Birinci Dünya Savaşı aynı zamanda büyük ekonomik güçlerin dünyayı kendi aralarında paylaşma savaşıydı. Dünyayı paylaşmak yeni bir siyasal düzeni beraberinde getirdi; ulus devlet sistemiyle uyuşmayan Osmanlı ve Rus çarlığı gibi feodal imparatorluklar parçalandı ve hâkimiyet alanlarında ulus devletler kurduruldu. Yeni sistemde Araplar kabile aristokrasisi öncülüğünde devletlere bölündü. Kürtler inkâr ve imha sistemine alındı. Sovyet devrimi gerçekleşince, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına gidildi. İran şahlık rejimi de hakeza.
İkinci Dünya Savaşı, kapitalizmin faşizmle kendini denediği bir savaş oldu. Ana hedefi, SSCB’yi yıkmaktı. Savaşla bu başarılmadıysa da savaştan sonra Avrupa merkezli gelişen demokratikleşme, SSCB’yi içten çökertti. Savaş yıllarında Alman faşizmi Yahudi soykırımını yaptı, akabinde İsrail devleti kuruldu. Kürtler de Dersîm merkezli bir katliama uğradı, üzerlerindeki inkâr ve imha şiddetlendirildi.
Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki önemli bir fark, birincisi tarihsel kırılmalar neticesinde yaşanıp yeni yapılara yol açarken, ikincisinin ulus devlet krizini kendi içinde çözmek istemesidir. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı ardından imzalanan Lozan Anlaşması Kürt halkı için tarihsel bir kırılma anıdır. Ama Dersîm katliamı ve sonrası yaşananlar kırılmanın Alman faşizminin de etkisiyle hızlandırılması, inkâr ve imhanın sonuçlandırılmasını içerir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kürtlerin giriştiği siyasi ve askeri mücadelelerin başarısız kalmasının, hiçbir gücün kendileriyle siyasi ve askeri ittifak kurmamasının nedeni, İkinci Dünya Savaşı’nın ulus devletin kendi iç krizinin bir sonucu olması ve yeni toplumsal ve siyasal yapıların inşasına yanaşmamasıdır.
1990’dan sonra hızlanarak süren yeni bir tarihsel kırılma zamanı içindeyiz. Bu süreç siyasi ve askeri olarak önceki iki savaş döneminden farklı yöntemler izleyerek sürüyor. Bu kırılma zamanının içinde yıkım, değişim, yeniliği tartışmalı da olsa yeni inşalar iç içe yaşanıyor. Kürtler bu zaman dilimine, Kürt inkâr ve imha sistemine rağmen varlıklarını ispatlayarak girdiler. Böylece 1990’lı yıllara Kürtler, Bakur’da demokratik bir güç, Başûr Kürdistan’da ise federe yönetimini geliştirerek girmiş oldu. Türkiye bu tarihsel kırılma zamanına büyük bir kriz içinde girdi. Ortadoğu’daki ulus devletler büyük sorunlar ve çelişkilerle girmiş oldu; Irak, Suriye, Libya’da devletler yıkılırken, Mısır, Lübnan, Körfez Arap devletleri ciddi siyasi buhranlar yaşadı ve başını Suudi’nin çektiği kısmi bir dönüşüme uğratılma sürecine alındı, İran ise büyük bir dönüşüm baskısı altındadır.
Yaşananlara Kürtlerden ve Kürdistan’dan bakıyoruz. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nın kırılma dönemini SSCB’nin belirlemesi gibi üçüncü kırılma dönemini de kendi tarihsel ve toplumsal gücü oranında Kürtler ve Kürdistan belirleyecektir.
Kürtler bu tarihsel aşamada demokratik ulus ve devlet ulusu şeklinde birliklerini geliştirerek yol alıyorlar. Kürt inkâr ve imhası üzerine inşa edildiği için, Kürt uluslaşmasındaki gelişmeye Türkiye devleti soykırımı da göze alarak düşmanlık yapıyor. Türk devlet yöneticilerinin Kürt halkının varlığını kabullenmede Selefi Arap, Ahmet el-Şara kadar bile açık davranmamasını her Kürt anlamalı ve buna karşı doğru tutum almak zorundadır.
Türk devleti Rojava’da Kürtleri soykırım yöntemiyle imha etmek istiyor. Bin kitap da yazılsa yaşanan gerçeklik bu cümlenin anlattığıdır. Uluslararası sistem, Kürtlere varsınız ama haklarınız olmayacak noktasını geçmiş değil. Türk devleti de madem hakları olmayacak Kürtler hiç olmasın cümlesiyle özetleyebileceğimiz bir politika ile Kürtlere yaklaşıyor. Bu politikanın Kürt halkının ulus olma noktasındaki zaaflarından kaynaklı yanları da vardır.
Rojava’da Kürt halkına karşı ‘Türk tarzı’ bir savaşla saldırı yürütülüyor. Türk tarzı savaş ile, faili devlet olmayacak biçimde devlet tarafından yapılan soykırım saldırılarını kastediyorum. Ermeni, Asuri Süryani katliamlarında ve faili meçhul cinayetlerde yaşandığı gibi.
Yaşananlardan hareketle Kürtler şu noktalara azami dikkat etmek zorundadır; Türk devleti yaşanan bu tarihsel kırılma döneminde, Rojava’da Kürt inkârını imhayla tamamlamak için soykırım savaşı yürütüyor. Ancak Kürtler direndiği için bu Türk saldırısı aynı zamanda Kürtlerin ulus olma çabalarına da hizmet ediyor, ulus olma noktasında yaşadıkları zaaflarını gideriyor, birliklerini güçlendiriyor. Dolayısıyla hiçbir ideolojik yapıya, siyasi partiye bakılmadan her Kürt direnişte yer almak zorundadır. Her kes Kürt olduğunu Rojava direnişine katılarak göstermelidir. Demokratik ulus olmak isteyen de devlet ulusu olmak isteyen de böyle olmak zorundadır. Her kes dostlarını, siyasi ve ekonomik gücünü, askeri ve politik etkisini doğru temelde kullanmak durumundadır.
Bu süreçte Türk özel savaş saldırılarına karşı duyarlı olmak gerekir. Örneğin ABD Kürtleri sattı, kandırdı denilerek Kürt siyasi aklı küçük ve Kürtler basit gösterilmeye çalışılıyor. Kimsenin kimseyi sattığı ve aldattığı yoktur. Kürtler pratik politik hatalar bir yana siyasi ve diplomatik ilişkilerinde kimin ne olduğunu bilecek durumdadır. Satılan ve kandırılan bir yapı varsa o da Türk devletidir. 1952’den beri ‘askeri’ olduğu sistemin bu kırılma döneminde tercihini İsrail’den yana yapması ortadadır.
Rojava’da doğacak olumlu ve olumsuz sonuçlarda Başûr Kürdistan yönetimi ve halkının etkisi en az Bakur Kürtlerinin desteği kadar etkili olacaktır. Dolayısıyla Başûr Kürdistan yönetiminin sorumluluğunu sürekli hatırlatmak gerekmektedir.
Kaderi Kürtlere bağlı Türkiye ve Türkler için, tarih iki seçenek bırakmıştır; ya Kürt soykırımcısı olacaklar ya da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki gibi demokratik dönüşüm yaşayarak Kürtlerle birlikte Ortadoğu’nun çehresini değiştirecekler. Türkler ve Türk devleti halen arafta duruyor. Dolayısıyla Rojava etrafındaki Kürt halk direnişi Türkleri ve Türk devletini demokratik dönüşüme uğrattığı için, aynı zamanda halkların demokratik toplum direnişi de oluyor.
Kısacası Kürtler yaşadıkları soykırımlardan kaynaklı olup bitenleri görüyor, anlıyor. Halk olarak birlik içinde direnip kazanacağını, direnmezse soykırıma uğrayacağını da anlamış bulunuyor. Dolayısıyla bu bilinç zaferin kendisi oluyor.