Sosyalizmin yeniden umut olmasının yöntemi olarak pozitif devrim

Dünya değişirken ve gelişirken, eskide ısrar ederek; birbirlerinin kopyası olan, gelişime kapalı yaklaşımlarla devrimci olamazsınız. Devrimin en önemli yanı, kendini yenilemesi ve negatif yanlarını aşmasıdır. Devrim, bir yanıyla da yeniyi arayışın adıdır.

SOSYALİZM - DEVRİM- NEGATİF DEVRİM

Tarih boyunca defalarca soykırım saldırılarına uğrayan, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin mücadelesine kadar yanında olduklarını beyan edenler tarafından bile “sömürgeci bir yaklaşım” ile karşılanan, katliamlardan geçirilen ve hatta bir dönem “Sri Lanka Modeli” önerilerek toplu bir kırımdan geçirilmesi düşünülen bir halk, bugün dünyanın gördüğü en uzun soluklu ve en görkemli direnişlerinden birini yaratarak elli yıllık mücadelesinde yeni bir evreye gelmiş ve yeni bir yöne evrilmiştir.

PKK, bu sürecin yaratıcısı ve koruyucusu olarak misyonunu tamamlamış, yerini halkların tüm kesimleriyle buluşarak ve ortaklaşarak oluşturacağı komünlere bırakmıştır.

Önder Apo, “Devletleşerek sosyalizme ulaşılmaz” diyerek, devletin tutucu ve kendi çıkarları için hareket eden tavrının sosyalizme aykırı olduğunu belirtiyordu.

Kürdistan’da savaşın en yoğun olduğu 90’lı yıllarda söylediği bu tanım üzerinden kendini geliştiren Özgürlük Hareketi, devrimin iktidarı ele geçirmekten değil, halkları özgürleştirmekten ve doğru bir program ile ideoloji üzerinden yeni bir yaşamı örgütlemekten geçtiğinin bilinciyle, Kürdistan’da başlattıkları devrim yürüyüşünü dünya devrimine yön verecek boyuta getirmişlerdir.

Yeni bir sosyalizm arayışını ilk günden bugüne kadar yürüten hareket için, yenilenme ve yeniyi arama ihtiyacı hiçbir zaman bitmemiştir. Bu yeni sosyalizm arayışı, aslında reel sosyalist ülkelerin ve yapıların yaptıkları yanlışları ve halklardan kopuşunu görerek, eleştirerek oluşmuştur.

İlk andan itibaren “Nasıl yaşamalı?” sorusunun cevabını arayan Önder Apo, Özgürlük Hareketi’nin sosyalizm anlayışını anlatırken şöyle demiştir:

“Sosyalist ideoloji kesinlikle kapitalizmin normlarını insanlık için esas göremez. ‘Kapitalizm bu kadar veriyor, ben de bu kadar vereceğim’ diyemez. Sen bazılarını hiç vermeyeceksin, olmayan bazı şeyleri de vereceksin. Bunu araştırıp bulmak gerekir ve bunu bulmak sosyalizmin sorunudur. Kapitalizm çevreyi kirletiyor, doğayı kirletiyor, toplumu kanserleştiriyor. Sen de bunu önleyecek çareler bulacaksın. Yoksa, ‘kapitalizmden daha çok üretiyorum’ adı altında doğayı, çevreyi kirletirsen morali, demokrasiyi boğarsan, bu sosyalizm olmadığı gibi karikatürü bile olamaz ve olmadığı da ortaya çıkmıştır.”

Arayışlar, devrimci mücadelenin temellerinden biridir. Dogmatik, sekter, tutucu yaklaşımlar, arayışları yok ederek kendini var ederler. Yeniyi, iyiyi ve doğruyu aramayan hareketler için devrim diye bir kavram olamaz.

Devrimci mücadelenin temelleri her zaman bir soru ile başlar ve hep o sorunun zamanlara, değişen yaşamlara özgün arayışları ile devam eder. Bundan kaynaklıdır ki aslında hiçbir devrim birbirine benzemez. Hiçbir devrimci mücadele, birbirinin kopyası olamaz.

Bugün devrimci mücadelenin yaşadığı tıkanıklığın ve geriye gidişin temellerinde, bu arama isteğinin olmaması ve arayış barındırmamaları yatmaktadır. Arayış iyidir. Arayış, insanı diri tutar, sorular sordurur ve cevapları aratır. Bulduğu cevapla yetinmez, daha iyisini aratır. Yeter ki arayış, doğru bir perspektif ve doğru bir program ile yapılsın.

İşte pozitif devrim kavramı da bu arayışın bir sonucu olarak ortaya çıkan bir tanımdır. Pozitif devrim, bugüne kadar yaşanılan bütün hata ve eksikliklerin giderilerek yenilenen, bugün olması gereken bir sosyalizmin yöntemidir.

POZİTİF DEVRİM, ENTEGRASYON VE MÜZAKERECİ DEMOKRASİ

Devrimler, kendilerini yeniledikleri zaman gelişim sağlarlar. Dönüşmeyen bütün devrimlerin sonu yıkımdır. Her devrim, bir önceki devrimin eksikliklerini giderdiği sürece insanlığın gelişimine bir miras bırakır.

Fransız İhtilali’nin köleliğe karşı yarattığı mücadelenin eksikliklerini gideren Sovyetler, devrimi daha ileri götürmüş; orada yaşanan eksiklikleri gören Mao’nun Çin’de yarattığı devrim ise insanlığın kurtuluşuna dair yeni şeyler söylediği için etkili olmuştur.

Ancak bütün devrimsel çıkışların en büyük sorunu, kendilerini bir yönetici sınıfına dahil etmek ve halkların değil, yöneticilerin istedikleri üzerinden bir ilerlemeye sağlamaya çalışmaktı. Özellikle kapitalist modernitenin doğuşunu sağlayan devlet algısını ısrarla savunan ve ulus-devlet sistemini temelleri sabit kalma şartıyla değiştirmeyi hedefleyen yapılar nedeniyle, bugün ortada sosyalist bir yönetim sistemi kalmamıştır.

Reel sosyalizmin yenildiği 90’larda yayımlanan bir çözümlemesinde Önder Apo, şöyle diyordu:

“Benim en uygun gördüğüm model şu: Hemen herkesin PKK benimdir ama hiç kimsenin ‘PKK benimdir’ demediği bir durumu yaratıyorum. Ama PKK tümüyle senindir. Bütün PKK benimdir ama aynı zamanda hiçbir şey benim değildir. Bu, PKK’yi özel aygıt olarak görmemektir. Bir yetki mi verildi eline, o yetki örneğin ‘şu bölgede devrimi şu kadar geliştir’ yetkisidir. Orada altı aylık süre içinde şu başarıyı sağla demektir.  Orada da ‘derebeylik kur’ anlamında sana verilen bir yetki değildir. Ve parti aygıtı da o anlamda sana verilmemiştir. Zaten sosyalizmin yetki anlayışı da bence böyle olmak durumunda. Yerine getirilmesi gereken belli bir görev karşılığında, belli bir örgüt aracını çalıştıracaksın; o görev ile birlikte o görevliyi de alacaksın. Örneğin, sekreterlik kurumu gibi bir görevi ömür boyu bir kişiye verdi mi, bitti, gitti. Değişmez sekreterler, değişmez araçlar, kesinlikle egemen ve sömürücü sınıfların tarzının etkileridir. Ve maalesef reel sosyalizmde bunlar gerçekleşmiş ve sürdürülmüştür. Yapılması gereken bunun aşılmasıdır. Aşılması da imkansız değildir.”

Bu çözümlemesinde Önder Apo, reel sosyalist anlayışın halktan kopuk ve kastlar sistemi üzerine kurulu olduğu eleştirmiştir.

Zaten Önder Apo’nun sosyalizme getirdiği bu tanım, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin her döneminde kendini göstermiştir. Hiçbir zaman bir kişiye tabi kalınmayan bir sistem olarak kendini var eden Kürdistan devrimi, her dönem kendisini geliştirerek yenilenen bir şekilde örgütlenmeyi başarmıştır. Grup döneminden bugüne kadar olan süreç incelendiğinde, bu gelişim daha net ve doğru anlaşılacaktır.

HALKLAŞMAK MI, HALK ADINA SÖZ KURMAK MI?

Sosyalist devrimlerin en büyük sorunlarından biri, halklaşmak yerine halk adına birilerinin söz kurmasına yol açmasıydı. Bu durum, ortaklaşmayı ve ortak bir yaşam algısını, kapitalist modernitenin dayattığı yaşama alternatif, yeni bir yaşamın kurulmasını engelleyen bir yol haline gelmiştir. İşçileri ve halkları sürece katmadan yaratılan bir devrim, bir süre sonra elbette kendi yönetici ve egemen sınıfını da yaratacaktır. Sovyetler Birliği, Çin, Küba gibi ülkelerde yaşananlar da bundan ibarettir.

Ortada halkın görüşlerini almak, ortaklaşarak ve yatay bir örgütlenme modeliyle büyümek yerine birilerinin herkes adına karar aldığı bir alan yaratılırsa, bunun sonu kendi egemenlerini yaratmaktan başka bir yere çıkmaz. Oysa sosyalizm, egemenler yaratmak için değil; egemenliği ortadan kaldırmak, yönetici sınıfın oluşmasını engellemek için var olan bir sistemdir.

Devrimler büyük çıkışlar ister. “Nasıl yaşamalı?” sorusuna cevap vermek, büyük bir reddedişin ve büyük bir karşı çıkışın içinden geçer. Devrim, özünde bir reddediş hareketidir. IRA komutanlarından Michael Collins’in sözleriyle ifade edersek: “Elimizdeki en büyük güç reddetme gücüdür. Onların her şeyini reddedeceğiz.”

Yanlış olanı, hatalı olanı ve eksiklikleri reddeder; onların yerine yeniyi, eksik ve hatalarından sıyrılmış bir mücadeleyi koyar. Bu nedenle devrimler, bitmeyen bir sürecin ifadesidir. Bir devrimi “bitti” olarak kabul etmek, onun yenilmesinin önünü açmak ve kendini yenilemesine engel olmak demektir.

EZİLENLER ADINA KONUŞMAK YERİNE EZİLENLERİN KENDİ ADINA KONUŞMASI

Ezilenler adına konuşmak, ezilenleri konuşmaya dahil etmekten daha kolay ve daha konforludur. Böyle bir durumda ezilenlerin söz hakkı olmaz; birilerinin ezilenlere kendi düşüncelerinin doğruluğunu empoze etme çabası olur. İşte tam da bu nedenle Kürdistan Özgürlük Hareketi, ilk doğuş sürecinde “Kerpiç evlerden geliyoruz” sloganını kullanmıştır.

Kerpiç evlerden gelenlerin, yine kerpiç evlerden gelenleri siyasetin ve devrimci mücadelenin temeline koyup sürece dahil eden bir hareket olarak Kürdistan Özgürlük Hareketi, bugün dünya devrim mücadelesinin öncüsü ve yol göstericisi konumuna gelmiştir.

Kendi gerçekliğini bilmek ve bu gerçeklikten hareket etmek, devrimci mücadeleler açısından önemli bir noktadır. Kürdistan Özgürlük Hareketi de tam da bu nedenle, bugüne kadar yaşanan soykırım saldırılarına rağmen halen ayakta ve halen yenilmez bir durumdadır. Gerçeklik algısını kaybetmek, yok olmak demektir.

Bugün Önder Apo tarafından dillendirilen yeni çağın sosyalist anlayışı da tam olarak burada yatmaktadır. Ezilenlerin bizzat kendilerinin konuştuğu, kendilerinin karar verdiği, kendilerinin önerilerde bulunarak süreci geliştirdiği bir sosyalizm anlayışının programı ortaya konmuştur. Pozitif devrim de bu programın tanımlarından biri olabilir; çünkü pozitif yaklaşımlar gelişime açık yaklaşımlardır, yeniliğe açık olmayı ifade eder.

27 Şubat tarihinden başlayarak bugüne kadar hem yaptığı açıklamalarda hem de Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda bahsettiği bazı konuları ele aldığımızda, pozitif devrim kavramının ne olduğunu ve neden bugün pozitif devrim sürecinde olduğumuzu iyi anlayabiliriz.

Komünler sistemi, müzakereci demokrasi, demokratik entegrasyon kavramları üzerinde sıklıkla duran Önder Apo, en son kamuoyu ile paylaşılan açıklamasında dile getirdiği pozitif devrim tanımıyla aslında yeni çağın sosyalizm anlayışının yöntemini de göstermeye devam ediyor.

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ile yeni çağın sosyalizminin programını ortaya koyduktan sonra yaptığı bu tanımlar, birbirlerini tamamlayan ve birbirini bütünleyen bir yerde durmaktadır.

Program hazır, yöntemler belli; geriye kalan, pratik adımların doğru atılarak pozitif devrim sürecinin ileriye taşınmasını sağlamaktır.