Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi üyesi Duran Kalkan, Medya Haber televizyonunda yayımlanan özel programda Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin geldiği aşamayı, İmralı’da yaklaşık iki aydır görüşme yapılmamasını ve hazırlanması beklenen yasal düzenlemeyi değerlendirdi. Sürecin ilerleyebilmesi için Önder Apo’nun konumunun ve çalışma koşullarının değiştirilmesi gerektiğini belirten Kalkan, mevcut görüşme biçiminin sürecin anlamı ve ruhuyla örtüşmediğini söyledi.
Yaklaşık iki yıldır Önder Apo ve Kürt hareketi tarafından önemli adımlar atıldığını ifade eden Kalkan, buna rağmen İmralı’daki koşullarda herhangi bir değişiklik yaşanmadığını belirtti. Önder Apo’nun Kürt halkı ve hareket tarafından baş müzakereci olarak kabul edildiğini hatırlatan Kalkan, baş müzakerecinin iletişim ve çalışma imkanlarının sınırlandırılmasının toplumdaki kaygıları artırdığını ve sürece duyulan güveni zayıflattığını dile getirdi.
Hazırlanması gündemde olan yasal düzenlemenin bütün tarafların hassasiyetlerini gözetmesi gerektiğini vurgulayan Kalkan, yalnızca silahsızlanmayı, örgütün dağıtılmasını veya geçmişteki pişmanlık ve eve dönüş yasalarının benzeri bir yaklaşımı esas alan düzenlemelerin sonuç üretmeyeceğini söyledi. Önder Apo’nun özgür yaşar, çalışır ve demokratik siyaset yürütür koşullara kavuşmasını içermeyen bir yasanın Kürt hareketi açısından karşılık bulmayacağını kaydetti.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yalnızca devlet ile PKK arasındaki bir anlaşma veya müzakere süreci olarak ele alınamayacağını ifade eden Kalkan, sürecin bütün toplumsal kesimleri ilgilendirdiğini belirtti. Kadınların, gençlerin, emekçilerin, aydınların, siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin sürece aktif biçimde katılması gerektiğini söyleyen Kalkan, sürecin başarısının toplumsallaşmasına ve örgütlü demokratik mücadelenin geliştirilmesine bağlı olduğunu dile getirdi.
Demokratik entegrasyonun bireylerin devlete teslim olması veya masa başında hak alışverişi yapılması anlamına gelmediğini vurgulayan Kalkan, çözümün Demokratik Cumhuriyet ile örgütlü demokratik toplumun birlikte geliştirilmesinden geçtiğini söyledi. Devletin demokrasiye duyarlı hâle getirilmesi ve toplumun demokratik komünler temelinde örgütlenmesi gerektiğini belirten Kalkan, bütün toplumsal ve siyasal güçleri Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarısı için seferberlik düzeyinde çalışmaya çağırdı.
19 Temmuz, 24 Temmuz gibi önemli konularımız da var ama öncelikle herkesin gündeminde olan süreçle başlayalım. Gerçekten süreç ne durumda? Çünkü çok tartışılıyor. Hareket yönetimi adına da açıklama yapıldı. Bu konuda nasıl bir çerçeve çizilebilir?
Öncelikle Önder Apo’yu saygıyla selamlıyorum. Sürece ilişkin yönetimimiz yeni bir açıklama yaptı. Yaklaşımlarımızı ve tutumumuzu o açıklama ortaya koyuyor. Hem iki ayı bulan görüşmesizlik durumuna ilişkin hem de tartışılan çerçeve yasanın içeriğine ilişkin, olmazsa olmazları ifade eden bir netlikle tutumumuzu açıkladı. Onun için insan fazla bir şey söyleyemez. Fakat eğer gerçekten İmralı’da bu tarz bir görüşmeyi bir sistem sayacaksak, iki ay görüştürmemek sürece nasıl yaklaşıldığını gösteriyor. İki ay görüşmenin olmaması sürecin oldukça geriye çekildiğini, yeterince ciddiyetin gösterilmediğini ortaya koyuyor. Fakat ben böyle yaklaşmanın da doğru olmayacağı kanaati ve görüşündeyim. Böyle görüşmeler olsa ne olur? İmralı’da bu tarz görüşmeler sürecin ruhu, içeriği, anlamı açısından çok geri bir durum.
Ekim başı ele alınırsa iki yıla yaklaşan bir süreç oluyor. Bu kadar adım atıldı Önderliğimiz ve hareketimiz tarafından. Bunu herkes biliyor, herkes tartışıyor. Herkes gerçekten de ne kadar önemli ve anlamlı bir yaklaşım olduğunu takdir ediyor. Bazı bakımlardan karşı olanlar bile siyasi, askeri durum, bölgede yaşananlar açısından Kürtlerin tutumunun oldukça önemli ve anlamlı olduğunu söylüyorlar. Durum böyleyken iki yıl sonra hâlâ Önder Apo İmralı’daki koşullarda, o koşulların adına ne denirse densin. Tutukluluk koşulları densin, bilmem hükümlülük koşulları densin, esaret koşulları diyelim, rehin koşulları diyelim. Aynı koşullarda hiçbir şey değişmemiştir. Ve iki yıldır gelişen süreçte atılan adımların karşılığı yok. Bu bakımdan bu bile başlı başına bir sorun, bir problem.
Böyle olmaz, bu iş böyle yürümez. İşte birçok çevre diyor, görüşmeler olacaksa eşit koşullarda olmalı. Önder Apo, hareketimiz tarafından da baş müzakereci ilan edildi, ifade edildi. Bütün Kürt çevreleri bunu kabul ediyorlar. Halkımız her gün söylüyor. Bu konuda herhangi bir tereddüt yok, farklı bir görüş de yok. Baş müzakereciye böyle yaklaşım olur mu? Baş müzakereciye bu biçimde yaklaşılırsa, bu koşullarda tutulursa süreç için insanlar ne diyebilir, nasıl değerlendirebilir? Nasıl umutlu olabilir, güvenli olabilir? Olamıyorlar ve zaten durmadan kaygılar belirtiliyor. Bu da rahatsızlık yaratıyor. Herkeste rahatsızlık yaratıyor. Ama buna yol açan neden ortada: Önder Apo’nun içinde tutulduğu koşullar.
BU SÜREÇTE DEVLET HEYETİ ÖNDER APO İLE KAÇ KEZ GÖRÜŞTÜ BİLMİYORUZ
Diğer yandan, 24 Mayıs’tan sonra 23 Temmuz’da görüşme yapılacağı açıklandı, ilan edildi, tam iki ay sonra. Yeni bir yasal çerçeve tartışılacak deniliyor. Aslında iki ay önceki görüşmede Önder Apo, bu yasa çerçevesine ilişkin görüşlerini yazılı olarak sunmuştu. Bayramdan sonra üç gün içerisinde halledelim, bana dönüş olsun, ben gerekenleri yaparım demişti. Fakat kaç üç gün geçti, hâlâ bir sonuca gidilemedi. Ne oluyor bu? Gerçekten sürece ciddi yaklaşılmıyor mu? Fakat bir boyutu da öyle anlaşılıyor ki içeride dönüp tartışmalar var. Bu süreç içerisinde Önder Apo ile kaç görüşme yaptı devlet heyeti, bilmiyoruz. Ne tür tartışmalar yürüttü, bilmiyoruz. Eğer hiç yapmamış, boş durmuşsa zaten bu bir faciadır. Kabul edilir yanı olmaz. Ama görüşmeler olmuşsa bu da ortaya çıkarıyor ki anlaşılamayan noktalar var. Biraz daha kamuoyuna açık olunabilirdi.
Örneğin Önder Apo, sonucun bize de iletileceği, bizim de bilgilendirileceğimiz, belli görüşler ileteceğimiz biçimde önceki görüşmede değerlendirmeler yapmıştı. Mesela bu konuda bizim de herhangi bir bilgimiz olmadı. Ama basında bir sürü şey çıkıyor, yalan yanlış. Her gün yazılıyor, söyleniyor, değerlendiriliyor. Nereden alınıyor bu bilgiler, kim yayıyor, nasıl oluyor? Biz bilgilerin yayılmasına karşı değiliz. Açık olsun her şey. Eğer karşı taraf da istiyorsa biz açıklıktan yanayız. Fakat gerçeklere kapalılık, bilinmeyen yalan yanlış şeylere de açıklık, tartışma, dedikodu; bir sürü şey söyleniyor, toplumda daha fazla kafa karışıklığı yaratıyor. Ondan sonra da toplumun tutumu şöyle, toplumun tutumu böyle, deniliyor ki Türkiye kamuoyu buna açık değil. Bu yöntem izlenirse kamuoyu hazır hâle gelmez. Kürt kamuoyunu biz hazırlıyoruz, bu yöntem bizim hazırlıklarımızı bozuyor. Türkiye kamuoyuysa bu biçimde hiç hazır hâle gelmez.
Biraz gerçekçi olmamız lazım, doğru yaklaşmamız gerekli. Ne kadar doğru, gerçekçi çalışma yapılıyor? Milliyetçi, şoven düşünceleri, duyguları kıran hangi çalışmalar var? Gerçekten de Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te yaptığı çağrı ve sonraki bütün konuşmalarının gerekleri ne kadar yerine geldi? Bırakalım devlet bunu yasal olarak yerine getirmez de bu yönlü kamuoyuna dönük hangi çalışmaları hangi parti yaptı? Kürt kardeşliğini geliştirmek üzere, Kürt düşmanlığını ortadan kaldırmak üzere ne tür çalışmalar yapıldı? Dikkat edilirse çok fazla yoktur, hiç yoktur. Tersi oluyor, tersini geliştiren partilerin önü açılıyor. Ondan sonra da bak, o parti böyle söylüyor, öbürü böyle söylüyor. Toplumun bu tepkileri var denerek aslında süreç engelleniyor. O partilerin, o ırkçı, milliyetçi partilerin söylemlerine sığınılıyor. Demek ki onların böyle olmasından fayda umuluyor. İnsan bunu görüyor, bunlar olmaz. Bu yaklaşımlar kesinlikle ortadan kalkmalı.
YASA ÇIKARILIRKEN HASSASİYETLER GÖZETİLMELİ
Bu çerçevede hazırlanacak yasaya ilişkin tartışmalar da oluyor. Resmi açıklamalar da oldu. Temmuz sonuna kadar çıkacak deniliyor. Aslında Nisan’da, Mayıs’a kadar çıkacaktı, Mayıs sonunda çıkacaktı. Şimdi Haziran olacaktı, Temmuz oluyor. Çıkabilir, bir yasa çıkartılacağı anlaşılıyor. Mevcut gelişmelerden devlet ve iktidar gücü böyle bir yasa çıkarmaya karar vermiş görünüyor. Ne diyelim, inşallah dağ fare doğurmaz. Önder Apo’nun görüşleri dikkate alınır. Hareketimizin ve halkımızın açıklamaları dikkate alınır. Hassasiyetleri görülür. Herkesi içine alan bir uzlaşma yasası olur. Böyle olmaz da sadece kendi görüşlerini içeren bir yasa olursa, ‘Terörsüz Türkiye yaratıyoruz’ sözüyle ilerleyen, sonuçlanan bir yasa olursa, bu geçen hafta Helin arkadaşın söylemiyle zaman kaybından başka bir şeye yol açmaz. Hiçbir karşılığı olmaz nihayetinde.
Bu yasa bizim için çıkarılıyor. Biz bu yasanın bir tarafı olarak konuşuyoruz. Boş konuşmuyoruz. Herhangi birinin yaptığı değerlendirmeler gibi değildir bizim değerlendirmelerimiz. Biz değerlendireceğiz ve bu yasanın içeriğine göre hareket edeceğiz. Dolayısıyla gerçekten de hassasiyetleri gözetmeli. Bu noktada yönetimimizin açıklaması da nettir. Şimdiye kadar ilk günden itibaren tutumumuzu net koyduk ortaya. Kimseye farklı bir şey söylemedik. Hatta en baştan şunu da söyledik. Biz tutumumuzu, görüşlerimizi net olarak ifade ediyoruz. Sonuna kadar da bunu söyleyeceğiz. Kimse sonunda bize, ‘İşte bizi aldattınız. Önce şöyle söylemiştiniz. Şunu sanmıştık. Sizden şu eğilimi görmüştük demesin’ dedik ve bu açıklıkla da hareket ettik. Şimdiye kadar da öyle. Son yönetimimizin açıklaması da son derece net.
Böyle örgütü dağıtmayı, parçalamayı hedefleyen, işin içine sadece silahsızlanma, terörü önleme olarak koyan, geçmişin pişmanlık ya da eve dönüş yasalarının bir benzeri olan yasanın hiçbir karşılığı olmaz. Örgütü parçalayan, kategorize eden, yönetimi şöyle, kadrosu şöyle diyen bir yasanın hiçbir karşılığı olmaz. Dahası Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşmasını öngörmeyen bir yasanın bizim cephemizde hiçbir karşılığı olmaz. Bu kongre kararıydı. Arkadaşlarımızla defalarca açıkladık. Kimseyi kandırmıyoruz da bu konuda. Var olanı söylüyoruz. Biz yönetimiz, bizden ikna etmemiz isteniyor. Biz dedik ki yapabileceklerimiz var, yapamayacaklarımız var. Bu anlamda hiçbir şey yapamayız. Kongre karar aldı, ancak Önder Apo yapabilir. O kararı, fesih kararını, silahlı mücadele stratejisini sona erdirdik. Silahları bırakma kararını ancak Önder Apo uygulayabilir, uygulatabilir. Başka kimse bunu yapamaz.
KİMSE EVE DÖNMEYE HEVESLİ DEĞİL
Şunu net ifade edeyim; Önder Apo özgür yaşar, çalışır koşullara kavuşmadan, Önder Apo demokratik siyaset yapar hâle gelmeden bir gerilla bile bu dağdan gitmez. Eve gidecek. Kimsenin eve gideceği falan yok. Eve geri dönmek için dağa çıkmadılar, açıkladık. Eve dönmeye öyle hevesli olanlar yok. Kimse evini özlemiş falan da değil. Diyoruz ki demokratik siyasetin önü açılacak. Biz evet, PKK’yi feshettik ama özgürlük mücadelesinden vazgeçmedik. Demokrasi mücadelesinden vazgeçmedik. Bu mücadele örgütlü yürüyor. Örgütten de vazgeçmedik. Örgütümüzü yok etmiyoruz. Dönüştüreceğiz. Demokratik siyasi mücadele stratejisiyle çalışır, yaşar bir örgüt hâline getireceğiz. Böylece demokratik siyasete katılacağız. Bunun önü açılsın diyoruz. Bu temelde örgütlenelim diyoruz. Bu anlamda da herkes demokratik siyasi mücadeleye katılır. Ama herkes Önder Apo’ya katılmış.
Önder Apo böyle bir mücadele yürütürse, demokratik siyaseti özgürce yaparsa, demokratik siyasetin gerektirdiği örgütlenmeleri yürütürse, herkes Önder Apo’ya nasıl katıldıysa gidip yine Önder Apo’nun partisine, çalışmasına katılır. Önder Apo’nun yanına gider ama hiç kimse evine gitmez. Yeni katılmış en genç arkadaşımız bile gitmez. Buna inanmayan varsa araştırma yapabilir, gelip sorabilir. İstiyorlarsa basının önünü açsınlar. Açıklamalar yapılsın. Biz serbest bırakalım, arkadaşlar açıklama yapsınlar. Bu konuda zaten başka türlü hareket etmek isteyen varsa önü açık zaten. Eden ediyor. Yoksa diğeri etmez. Bu bakımdan kilit nettir. Bu yasa, Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşmasını öngörmeyen, önünü açmayan, Önder Apo’nun öncülüğüne dayanmayan bir çözüm sürecinin ilerlemesi söz konusu olamaz. Bunu bir kere daha net ifade ediyorum. Başka türlü kimse ne umut etsin ne beklesin.
Gerçekleşmeyince de sonra hiç kimse bu nedenle bizi eleştirmesin. Tutumumuz bu kadar net ve açık. Bu çerçevede biz stratejimizde değişikliği yaptık. Demokratik siyasi mücadeleye güç vermeye çalışıyoruz. Düşünüyoruz, tartışıyoruz, okuyoruz, inceliyoruz. Yapabildiğimiz kadar istiyoruz ki yasal çerçeve önümüzü açsın. Daha aktif katılalım, daha çok hizmet edelim. Hem Kürtler hem Türkiye çalışmalarımızdan yarar görsün, kazansın. Talebimiz bu. Önü açılsın, isteğimiz böyle. Zaten kendi mücadelemizi yürütüyoruz. Böyle olmazsa başka şey olur demiyoruz. Gecikme oluyor, zamana yayılıyor. İstiyoruz ki böyle gecikme olmasın. Zaman altın değerinde. Gelişmeler ortada, kıyamet kopuyor neredeyse her tarafta. İnsanlar zorla ayakta kalıyorlar bu süreçte. İyi değerlendirelim. Zaman kaybına yol açmasın. İsteğimiz bu, söylemimiz bu anlama geliyor. Kimse yanlış anlamasın.
Süreç üzerine tartışıyoruz. Siz de birçok defa dile getirdiniz. Sürece dönük yanlış, eksik yaklaşımlar var. Buna dönük Engin Atabey adına yazılar yazıldı. Hem eleştiri hem de perspektif babında. Bizler de burada isterseniz biraz bu tartışmaya katkıda bulunalım.
Evet, biz de takip ediyoruz o yazıları. Okuyoruz, başka yazarlar da, aydınlar da üzerinde duruyorlar. Değerlendiriyorlar çok yönlü. Sürecin yürütülüşüne dair görüşler var, eleştiriler var, öneriler var. Bunları takip etmeye çalışıyoruz. Değerli, anlamlı da buluyoruz. Onu ifade edelim. Önemli boyut şu oluyor; bu Barış ve Demokratik Toplum süreci için Önder Apo ilk günden söyledi, bir anlaşma süreci değil, dedi. Herkes özgür iradesiyle kendisi için doğru gördüğünü, inandığını uygulamaya çalışıyor. Karşılıklı böyle sürüyor. Bu karşılıklı sürdüğü ölçüde ilerler. Diğeri bir mücadele işi. Böyle bir süreç içerisinde mücadele etmeyi taraflar uygun buluyorlar, kendi çalışmalarını yürütüyorlar. Bu bakımdan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin muhatabı sadece PKK ve devlet değil. Süreç, PKK ile devlet arasındaki bir anlaşma, uzlaşma, bir anlaşmalı çözüm süreci değil. Bu konuda yanlış anlama olmamalı.
Söz konusu değerlendirmelerde de en çok eleştirilen hususun bu olduğunu görüyoruz. Sanki bir anlaşma var, uzlaşma var. Dolayısıyla devlet bu işi yapmıyor. Devlete güven olmaz denen, işte o umutsuzluk yayan, olmazı öne çıkartan, devlete güvenilmez diyerek zamanı geçiren anlayışlar, tutumlar var. Engin Atabey de birçok başka yazar da bu anlayışı, tutumu eleştiriyor haklı olarak. Doğru olan da bu. Bunun gerçekten herkes tarafından anlaşılması lazım. Süreç herkesi içeren bir süreç. Bütün toplumsal kesimlere, kadınlara, gençlere, işçilere, emekçilere, aydınlara, orta kesime, tabii zenginlere bile hitap ediyor. Onların da kendi işlerini yürütebilmeleri için uygun ortam sunuyoruz. Savaştan nemalananlar, rant elde edenler dışında herkesi içeriyor aslında. Sadece savaş rantçıları bunun dışındadır, buna karşıdır.
Dolayısıyla her kesimin rol oynaması lazım. Mücadele etmesi lazım. İşin içine girmesi lazım. Bu anlamda sürecin toplumsallaşması gerekli. Toplumsal örgütlülüğün gelişmesi lazım. Herkesin kendi tutumunu ortaya koyması gerekiyor. Mücadele etmesi lazım. Denetim uygulaması gerekli. En azından temel aktörler devlet ile PKK ise devlet adına devleti yürüten iktidar ile PKK’nin tutumunu denetlesin. Ne yapıyor, ne yapmıyor, yanlış yaptığı zaman eleştirsin. Doğru nasıl yapılır, önünü açsın. Bu anlamda aktif olsun. Etkili olsun. Şimdi bu konularda yetersizliklerin olduğunu, zayıflıkların olduğunu biz de eleştirdik. Eleştiren çeşitli çevreler de var. Şöyle anlaşılmasın; hiçbir şey yapılmıyor, bir gelişme olmuyor. Öyle değil. Var gelişmeler. Ben önce de değerlendirdim. Bir şeyler çözüldü. Yasakların bir kısmı ortadan kalktı. Türkiye konuşuyor bir düzeyde. Ama hâlâ korku var. Düşündüğünü herkes açıkça söyleyemiyor örneğin.
Kürtlere ilişkin Türkiye toplumunun değişik kesimlerinin, örgütlerinin gerçek düşünceleri nedir? Kürt düşmanlığında, Kürt karşıtlığında, Kürt tasfiyesinde, soykırımında Türkiye toplumunun insanlarının hiçbir faydası yoktur. Yararı yoktur. Ben buna yürekten inanıyorum. Dolayısıyla korku olmasın. Yasak kalksın. Herkes özgürce düşüncelerini söylesin. Göreceğiz ki yüzde seksen, doksan bu sürece destek verecekler. Sürecin Kürt özgürlüğü temelinde, Kürt iradesinin tanınması temelinde ilerlemesini isteyecekler. Fakat bir yasak durumu var. Bir kısmı ancak konuşabiliyor. İnsanlar sansürlü konuşuyorlar. Otosansür uyguluyorlar. Belli eylemlilikler var. Daha fazla eylem olabilir. Daha yaratıcı eylemler olabilir mesela. Bu anlamda zayıflıklar var.
ÖRGÜTLÜ DEMOKRATİK TOPLUM OLMADAN ENTEGRASYON OLMAZ
Şunu belirteyim; biz demokratik entegrasyon çözümünden söz ediyoruz. Sürecin çözüm çizgisi demokratik entegrasyon çizgisi. Entegrasyon nedir? Sözlüklerde kavram şöyle ifade ediliyor; farklı birimlerin yeni bir bütün oluşturmak için aralarında kurdukları ilişki biçimine entegrasyon deniliyor. Birbirlerinin varlığını tanıma temelinde. Demokratik entegrasyon ne olur o zaman? Bu ilişki biçiminin demokratik teamüllere uygun olmasını ifade eder. Kim? Farklı birimler, devlet ile Kürtler, PKK. Kürtler içerisinde örgüt olarak da PKK. Toplum olarak Kürtler. Devletle demokratik entegrasyon yapacaklar. O hâlde bunun için ne gerekli? Defalarca Önder Apo ifade etti. Devletin demokrasiye duyarlı olması gerekli. Demokratik Cumhuriyet gerekiyor. Toplumun örgütlü olması lazım. Kürtlerin örgütlü olması gerekli. Demokratik toplum olması gerekiyor. Örgütlü demokratik toplum olmadan entegrasyon olmaz.
Bireylerin devlete entegrasyonu diye bir şey söz konusu olamaz. Öyle bir şey yok. O saptırmadır. O hâlde ne gerekli? Devletin demokrasiye duyarlı kılınması gerekli. Demokratik Cumhuriyet gerekli. Demokratik toplum gerekli. O hâlde demokratik entegrasyon ne demek? Demokratik Cumhuriyet yaratmak, demokratik toplum inşa etmek için mücadele demek. Demokratik entegrasyon böyle bir mücadele süreci. Öyle masa başında imzalar atma, ben sana şu hakkı veriyorum, ben sana şunu veriyorum ya da vermiyorum alışverişi değil. Bazıları böyle anlıyorlar. Böyle beklenti içine giriyorlar. Bulamayınca da umutsuzluk yayıyorlar. Güvensizlik yayıyorlar. Kaygılar belirtiyorlar. Olmaz teorisi gelişiyor. Bu süreç yürümez diye tellallık yapılıyor. Bu süreç yürümezse ne yürür? Onu söyleyenlere soruyorum ben. Ne yürür? Hangi süreci yürütmek istiyorlar? Söylesinler, ne yapıyorlarsa görelim. Doğrusunu yapıyorlarsa biz de kendilerinden olalım.
Ama ortada hiçbir şey yok. Sadece biz yapmayız, yapılanı da beğenmeyiz. Vallahi çok iyi o zaman. Ne olursun? Olana mahkûm olursun o durumda. Zaten sonuçta bundan çıkan sonuç mevcut olana mahkûm olmak oluyor. Ona bel bağlamak oluyor. Bu bakımdan bu iş böyle olmaz. Mesela Cumhuriyeti demokratikleştirmek için birçok değerlendirme, tartışma oldu. Nereden çözümler üretilmeli? Bunun mücadelesi gerekli. Mücadele etmek gerekiyor. Dahası ve en fazla insanların, toplumsal kesimlerin yapabileceği demokratik toplum inşası, toplumun demokratik temelde eğitimi ve örgütlenmesi. Demokratik toplumun temelinde de ne var? Demokratik komün. Kesinlikle demokratik kurumlar, kuruluşlar tamam ama gerçek demokratik toplum, demokratik komün temelinde örgütlenen, şekillenen, işleyen toplumdur. O hâlde demokratik toplum inşası için seferber olmak lazım.
HEP DEVLETTEN BEKLENİYOR AMA DEVLET YAPARSA HERŞEYİ İSTEDİĞİ GİBİ YAPAR
Demokratik komün çalışmasına seferber olmak gerekli. Şu olur mu, bu olmaz mı? Devlet şunu verir mi, vermez mi? Acaba ne konuşuluyor, ne konuşulmuyor diye böyle hep oradan buradan bilgi toplamaya çalışmak ya da işte bu devletten bir şey olmaz deyip kaygılanmak, bekle-gör yaklaşımı içinde olmak yerine demokratik toplum inşasına seferber olalım. Yurtseverlik bu seferberliğe katılmaktır. Demokratlık bu seferberliğe katılmaktır. Devrimcilik budur. Bu dönemin devrimciliği demokratik toplum inşasına seferber olmak demektir. Kim demokratik toplum inşasına seferber oluyorsa, demokratik komün örgütlülüğünü geliştirmek için toplumun derinliklerine gidiyorsa, köye, mahalleye, halkın içine giriyorsa devrimci odur, yurtsever odur, demokrat odur. O bir komünardır. Bu dönemin devrimcisi komünar olmak zorunda.
Bu temelde halkçı olmak, topluma gitmek zorunda. Ama öyle bir durum yok. Hep devletten bekleniyor. Siyaset, devlet siyasetine endekslenmiş. En ufak gelişme devletten isteniyor. Her şeyi devlet yapsın ama istediğimiz gibi yapsın deniyor. Böyle de olmaz. Eğer her şeyi devlet yapacaksa devlet istediği gibi yapar. Devlet istediği gibi değil de işler benim istediğim gibi olsun diyorsa birisi, o zaman kendisi yapacak. Lütfen elini taşın altına koysun. Lütfen bu çalışma içerisine girsin. Ortada küçük burjuva bireycisi, bürokratı olarak dolaşıp bol bol konuşup, açıklama yapıp ama ondan sonra toplumsallaşmak, toplumsal inşa için çalışmaya dönük en küçük bir adım atmama olmasın. Böyle olmaz. Buna gerçekten artık bir son vermek gerekiyor. Bütün siyasi hareketler, örgütler, partiler bu konuda kendilerini yeniden değerlendirmeliler. Yeni paradigma; kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik toplum paradigması eski anlayışların, örgüt biçimlerinin, yaşam ve çalışma tarzlarının değişmesini gerektiriyor.
Yeni manifesto, Demokratik Komünal Toplum Manifestosu, yeni türden örgütlenme ve çalışmaları esas almayı gerektiriyor. Eski anlayışları ve alışkanlıkları kesinlikle yıkmak lazım. Siyasi partiler, geçmişte eski paradigma koşullarında ortaya çıkmış olan kurumlar değişmeli. Yeni paradigma ve yeni manifestoya göre yeniden şekillendirilmesi, yeniden yapılandırılması gerekli. Özellikle de öncü kadın ve gençlik örgüt hareketleri. Kadın ve gençlik hareketlerinin, kendilerini bu süreci doğru örgütleyecek, sürece toplumu doğru çekecek, toplumun eğitim ve örgütlenmesini, dolayısıyla süreci başarıya götürecek eylemini etkin geliştirebilmek için çok yaygın, etkin, örgütlü çalışması lazım. Gençlik örgütlülüğü her şeyin öncüsü. Komünalist gençlik hareketimiz nerede? Nasıl gelişecek? Neye öncülük edecek? Var mı böyle bir yaklaşım, çaba, çalışma? Böyle olması lazım. Sürecin Apocu gençliği kesinlikle demokratik toplum inşasına öncülük eden gençliktir. Bunu da elbette ki kendisini örgütlerse, kendisini demokratik ve komünalist kılarsa bu öncülüğü yapabilir. Bu çalışmaya seferber olabilir.
SEFERBERLİK DÜZEYİNDE ÇALIŞMAK LAZIM
Fakat bu konuda eski alışkanlıklar aşılamıyor. Eski sistem tarzı yıkılamıyor. Böyle bir darlık var, tutuculuk var, kalıpçılık var. Alışkanlıkların esiri olma gibi bir durum var. Mahkûm olunmuş adeta onlara. Yenilenemiyor işte. Eleştiri, öz eleştiri bunun için gerekli. Değişim, dönüşüm bunun için gerekliydi. Süreç bizim açımızdan eleştiri, öz eleştiri temelinde değişim, dönüşüm, kendini yenileme ve yeniden yapılandırma süreci. Yeni manifesto temelinde yeni demokratik siyasi mücadele stratejisinin gereklerine uygun olarak demokratik toplumu inşa etmek ve bunun karşısında demokratik cumhuriyet yaratacak, devleti demokrasiye duyarlı hâle getirecek bir mücadeleyle kendini demokratik entegrasyon gücü yapacak düzeye çıkartmak lazım.
Böyle olunca dikkat edilirse öyle beklemenin anlamı yok. Bekleyecek zaman değil, duracak zaman değil. Tam tersine 24 saat bile az demek gerekiyor. 24 saat seferberlik düzeyinde çalışmak lazım. Toplumun eğitimi, örgütlenmesi için, demokratik toplum inşasının geliştirilmesi için seferber olmak lazım. Biz o eleştirilerden, değerlendirmelerden bunları anladık. Kendi adımıza eleştirel, öz eleştirel de yaklaşıyoruz. Bizden kaynaklanan engeller, eksiklikler varsa onları gidermeye çalışıyoruz. Sürece daha çok ön açan, katkı sunan olmaya da çalışıyoruz. Fakat işte koşullarımız mevcut hâliyle çok fazla aktif olmaya, çok iş yapmaya el vermiyor, yetmiyor. El verse, yetse gerçekten söylediklerimizi yapacağız. Hiç kimse demesin ki kendileri de konuşuyorlar, söylediklerini yapmazlar. Öyle değil. Hele bir önü açılsın, görelim yapıyor muyuz, yapmıyor muyuz?
Sanki sanılıyor, biz hiçbir şeyi değiştirmek istemiyoruz. Olduğu gibi devam etmek istiyoruz. Öyle bir şey yok. Ama bu konuda imkânı olanların, fırsatı olanların durmaması lazım. Gerçekten de kendilerini de tartışıp iyi örgütleyerek seferberlik düzeyinde bu çalışmaya katılması lazım. Sürecin başarısı buna bağlı. Böyle yapanlar başarırlar. Böyle yapmayıp da sonunda bak başarılı olmadı diyenlerin sözlerinin hiçbir değeri olmaz. Sen yapmadın ki başarılı olsun. Kendiliğinden olacak değildir. Çalışacaksın, başaracaksın. Çalışmayla başarı elde edilir, başka bir şeyle değil. Herkesi böyle bir yaklaşımla seferberlik düzeyinde çalışmaya davet ediyorum aslında.
Bir önceki çözüm sürecinde 19 Temmuz Devrimi gerçekleşmişti, 15. yılına giriyor. Bu devrim hangi şartlarda ortaya çıktı, gelişti? Kürtler, halklar adına nasıl bir öneme sahip oldu?
Şimdi 19 Temmuz 2012 Rojava Devrimi gerçekten anlamlı, yeni, büyük bir devrimdi. Ve bu devrim hâlâ devam ediyor. 21. yüzyıla yön veren bir devrimdi. Dolayısıyla 21. yüzyılda devrimcilik yapmak isteyen herkesin ilgisini çekti. Herkesi kendi etrafında topladı. Herkes için gerçekten de büyük bir birikim yarattı. 20. yüzyıl devrimine nasıl Ekim Devrimi öncülük etti, Rus Devrimi, 20. yüzyılı devrimler yüzyılı hâline getirdi. Büyük bir birikim ortaya çıkardıysa, sonunda çözülmüş olsa da 70 yıl sonra yıkılmış olsa da büyük dersler içeren çok büyük bir devrimci birikim, sosyalist birikim ortaya çıkardıysa Rojava Özgürlük Devrimi de evet, onun kadar uzun süre olmadı ama bu geçen 15 yıl içerisinde 70 yıla bedel, hatta bazı bakımlardan onu daha da aşan zengin dersler içeren bir birikimi yarattı. Her şeyden önce bunu ifade etmeliyiz. Bu devrimin anlamını, tanımını bu biçimde koymalıyız.
Bu temelde de böyle bir devrime cüret eden, bunun için mücadele eden, cesaret eden, eyleme kalkan herkesi kutlamak lazım. Yeni bir yıla, 15. yıla girişte kutluyorum. Bu devrime emek veren, güç veren tüm insanları ve halkları, kadınları ve gençleri kutluyorum. Yine büyük şehitleri oldu bu devrimin. On bini aştı. Gerçekten de dişe diş bir mücadeleyle gelişti, hayat buldu. Öncüleri vardı devrimin. Bir Şilan yoldaş vardı. İlk adımlar öyle atıldı ve Musul’dan Rojava’ya giderken katledildi. Bir Xebat yoldaşı vardı. Engelleri aşmak için büyük bir cesaretle çeteciliğe karşı mücadeleye girdi. Katledildi, öncüleri vardı.
Rüstem yoldaş, Sofî yoldaş. Bunların şahsında bu büyük devrimin bütün kahraman şehitlerini saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Ayrıca Suruç Katliamı şehitlerini de şehadetlerinin 11. yıl dönümünde sevgiyle, saygıyla ve minnetle anıyorum. Onlar da büyük bir değerdiler. Rojava Özgürlük Devrimi’nin gerçeğini ortaya çıkardılar. Nasıl bir çekim merkezi olduğunu, her türlü zorluğu yenerek Rojava’ya nasıl akın edildiğini açıkça gösteren, kanıtlayan çok somut bir olay, örnek oldular.
Devrim devam ediyor. Bu devrim Önder Apo’nun çizgisinde gelişti. Devrimin temellerini Önder Apo attı. İlk sözü Önder Apo söyledi. İlk ilişkileri Önder Apo kurdu. Toplumu böyle bir devrime kalkma bilincine, cesaretine, fedakârlığına Önder Apo ulaştırdı. Önder Apo’nun yeni paradigmasını hayata geçirmek için cüretli bir girişim oldu devrim. Şehitlerin izinden yürüdü. Hâlâ devam eden devrimi Apocu çizgide, şehitlerimizin izinde yürütmek isteyen herkesi, tüm insanları, kadın, erkek tüm mücadele eden güçleri selamlıyorum. Başarılar da diliyorum. Rojava Devrimi üzerine değerlendirmeler, tartışmalar olacak dedik geçen süreçlerde. Şimdiye kadar kısmi bazı değerlendirmeler oldu ama henüz yeterli düzeyde ve açıklıkla bunlar gelişmedi. Umuyoruz bundan sonra gelişecek. Bu yıl dönümü vesilesiyle biz bir gündem açmak istedik.
DEVRİMLE BİRLİKTE ROJAVA’DAKİ TOPLUMSAL YAŞAM TÜMDEN DEĞİŞTİ
Aslında istiyorduk ki daha çok içinde olanlar, daha çok bilgi sahibi olanlar, biraz da daha fazla sorumluluk taşıyan, sorumluluk içinde bulunanlar değerlendirsinler, çözümlesinler. Bizler de yararlanalım, tüm insanlık yararlansın, halklar yararlansın. Hâlâ herkeste böyle bir beklenti var. Biz de bu beklentideyiz. Bu tür adımlar atılırsa çeşitli görüşler belirteceğiz. Fakat birkaç şeyi, durumu değiştirmemek üzere devrimin yeni bir yıla, 15. yıla girişi vesilesiyle söylemek istiyorum. Çünkü 10. yıla girişi de aslında biz önemsemiştik. 10. yıla girişte daha çok kültür devrimi üzerinde durduk, kültürel devrime dönüşmesi gerektiği üzerinde durduk. Değerlendirmelerimiz öyleydi, ben hatırlıyorum. Biz yönlendirici düzeyde değildik ama görüş belirtme özgürlüğümüz vardı. Basın üzerinden de yapıyorduk, değişik biçimlerde de. Ama devrimin kültür devrimine dönüştürülmesi, ideolojik boyutunun geliştirilmesi, toplumsallaştırılması, halklaştırılması, kitleselleştirilmesi gibi hususları ikinci 10 yılda yapılması gereken görevler olarak belirlemiştik. Yine de bu temelde gelişeceğine inanıyoruz.
Şimdi askeri olarak biraz geriye çekildi. Ona bakarak bazıları devrim öldü, bitti, yıkıldı diyor. Devrimi iktidar ve devlet paradigmasıyla ele alanlar için, devrimi bir devlet yıkıp yenisini kurmak olarak görenler için bu geçerli olabilir. Ama biz öyle görmüyoruz. Dolayısıyla devrimi oluşan siyasi ve askeri güçle, yönetimle tanımlamadık. Daha çok toplumun örgütlülüğüyle, katılımıyla, toplumsal yaşamda, birey ve toplum yaşamında ortaya çıkan değişikliklerle, esas olarak da kadın yaşamında, kadın duruşunda, kadının toplumsal yaşama katılımındaki, halklar arası ilişkilerdeki değişimle tanımladık. Anlamaya çalıştık. Buradan baktığımızda devrim gerçekten de önemli adımlar attı. Ciddi gelişmeler yarattı. Büyük bir tecrübe birikimi ortaya çıkardı. Zengin dersleri var bunun. Bu dersleri iyi çıkarabilmek lazım. Örneğin kadın özgürlüğü temelinde önemli bir adım oldu. Kadın devrimine döndü, kadın öncülüğünde gerçekleşti.
Rojava’daki toplumsal yaşam tümden değişti. Kürtler açısından bu olduğu gibi geçerli. Diğer topluluklara da, komşu halklara da, Ermenilere, Süryanilere, Araplara, Türkmenlere bu yansıdı. Kadın irade oldu, toplumsal yaşama katıldı, siyasi yaşama katıldı. Süreçlere öncülük etti. Erkek egemenliği zihniyet olarak da pratik olarak da önemli bir darbe yedi. Değişim, dönüşüme uğradı. Bu bir gerçek. Fakat kadın özgürlük devrimi yeterli bir düzeye ulaştı mı? Ulaşmadı tabii, eksiklikleri kaldı. Erkek egemenliği direndi. Siyasi yönetim gücü engel çıkardı. Son saldırılar en çok buraya oldu. Bu engellerle karşılaştı ama hâlâ devrimin yarattığı etkiler sürüyor. Örneğin halkların birlikte yaşamı, demokratik ulus, farklılıkların, farklı kültürlerin kendini özgürce örgütleyip demokratik ortamda birlikte, yan yana, kardeşçe yaşamaları ve demokratik yönetim oluşturmalarında çok önemli bir deneyim oldu.
En küçük halk toplulukları bile Baas yönetimi tarafından hiç vatandaş olarak bile kabul edilmeyen, şimdi gelişen yönetimin yine Baas çizgisini izlemek istediği birçok topluluk ortaya çıktı. Kendi dilini, kültürünü konuşur hâle geldi, örgütlendi. Özgürce kendi kültürünü yaşayan ve komşu halklarla dayanışma içerisine giren bir irade kazandı. Çok önemli bir gelişmeydi, zorlukları vardı. Eğitim nasıl olacak? Sağlık nasıl olacak? Her şeyi çok dilli yapmak, çok kültürlü yapmak yeni imkânlar gerektiriyordu. Yeni materyaller, her şeyi gerektiriyordu. Her şeye adeta sıfırdan başlanıyor gibi. Var olanı yıkıp yenisini kurmak gibi bir durumdu. Bu anlamda birçok zorluk oldu ama çok önemli bir düzey yaşandı. Ciddi bir deneyim ortaya çıktı. Fakat milliyetçilik her fırsatta engellemeye çalıştı. Kürt milliyetçiliği engellemeye çalıştı. Arap milliyetçiliği engellemeye çalıştı. Bunları net ifade edelim.
ÇOKLUK MANEVİ DEVRİMİ ZAYIFLATTI
Baştan itibaren buna karşı milliyetçiliğin çok kötü bir direnişi oldu. Hâlâ işte bu siyasi, askeri durumlar yaşanınca da bu sefer milliyetçilik, zafer kazanıyorum naraları atmaya kalktı. Hâlbuki foyası meydana çıktı. Maskesi düştü. Nasıl bir düşmanlık yarattığı toplumlar içerisinde ortaya çıktı. Öyle bir milliyetçilik olmazsa toplumların nasıl yan yana, kardeşçe yaşayacağını, demokratik toplum birliğinin nasıl oluştuğunu, demokratik ulusun nasıl şekillendiğini geçen süreçlerde yaşanan pratik gösterdi. Hatalar oldu, şunu söyleyebilirim; bazıları şöyle ifade ediyorlar, PKK çizgisini uygulamak istendi. Apocu çizgi uygulanmak istendi, demokratik modernite paradigması, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma uygulanıyordu ama işte pratikte tutmadı, kimse benimsemedi. Bu yaklaşımların hepsi yanlış. Doğru değil. Bunlar teorik olarak da pratik olarak da bu paradigmaya karşı olanların sözleridir. Bu askeri durumu vesile yaparak karalamaya çalışıyorlar. Paradigmayı, çizgiyi gözden düşürmeye çalışıyorlar. Gerçekle bir alakası yok.
Tam tersine aslında bütün bu yaşananlar, yılbaşından bu yana Rojava’da yaşananlar bize göre teorik olarak Apocu paradigmayı, demokratik sosyalist modernite paradigmasını doğruladı. O paradigmanın uygulandığı yerler ayakta kaldı. Değişim yarattı, toplumu geliştirdi. Uygulanamayan yerler ayakta kalamadı. Zarar gördü, zayıflık gösterdi. Bu anlamda gerçekten de devlete öykünme, iktidara öykünme, özel mülkiyete öykünme, bireycilik, yaşamda bu maddiyatçılık çok fazla geliştirildi. Biraz da yer altı zenginlikleri var, petrol, metrol çıkarıldı, yokluk değil, maddi rehavet, çokluk aslında manevi devrimi zayıflattı, zorladı. Bunlara çok fazla kapılındı. Dolayısıyla adına komün dendi ama komünalite geliştirilmedi. Komün yaşamı geliştirilmedi. Komün çizgisi geliştirilmedi. Ahlaki ve politik toplum, demokratik toplum, demokratik komün çizgisinde örgütlenmedi. Her yerde bir komün olsaydı, onun savunması gelişseydi böyle mi olurdu hiç? Hangi saldırı bir komünü yenebilir? Klan ve kabileler için tarihte söylenen söz var. Yok olurlar ama asla yaşamlarından vazgeçmezler diye. Şimdi işte klan, kabile toplumu komün toplumudur. Komün bunu ifade ediyor. Böyle bir toplumsal dönüşüm nasıl? İdeolojik dönüşüm gerçekleşemedi.
Bireyci, maddiyatçı, böyle basit yaşam tutkusu devrimin üzerine saldırdı. Bir karabasan gibi çöktü aslında. Dolayısıyla bürokratizm, toplumdan kopukluk, demokratik toplum olmak yerine, demokratik konfederalizm olmak yerine giderek devlete benzeşen, devlete öykünen bir durum oldu. Aslında şimdi entegrasyon yapıyoruz diyorlar. Entegrasyon baştan itibaren yapılması gerekendi. Uygulansaydı zaten demokratik modernite çizgisi, demokratik entegrasyonu, devlet artı demokrasi çözümünü öngörüyordu. Rahatlıkla bu geliştirilebilirdi. Buna göre demokratik toplum inşası olabilirdi. Önceki rejim de daha iyi zorlanabilir, şimdiki de zorlanabilirdi. Mesela bu yönlü fırsatlar, imkânlar hep kaçırıldı. Daha birçok şey sayılabilir. Uzatmayacağım ama teorik ve programsal olarak temel konularda demokratik modernite paradigmasından sapmalar oldu. Uygulanmadı. Bu sonuç oradan doğdu. Bunu net ifade edebiliriz. Bekliyoruz, dedim ya, tartışılır, değerlendirilir, derslerini çıkaracağız.
Değerlendirmeler gelişirse biz de görüşlerimizi ifade edeceğiz. Neler oldu, neler yaşandı? Neden bu durumlar ortaya çıktı? Ne geliştirdi, ne kaybetti? Doğru neydi, yanlış neydi? Bunlara eleştirel, öz eleştirel yaklaşıyoruz. Bir değerlendirme, anlama gücümüz var. Bu konuda öyle bir şey söyleyecek durumda değilmişiz sanılmasın. Fakat dediğim gibi daha derli toplu, daha bütünlüklü değerlendirmeler olsun istiyoruz, inanıyoruz. Önümüzdeki süreçte bunlar olacak, gelişecek. Bu temelde devrim kendisini sürdürecek, ilerletecek, zayıflıklarını gidererek doğru çizgide kendisini geliştirip gelişim seyrini sürdürecek. İnancımız bu. Bu temelde çalışan, çaba harcayan, mücadele eden herkese de başarı diliyoruz.
24 Temmuz 1923 önemli bir tarih. Lozan Antlaşması’nın imzalandığı tarih. 103. yıl dönümü. Bu anlaşma günümüzde sürdürülebilir mi? Bu noktada güçler nasıl konumlanıyor? Yine halkların tercihi, yaklaşımı nasıl olmalı?
Evet. Lozan Antlaşması’nı yaratan bir süreç oldu. Öncesi var. 1. Dünya Savaşı’nın sonuçları temelinde geliştirilen anlaşmalar, müzakereler. Onlar ayrı bir şeydi. Bunlara karşı mücadele yürütüldü. Demokrasiye açık bir mücadeleydi. Ve gerçekten de 1. Dünya Savaşı’nın galiplerinin yaratmak istedikleri bir ölçüde kırıldı. Ondan sonra Lozan’da bir anlaşmaya gidildi bu temelde. Fakat bu anlaşma, nasıl diyelim, bu ulus devlet çizgisine çok fazla bağlandı, saplandı. Önceki demokrasiye de uygun düşmedi. Kendi temellerine de uygun düşmedi. Dolayısıyla da o kazanımları sürdüren, geliştiren, demokratikleştiren olmadı. 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edildi, devlet kuruldu ama bu devlet demokrasiye duyarlı, demokrasiyi geliştiren olmak yerine başta kültürler, azınlıklar, onlar içerisinde de Kürtler olmak üzere her türlü kültürel, etnik varlığı yok edip tek dil, kültür, devlet, ulus yönetimi yaratma temelinde katı bir ulus devletçiliği öngördü.
Bu aslında İttihat ve Terakki’den daha öncesinden de gelen çeşitli özellikler taşıyan Türk milliyetçiliğini getirip buraya oturtma oldu. Ortadoğu’nun daha sonraki şekillenmesine de bu öncülük etti. İran toplumunda da benzeri yaşandı. Arap sahasında da benzeri yaşandı. Türkiye’deki ulus devletçilik, İran’daki, Arabistan’daki gelişmelerin öncüsü oldu. Birer maketi gibi geliştiler. Fars milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği, Türkiye’deki bu ulus devlet milliyetçiliğinin bir benzeri olarak şekillendi. Kürt inkârı ve imhasına dayandı bu ve birbiriyle de çatışmaya dayandı. Yüzyıl kan revan içerisinde geçti. Yarısı, Önder Apo dedi, proto-İsrail şeyidir bu yaratımlar. Sonra İsrail geldi. Şimdi ikinci yüzyıla girerken bu Ortadoğu’nun yapılanması değiştiriliyor. Statü yeniden şekillendiriliyor. 1990’larda başlayan 3. Dünya Savaşı’nın temel bir projesi, Ortadoğu’da Lozan temelinde yaratılmış olan ulus devlet statükoculuğunu aşarak yeni bir anlaşmayla sermayenin daha serbest hareketine ve daha çok sömürüsüne dayalı yeni bir statüko yaratmak istiyorlar.
Bu, 3. Dünya Savaşı sürecinin esasıdır. 7 Ekim 2023 Gazze savaşıyla da çok daha ileri bir ivme yaptı. Geldi bugün İran savaşı olarak bölgede çok daha şiddetli biçimde sürüyor. Açık bir durum. Burada yapılmak istenen ne? Yeni anlaşma, İbrahim Anlaşması, Arap-İsrail uzlaşmasına dayanıyor. Bunun içerisinde de İsrail hegemonyası esas. Amerika Birleşik Devletleri-İsrail ittifakı belli bir Arap gücünü de yanlarına alarak eski statükoyu değiştirip İsrail hegemonyasında yeni bir enerji yoluna dayalı yeni bir sistem yaratmak istiyorlar. Bu çok açık. Böyle olunca 100 yıldır yaratılan değişiyor, yıkılıyor. Bakın, anlaşıyoruz dediler. NATO’yu getirdiler Türkiye’ye. Belki anlaşmanın bir şeyi olacak. Trump Türkiye’deyken yeni bir savaş emrini İran’a karşı verdi. Bütün NATO’yu, Türkiye’yi de töhmet altında tuttu. Bu işin içine soktu neredeyse. Mevcut askeri saldırı bu biçimde sürüyor. Çağrı yaptı, herkes İbrahim Anlaşması’na uysun, katılsın diye. Başta Türkiye’nin adını vererek.
TEHDİT HALA DEVAM EDİYOR
Şimdi bu durum, nasıl diyelim, ciddidir. Hâlâ o Lozan’dan önceki sürecin dayatmalarıyla hareket edilemez ama Lozan da İngiltere ve Fransa ile anlaşmaydı. Hâlâ ona dayanılarak bu süreci Türkiye yürütemezdi. İran’da yoğunlaşan savaş Türkiye’deki savaştır. Suriye’den Gazze’ye yürüyen savaş Türkiye’de savaştır. Türkiye de böyle hissetti zaten. Devlet Bahçeli’nin bu sürece dönüp yaptığı çağrıları da biz böyle anladık. Doğrusu da buydu zaten. Buradan ileri geldi. Bu durumun Türkiye’deki mevcut sistem açısından yarattığı tehdit, tehlike karşısında oldu. Dendi, beka sorunu var. Bu duruma gelindi. Peki, şimdi gerçekten de Türkiye bunları söyledi. Buna karşı Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum çağrısı oldu 27 Şubat 2025’te. Çözüm için, demokratik entegrasyon çözümü için sunduğu programlar var. Bunları da dikkate alarak bu temelde bir değişimi, dönüşümü yaşamak, demokratikleşerek bu saldırıları, demokratik dönüşümü yaşayarak eskiyi değiştirip yeni hegemonyayı da boşa çıkartacak bir sürece girildi mi? Girilmiyor.
Böyle bir zihniyet ve politika değişimi olmuyor işte. Bu tehlikeli bir durum. Hâlbuki tehlike, tehdit olduğu gibi devam ediyor. Zorla İran’ı yıkıyorlar ve yıkacaklar. Görülen odur. Mevcut olanla bile uzlaşmadılar. Irak’ın ne olacağı belli değil. Bir deniliyor silahsızlandıracağız. Bir diyorlar Güney Kürdistan devlet olarak ilan edecek kendisini. Öyle birbiriyle karşıt olan açıklamalar var ki insan şaşırıyor ama bakıyorsun, bir anda öncekiyle çok farklı olan gelişmeler de yaşanıyor. NATO toplantısına nasıl İsrail’in müdahalesi oldu, Yunanistan’ın müdahalesi oldu. Evet, Türkiye kendine göre oradan güç aldı, destek almaya çalıştı. Askeri gücünü de kullanarak NATO’nun militarizmine destek vermeye açık olduğunu söyledi. Hazır olduğunu söyledi. Zaten ondan sonra Ukrayna’dan İran’a savaşlar gelişti. Bir savaş örgütüdür. Bir tarafta durduruyor, öbür tarafta başlıyor. Yıkıyor, kendine savaşla yürütüyor. Kapitalist modernite sistemi, günümüzde küreselleşmiş sistem, kriz ve kaosu orta düzeyli, alt düzeyli savaşlarla sürdürüyor. Savaşsız kendi varlığını sürdüremiyor.
Doğu Akdeniz, Kıbrıs, biz önceden de söyledik tehdit altında. Mesela Kerkük petrollerini Akdeniz’e götürecek, Suriye üzerinden bir enerji yolu yapılacak deniyor ki Amerikalılar sevinçle açıklıyorlar. Bu, Hürmüz’ün rolünü azaltacak diyorlar. Enerji yolunda çünkü Güney Kürdistan’daki o yoğun enerji Suriye üzerinden Akdeniz’e gider. Bu enerji yoluna Suriye üzerinden dâhil olursa o zaman Körfez’den enerji hareketinin bir kısmı azalmış olacak. Körfez’in rolü azalmaz çok fazla. Ama tabii ki bu da değişebilir. Şimdi bu ne oluyor? Güney Kürdistan, Suriye ile birlikte enerji yoluna bağlanıyor. Doğu Akdeniz’in enerji yoluna bağlanıyor. Ticaret oradan sürecek. Irak Körfez’den bağlanıyor. Biz anlayamadık bu durumu. Hani Yumurtalık’a akıyordu o ne oldu? Bozuldu mu? Bilemiyoruz. Diğer yandan Irak’ta her şeyi maddiyat, ekonomi belirliyor bu sistemde.
Irak’ın ticareti Körfez’den olacak. Güney Kürdistan’ın ticareti Suriye’den, Akdeniz’den olacak. O zaman herhâlde Irak ile Kürdistan bölünecek. Ekonomi bölünecek. Bu yönlü söylenenler, sözler çok fazla, duyumlar çok. Bir sürü dedikodu dolaşıyor ortada. İnsan neyin doğru, neyin yanlış olduğunu da bilemiyor. Ama eskiden beri bu yol yapılmış zaten. Bu DAİŞ savaşı genişlediğinde de hep böyle bir hattın açılması belirtiliyordu. Kürtler burada etkili rol oynasın denmişti. Kuzey Suriye burada rol oynayacaktı. Türkiye engelledi.
Türkiye ne kazandı?
Hiçbir şey, bilemiyorum. Türkiye, Suriye’nin kendi mandası olacağını düşünüyor. Ama şimdi Suriye ile bu anlaşmayı yaparlarsa Kürtler de Türkiye de kaybetmiş olacak. Şimdilik evet, Şam üzerinde bir etkinliği var ama bunun hep böyle olacağını düşünmek bir yanılgı. Yarın ne olacağı belli değil. Bu sistem kazanırsa Türkiye’ye, haydi kendi işine, ortada olan tümden elini çek diyebilirler rahatlıkla. Gücü olan istediğini yapmaya çalışıyor çünkü. Bu bakımdan mesela Kuzey-Doğu Suriye’deki gelişmelere destek vereceği yerde köstek olması Türkiye toplumuna da Kürtlere de zarar verdi. Bu politika zarar veriyor. Bu nereden oldu? Aman Kürdün adı olmasın. Bu Kürt karşıtlığı, bu temeldeki milliyetçi yaklaşım Türkiye’ye her şeyi kaybettiriyor. Bu değişmezse, dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum sürecinin gereklerine göre demokratik değişim, dönüşüm yaşamazsa Türkiye daha neler kaybeder Allah bilir. Biz şimdiden bir şey diyemeyiz. Ama kaybetmesinin önü açık. Bunu defalarca birçok yönüyle ifade ettik, söyledik.
Ama şimdi hiç böyle, sanki bir şey yokmuş gibi yaklaşılıyor, değerlendiriliyor. Karmaşık bir durum da var. Zaten geçmişte bu temelde mevcut zihniyet ve siyasetle yapılanlar zarar verdiler. Tez elden bunun değişmesi lazım. Bunu niye göremiyorlar? Bu kadar aydın, siyasetçi insan var. Niye bu bizim zararımıza, bundan vazgeçmeliyiz; yaşamımızı, ilişkilerimizi, siyasetimizi, zihniyetimizi, ittifaklarımızı değiştirmeliyiz diyemiyorlar, anlamıyorum. Hâlbuki işte ifade ediyorum, mesela Kürtlerle Türkiye toplumunun çıkarları aynıydı. Kardeşçe bunu yürütebilirler. Ama Kürtler zarar görsün diye Türkiye’ye zarar veriyorlar. Kürt savaşından birtakım şeyler elde ediyorlar ama Kürt dostluğundan elde edeceklerinin yüzde biri bile değil o. Ve bir de egemenler elde ediyorlar. Topluma bir faydası olmuyor. Bu nedenle şimdi evet, yeni bir yıl dönümünde Lozan için bir şey demem ben. Fakat bu Kürt yaklaşımının değişmesi lazım. Kürt karşıtı zihniyet ve siyasetin Türkiye’de değişmesi gerekli. Bütün antidemokratik oluşumların, tutumun, duruşun altında bu yatıyor.
Türkiye’ye kaybettiriyor bu durum. Hem yaşamda kaybettiriyor, ekonomide kaybettiriyor, zihniyette, psikolojide kaybettiriyor. Bu kadar baskı, savaş, diktatörlük buradan gelişiyor. Bu kadar askeri darbe buna dayanarak oldu. Geçen yüzyıl nasıl bir yüzyıl oldu? Ders çıkartmak lazım. Demek ki Türkiye toplumunun çıkarına olan tutumun Kürt karşıtı değil, Kürt kardeşliğine dayalı bir zihniyet, strateji, siyaset olması lazım. Böyle bir değişim, dönüşüm yaşaması gerekli. Ne diyelim, inşallah aklı başında olanlar daha çok tartışırlar. Bir yıl dönümünde Lozan’ı yenilemek isterler. Demokratik dönüşüme uğratmak isterler. Bu tür özelliklerini yeniden değerlendirerek bu yanılgılardan, tersliklerden kendilerini çıkarmaya çalışırlar. Önder Apo bunun için çaba harcıyor. Biz de buna destek verdik. Hiç kimse siz bunun önünde engelsiniz diyemez artık. Tam tersine biz bunun büyük gücüyüz. En temel demokrasi gücüyüz, destek gücüyüz. Geriye kendilerine kalıyor. Artık nasıl olacağını göreceğiz.