek demektir.
Bu nedenle devletlerin her zaman edindiği bir alışkanlık vardır. Bir halkın iradesine saygı duymamasının altında hep aynı yöntemlerle, yani sorunu şiddet ve çatışma sarmalında arama alışkanlığı vardır. Bu nedenle yöntemi çözüme endeksli değildir ve akışkanlıktan uzaktır.
Kürtlerin varlığı, dili ve kültürü tarih boyunca inkâr edilmiş, asimilasyona tabi tutulmuş, soykırımdan geçirilmiş, zindanlara atılmış, sürgüne gönderilmiş ve daha birçok şey başına getirilmiştir. Kürdistan coğrafyasında herkesin farklı anıları ve öyküleri vardır. Doğup büyüdüğü yerleri, arkadaşlıkları, aileleri vardır. Daha sonra anadili, kültürü ve inandığı değerler uğruna mücadele edip bedel ödediği yılları vardır. Kimileri köyleri yakılmış, ölümle tehdit edilmiş, varlığı hiçe sayılmış, büyük baskılar görerek acılarını heybesine koymuş ve bunun sonucunda doğup büyüdüğü toprakları terk etmiştir. Kimileri Kürt Özgürlük Mücadelesine katılarak karanlık günlere karşı hakikat ve özgürlük mücadelesi yürütmek için dağa çıkmıştır. Kimileri ise ülke topraklarında hak mücadelesi verip tutuklanmış, rehin alınmış ve bunun bedelini zindana girmekle ödemiştir. Kürtler için cezaevine girmek, dağa gitmek, Avrupa’ya gitmek ya da Maxmur’a zorunlu göç etmek, hep aynı sorunun farklı biçimlerde ortaya çıkan sonuçlarıdır.
DAĞ
Dağlar, Kürtler için bir mabet gibi sürekli yüzlerini çevirdikleri, her dara düştüklerinde sığındıkları kutsal mekânlardır. Dört parça Kürdistan’da dillere destan bir sözdür: “Sizin zulmünüz varsa, bizim de dağlarımız var.”
Kürtler, yüzyıllardır mücadelelerini dağa çıkarak sürdürmüştür. İmparatorluklar ve sonrasında devletlerin zulmünden kaçan insanlar engin Kürdistan dağlarına sığınmış ve hayatta kalmıştır. Dağlar, Kürtler için yurttur ve sığınaktır. Bu nedenle kutsal kabul edilir. Dersim 1938’den kalma “Ben dağların anahtarını kaybettim” sözü ağıtlara konu olmuştur. Ağıtların ve marşların neredeyse tamamında dağ ve direniş iç içe geçer. Kahramanlar hep dağlarla anılır. Masallarda dağ kurtarıcı olarak ön plandadır. Hayaller ve anılar hep dağlarla ilgilidir.
Koçgiri, Şeyh Said, Zilan, Ağrı ve Dersim 1938’de Kürtler hayatta kalmak için dağlara çıkmıştır. İran ve Irak Kürtleri de aynı yolu izlemiştir. Egemenlikleri altında yaşadıkları ülke rejimleri onlara yaşam hakkı tanımadığında kitlesel olarak dağlara sığınmışlardır.
Kürt gençlerinin silahlanıp dağa çıkması nedensiz değildir. Halk Savunma Merkezi Karargâh Komutanı Murat Karayılan 2013 yılında gazeteci Hasan Cemal’e verdiği bir röportajda “Biz piknik yapmak için dağa çıkmadık” demişti. Kürt gençlerinin dağa çıkmasına neden olan gerekçeler yerli yerinde durmaktadır.
Bu sorunun tek bir yanıtı vardır. Kürtlerin dili, kültürü ve temel hakları yok sayıldığı ve öldürüldükleri için dağa çıkıyorlar. Üstelik dağa yeni çıkmıyorlar ve neden çıktıklarını herkes gibi Türk devleti de çok iyi biliyor. Şimdi ise PKK’nin feshedildiği, silahların yakıldığı, gerilla güçlerinin sınır dışına çekildiği ve artık zamanın demokratik siyaset yapma zamanı olduğu bir sürece girilmiş durumda. Fakat bu demokratik siyaset yapma zemininin açılması için hukuki ve yasal değişikliklerin yapılması bekleniyor. Hareket yönetimi tarafından atılan adımların devlet nezdinde karşılık bulması süreci işlevsel kılacak ve tıkanma tehlikesini önleyecektir.
SÜRGÜN
Hepimizin farklı öyküleri vardır. Kürtler politik sürgün konusunda çok deneyimlidir. Avrupa’da ortalama iki milyon ya da daha fazla Kürt yaşıyor. Kendi ülkelerinden ya ekonomik sorunlar nedeniyle kurtuluşu Avrupa’da görüp gidiyor ya da siyasi nedenlerle göçe zorlanıyor. Her iki durumun altında da özel savaş politikaları yatıyor. Kirli özel savaşın zorunlu göçertmesi ve maddi sorunlar nedeniyle yerinden ve toprağından koparak Avrupa’ya giden Kürtlerin, bu yöntemin 1923’ten beri ince ama işlevli bir politika olarak sürdürüldüğünü anlaması gerekir. Böylece asimilasyonun en kolay yollarından birinin bu yöntem olduğu da görülür.
Binlerce yurtsever Kürt, Avrupa’daki yaşamını hep geri dönme isteğiyle sürdürmektedir. Sürecin tamamlanmasını, yasal ve hukuki adımların somut bir şekilde atılmasını ve özel düzenlemelerin yapılmasını beklemektedir. Kendilerini bu noktaya getiren sorunların ortadan kalkmasını bekliyorlar.
Bir özel savaş konsepti sonucu uygulanan uzaklaştırma politikasına karşı kökün korunması gerektiği bir dönem yaşanıyor. İnsanlığın ve medeniyetin beşiği olan Kürdistan’ın kadim topraklarında yaşamak mümkünken, ilk üretimin, ilk yemeklerin ve ilk kültürel gelişimlerin burada ortaya çıktığı bilinmesine rağmen, ait olunmayan ve benimsenmeyen bir ülkeye gitmek zorunda bırakılıyorsun. Her tarafı binlerce yıllık tarih barındıran bu topraklar, geleceğin yaşamının inşası için çok yönlü bir kültürü barındırırken, insanı bilinçli şekilde bu topraklardan uzaklaştıranlara karşı durmak gerekir.
Öyle gelişigüzel süreçlerle ülkelerine dönmeyeceklerdir. Siyasi nedenlerle göçe zorlanmış bir kitledir. Bu nedenle siyasi görüşlerin suç sayılmadığı ve zulme neden olmadığı bir ortamın oluşmasını bekliyorlar. Birçoğunun “suçu” PKK’ye sempati duymaktır. Televizyonda memleketini gören aileler vardır ve izlediklerinde gözyaşlarını tutamazlar. Bir gün mutlaka dönecekleri umudunu taşımaktadırlar.
CEZAEVLERİ
Cezaevlerinde yurtseverlikleri, siyasi görüşleri ve PKK sempatizanlıkları nedeniyle tutulan binlerce siyasi tutsak bulunmaktadır. Çoğu hasta tutsaktır ve kendi ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır. Hepsinin gözü bu sürecin nasıl sonuçlanacağındadır. Cezaevleri son derece ağır koşullara sahiptir. Bunun aksini düşünen yoktur. Mimarileri bile insanı sistem karşısında bir toz zerresi gibi hissettirmek üzere tasarlanmıştır. Beton, tel örgüler, yüksek duvarlar, gözetleme kuleleri ve sert tutumlar insanı bu ortamdan uzaklaşmak istemeye zorlar.
İçinde bulunulan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin neden gerekli ve hayati olduğu bu üç başlık üzerinden anlaşılabilir. Bu süreçler sık sık tarihsel olarak tanımlanır ancak bu tür koşullar ve süreçler bu ülkede yüzyılda bir ortaya çıkmaktadır. Bu sürecin gelişmesi için büyük emek verenlerin çabası ile bu sürecin gelişmesini istemeyen ve savaştan çıkar sağlayan kesimlerin çabası karşı karşıyadır.
Önder Apo, 1993’ten bu yana savunduğu Demokratik Cumhuriyet tezini bugün Barış ve Demokratik Toplum projesiyle güncellemiş ve uzatılan elin yasal ve anayasal adımlarla tarihsel bir barış sözleşmesine dönüşüp dönüşmeyeceğine odaklanmıştır. Silahların yakılması, gerillanın sınır dışına çekilmesi ve silahlı mücadelenin son bulması bir sonuç olarak gündemdedir ancak bu sonucun belirleyicisi devletin samimiyeti ve İmralı kapılarının barışa ne kadar açılacağıdır. Süreç devlet tarafından güvenlik yaklaşımı doğrultusunda ele alınmaktadır.
Kürt sorununun çözümünde kırk yılı aşan çatışma, inkâr ve isyan döngüsünün ardından gelinen aşama, ya onurlu bir barış ya da daha büyük bir kaos ikilemidir. Türk devleti, bölgesel gelişmelerin dayatmasıyla iç barışı sağlamak zorunda olduğunu daha samimi bir şekilde değerlendirmelidir. Ankara’nın İran’daki gelişmelere odaklanarak oyalama ve zaman kazanma stratejisi izlemesi güvensizliği derinleştirmektedir. Başta statü meselesi olmak üzere yasal düzenlemelerin bayramdan sonra yapılacağı yönündeki sözlerin yerine getirilip getirilmeyeceği merak konusudur. Devlet Bahçeli’nin de dile getirdiği gibi Önder Apo’nun statü sorununa çözüm bulunup bulunmayacağı önem taşımaktadır.
Söz konusu statünün tanınması, cezaevlerindeki siyasetçilerin ve siyasi tutsakların tahliyesi, gerillanın demokratik siyaset yapabileceği bir zeminin oluşması ve sürgünde bulunan binlerce Kürdün ülkesine dönmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle tüm düğüm, Önder Apo’nun statüsünün yasal hale getirilmesinde toplanmaktadır. Türkiye ve Kürdistan’da büyük katılımla kutlanan Newroz’da Kürtler “Önderliğimizi istiyoruz” talebini dile getirmiştir. Newroz’un siyasi ve toplumsal kimliği güçlü bir irade ortaya koymuştur. Bu yıl Newroz’un bu denli güçlü geçmesi, Şex Meqsud, Kobanê ve tüm Rojava’daki direnişin ve dört parça Kürdistan ile diasporadaki mücadele anlayışının sahaya yansımasıdır.
Yaklaşık 16 aydır devam eden sürecin kesintiye uğramaması için siyasi iktidarın güvenlikçi yaklaşımlardan uzaklaşması ve süreci yalnızca terör ve silahsızlandırma çerçevesine sıkıştırmaktan vazgeçmesi gerekir. Siyasi iktidarın sürecin ilerlemesini geciktiren bir yaklaşım içinde olduğu görülmektedir. Kritik bir eşikten geçilmektedir. Bayram sonrası yasal düzenlemelerin yapılacağı yönündeki açıklamaların yerine getirilmesi yönündeki beklenti yüksektir. Devlet tarafından kullanılan “olabilir, olacak, olması bekleniyor” gibi ifadeler belirsizlik yaratmakta ve güven vermemektedir.
Bu nedenle vakit kaybetmeden bu sözlerin somut adımlara dönüştürülmesi, Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız olarak statünün tanınması ve özgürlük yasalarının çıkarılması hem gerekli hem de toplumun beklentisidir.