Bazı hayatlar vardır insan onları anlatmaya çalıştıkça eksildiğini hisseder. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşamaz, arkalarında bir ölçü bırakırlar. İnsan o ölçünün karşısına her çıktığında biraz susmak zorunda kalır. Belki de bu yüzden bu anlatının eksik kalması korkusu ürkütür insanı. Çünkü mesele yalnızca dört insanın hayatını anlatmak değildir. Mesele, bir dönemin hakikat duygusunu kaybetmeden aktarabilmektir.
Mayıs 1986’da, Diyarbakır Cezaevi’nden çıkıp evimize gelen eski bir tutsak vardı. Kapıdan girdi, oturdu, evdeki sazı eline aldı ve bir türkü söyledi: “Tarihin Şen Çocukları…” O gün ilk kez duyduğum bu türkü yıllarca içimde kaldı. Sonradan anladım ki bu yalnızca bir ağıt değildi. Bir halkın kendi çocuklarını çağırma biçimiydi.
O türkünün içinde isimler vardı: Pir Kemal, yoldaş Hayri, Ferhat, Eşref, Mahmut, Necmi…
Ama zamanla anlaşıldı ki mesele yalnızca bu isimleri bilmek değildi. Asıl mesele onların nasıl insanlar olduklarını anlayabilmekti. Çünkü onlar yalnızca bir eylemin kahramanları değil, çok erken yaşlarda kendilerini aşmış insanlardı. İnsan onların hikâyesine baktığında yalnızca hayranlık duymuyor, kendi küçülmüş hayatıyla da yüzleşmek zorunda kalıyordu.
Belki de Kürdistan özgürlük hareketinin gelecek kuşaklara bırakacağı en büyük miraslardan biri oluşturduğu canlı hafıza ve arşivdir. Bu hareket yalnızca mücadele etmedi, yaşadıklarını kaydetti, topladı, korudu ve geleceğe bırakmaya çalıştı. Mektuplar, savunmalar, cezaevi notları, tanıklıklar, fotoğraflar, yarım kalmış hikâyeler… Belki bugün geçmişe bu kadar yakından bakabiliyor olmamızın nedeni biraz da budur.
Bu yazının oluşumunda da yıllar boyunca biriktirilmiş o hafızanın büyük payı var. Özellikle Muzaffer Ayata’nın Dörtlerin Gecesi ve Tarihe Ateşten Bir Sayfa: Diyarbakır Zindanı kitapları, o dönemin ruhunu anlamak açısından önemli izler taşıyor. Çünkü bazı dönemler yalnızca yaşanmaz, aynı zamanda gelecek kuşaklara aktarılmak üzere korunur.
Ferhat Kurtay, Qoser’in Xursê köyünde doğdu. Babası medrese eğitimi görmüş bir meleydi. Yalnızca dini bilgi taşıyan biri değil bir dilin, bir kültürün ve bir hafızanın taşıyıcısıydı aynı zamanda. Aile daha sonra Qoser merkeze göç etti. Ferhat burada büyüdü. İstanbul’da Sarıyer Lisesi’ni bitirdi, ardından Trabzon’da mühendislik eğitimi aldı. Elektrik mühendisi oldu.
Ama onun hayatı hiçbir zaman yalnızca bir meslek hikâyesi olmadı.
Kızıltepe gibi bir yerde büyümek insanın dünyaya erken yaşta başka gözlerle bakmasına neden olur. Halkına bağlılık, Kürtçeye sahip çıkma duygusu ve adalet arayışı onda çok erken gelişti. Üniversite yıllarında devrimci hareketlerle tanıştı. Bu tanışma kısa sürede geri dönüşsüz bir kopuşa dönüştü.
1970’lerin sonuna gelindiğinde artık yalnızca bir mühendis değil, hareketin Mardin hattındaki en önemli örgütleyici kadrolarından biriydi. Yakalanmadan önce Diyarbakır, Mardin ve Siirt hattını kapsayan HELÎN eyaletinin sorumluluğunu yürütüyordu. Aynı zamanda parti yayın organının bu bölgede örgütlenmesi görevini üstlenmişti.
Hayri Durmuş’un Kızıltepe’ye gelişi ve Ferhat’ın ailesine ait evin de içinde olduğu yerleşkelerde kalması tesadüfi değildi. Ankara yıllarına uzanan yoldaşlık burada örgütsel bir merkeze dönüştü. O evler artık sıradan evler değildi, bir geçiş noktası, bir koordinasyon merkezi ve bir hafıza alanıydı.
1979’un sonunda birlikte yakalandılar.
Bu yakalanma çoğu zaman anlatıldığı gibi basit bir ihmal değildi. Dönemin ağır baskı koşulları, çözülmeler ve kırılmalar içinde gelişen tarihsel bir süreçti. Ama sonuçta yalnızca iki insan yakalanmadı, bir hattın kalbi hedef alındı.
Ferhat yakalandığında evliydi. Yakalanmadan önce baba olmuş ama doğan çocuğu tedavi için Diyarbakır’a götürülürken yolda ölmüştü. Aynı dönemlerde ağabeyi Mele Dawud evinin önünde katledildi.
Belki de insanı en çok sarsan yer tam da burasıdır. Çünkü bütün bunlara rağmen Ferhat’ta insanı şaşırtan şey büyük sakinliğidir. Kendini merkeze koymayan, kendi acısını büyütmeyen bir insan hali…
Rabia ablanın onun için söylediği şu sözler bu yüzden çok derindir:
“Hevalê rastî û heqîqetê bû…”
Hakikatin ve gerçeğin yoldaşıydı.
Ve ardından söylediği o ağır cümle gelir:
“Û wî canê xwe ê şêrîn da ber agir…”
O tatlı canını ateşe verdi.
Burada ölüm kutsanmaz. Tam tersine, yaşamın güzelliği kabul edilir. Ama insanın o güzel canı hakikat uğruna gözünü kırpmadan ateşe verebilmesi… onların büyüklüğü biraz da burada başlar.
Diyarbakır Cezaevi’ne getirildiğinde Ferhat’ın rolü ortadan kalkmadı biçim değiştirdi. Yalnızca direnen biri olmadı, kuran ve örgütleyen biri oldu.
Mazlum Doğan ile HEWAR gazetesini çıkardı. Koğuşlar arasında haber ağı kuruldu. Yazılar yazıldı. Cezaevi, ağır işkence koşullarına rağmen bir düşünce ve üretim alanına dönüştürüldü.
Ferhat aynı zamanda yazıyordu:
“Şoreşgerê bê nav”… İsimsiz devrimci.
Bu yalnızca bir öykü değildi bir arayıştı. İsmin geri çekildiği, çizginin öne çıktığı bir anlayıştı.
Belki de bugün hâlâ insanın içine dokunan şey tam da budur. Çünkü mesele yalnızca isimli kahramanlar değildi. İsimsiz kalanlar da vardı.
Ferhat’ın çizdiği Kürtçe harfler mesela… A4 kağıtlarına çizilmiş harfler… Bazıları yarım kalmıştı: B, W, Û, Î…
Ama insan o harflere baktığında eksiklik değil, tamamlanamamış bir halkın hafızasını görüyor. Ölüme yürüdüğünü bilen bir insanın son günlerinde bile başka insanlara dil öğretmeye çalışması… Bu olağanüstü bir şeydir. Çünkü artık yalnızca kendi hayatını yaşamıyordur. Kendini aşmıştır.
Ama bu hikâye yalnızca Ferhat’ın hikâyesi değildir.
Eşref Anyık vardı.
Yoksulluk içinde büyümüş, çalışarak yaşamış, mücadeleye katılmış sorguda yaşadığı kırılmayı cezaevinde kendisiyle hesaplaşarak aşmış bir insan…
Mahmut Zengin vardı.
Arkadaşlarını kurtarırken yakalanan, işkenceler sonucunda sakat kalan ama hiçbir zaman geri çekilmeyen biri…
Necmi Öner vardı.
Başka bir toplumsal çevreden gelip kendisini bütünüyle dönüştüren, düşünsel olarak derinleşen ve direniş içinde yerini alan biri…
Ve bunların hepsi aynı ruhun içinde birleşmiş insanlardı.
17 Mayıs 1982’de yazılan “Yoldaşlara ve tüm insanlığa” metni bir veda değil, bir tamamlanma, bir başarı hissi taşır. Ve o gece Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner birlikte kenetlenerek bedenlerini ateşe verirler.
Bu bir anlık tepki değildi. Uzun bir düşüncenin, ağır bir kararın sonucuydu.
Birbirlerine kilitlenmişlerdi.
Ve o an orada bulunanlardan biri şöyle haykırmıştı:
“Bu bir yangın değil… bu bir eylem.”
Gerçekten de öyleydi.
Çünkü o gece yalnızca dört beden yanmadı.
Bir kuşağın korkuyla ilişkisi parçalanmaya başlandı.
Ve belki de 14 Temmuz’u mümkün hale getiren ruh ilk kez o gece bütün açıklığıyla ortaya çıktı.
İnsanı yazarken en çok zorlayan şeylerden biri budur. Çünkü Ferhat’ın, Mahmut’un, Eşref’in ve Necmi’nin hikâyesine baktığında insan yalnızca dört figür görmüyor. Onların şahsında hayatını bu mücadeleye adamış binlerce insanın emeği, sadakati, fedakârlığı ve sessiz onuru da giriyor satırların arasına.
Ve belki de biraz bunun için yazmak gerekiyor.
Unutmadığımızı hatırlatmak, onların bıraktığı ölçüyü düşürmeden yaşayabilmek için. Çünkü Diyarbakır zindan direnişçilerinin son savunmalarında ve mektuplarında en çok üzerinde durdukları şeylerden biri, bu hareketin ahlaki ağırlığını, vakarını ve prestijini koruyabilmekti. Ölüm orucunun o uzun günlerinde, beton üzerinde tek bir şikâyet göstermeden direnmeleri de biraz bunun içindi.
Aradan geçen onca zamana rağmen, hâlâ bu hafızayı aynı ciddiyetle taşımaya çalışan insanların varlığı belki de bundandır. Çünkü bazı miraslar yalnızca sahiplenilmez, insanın bütün hayatına sessizce yön verir.
Çünkü bugün hiçbir bedel taşımadan konuşan, hiçbir yükün altına girmeden hüküm veren büyük bir yüzeyselliğin içinde, yıllarını, gençliğini ve hayatını bu davaya vermiş insanlara karşı kolayca, ahlaksızca hoyratlaşılabiliyor. Oysa aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ büyük bir sadakatle, büyük bir sessizlikle ve gösterişsiz bir fedakârlıkla bu hafızayı taşıyan öyle güzel insanlar var ki…
Belki kimsenin görmediği yerlerde, kimsenin bilmediği hayatların içinde ama hâlâ aynı hakikate bağlı kalarak yaşamaya devam ediyorlar.
Ve galiba insanın en çok korktuğu şey de budur: Böylesi büyük bedelleri bugünün hafifliği içinde eksiltmek, sıradanlaştırmak ya da unutulmalarına izin vermek.
Belki de bu hikayelerin en ağır taraflarından biri de buydu. Çünkü Ferhatlardan, Hayrilerden, Mazlumlardan, Kemallerden sonra yalnızca insanlar ölmedi, onların ardından geriye kalan hayatlar da derinden parçalandı.
Evler eksildi. Aileler dağıldı. Kadınlar, kardeşler, çocuklar ve anneler çoğu zaman ömür boyu sürecek büyük bir sessizliğin içinde yaşamaya devam etmek zorunda kaldılar.
Ve belki de bu yüzden bu hikâyeler yalnızca direnenlerin değil, geride kalanların hikâyesidir aynı zamanda. İsmi bilinmeyen kadınların… Eksilmiş ailelerin… Yarım kalmış hayatların…
Çünkü bazı fedakârlıklar yalnızca bir insanın ölümüyle sinirli kalmaz yıllarca sürecek görünmez bir yıkımı da beraberinde taşır.
Ferhat şehit düştüğünde küçük kardeşi Ferît Kurtay da aynı cezaevindeydi. Ama ağabeyinin 18 Mayıs gecesi bedenini ateşe vererek yaşamını yitirdiğini ancak iki yıl sonra öğrenebildi. Aynı zindanın duvarları içinde, aynı kaderin içinde ama birbirinden habersiz geçen yıllardı bunlar. Cezaevinden çıktıktan sonra ise geride kalan eksilmiş hayatların, parçalanmış bir ailenin ve büyük bir sessizliğin yüküyle yaşamaya devam ettiler.
Belki de o kuşağın en sessiz yüklerinden birini geride kalan kadınlar taşıdı. Ferhat’ın eşi Süheyla, Ferhat’ın ardından, dönemin bütün ağır toplumsal gerçeklikleri, gerilikleri ve kader gibi dayatılan yükleri içinde yaşamaya devam etti. Hayatı boyunca o büyük sessizliği taşıdı ve 2013 yılında kanserden yaşamını yitirdi.
Ama bütün bunlara rağmen, o büyük kırılmanın içinden diğer tüm aileler gibi hâlâ sadakatleriyle, sessizlik ve onurlarıyla çıkmayı başaran insanlar oldular. Belki bu halkın en derin taraflarından biri de buydu, bu kadar büyük acılardan geçip yine de tamamen çürümemek, tamamen unutmamak ve insan kalabilmek…
Onlar eylemleriyle ölümün dışında ilk olmayı hiç istemediler.
Öncülüklerini yaşamın konforunda değil, ölüm çizgisinde kurdular.
Bu yüzden bugün insan onların hikâyesine baktığında yalnızca geçmişe bakmıyor.
Kendisine bakıyor.
Hayatın küçülmesine…
İnsanlığın küçülmesine…
Hakikatin küçülmesine…
Ve o ateşin karşısında insan kendisini eksik hissediyor.
Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner…
Onlar yalnızca bir eylem gerçekleştirmediler.
Arkalarında ulaşılması neredeyse imkânsız bir insanlık ölçüsü bıraktılar.
Ve biz, onların ardılları, o gün yakılan ve bir daha hiç sönmeyen isyan ateşini, Kürdistan özgürlüğüne kavuşuncaya dek taşımaya devam edeceğiz.