Çelebi: Kürtler enerji projelerine kurban edilmek isteniyor

Mehmet Ali Çelebi, Kürt halkının uluslararası enerji projelerine kurban edilmek istendiğini belirterek, 6 Ocak’ta Paris görüşmeleriyle şekillenen yeni uluslararası konsensüsün, cihatçı yapılar üzerinden bölgeyi felakete sürükleyebileceğini söyledi.

MEHMET ALİ ÇELEBİ

Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Çelebi, Suriye’de Rojava üzerinden uygulamaya konulan yeni bir komplonun, 1999 yılında Önder Apo’ya yönelik uluslararası komplonun bir benzeri olduğunu ifade ederek, Halep saldırısıyla başlayan sürecin uluslararası boyutlarını ve perde arkasını ANF’ye değerlendirdi. 

ROJAVA’YA YÖNELİK KOMPLONUN PERDE ARKASI

Halep saldırısıyla başlayan komplo sürecinin, Rojava’da Kürtlerin kazanımlarına yönelik olduğunu belirten Çelebi, şöyle konuştu:

“Birinci komplo da Suriye’de başlamıştı; ilginçtir ki Kürtlere karşı gelişen ikinci uluslararası komplo da yine Suriye merkezli gerçekleşti. O ilk komplonun içerisinde Hüsnü Mübarek ve Süleyman Demirel gibi isimler vardı. ABD’de ise Bill Clinton yönetimi bulunuyordu. İngiltere, komplonun temel ayaklarındaydı. Komplo sonrasında Adana Mutabakatı'na gelindi. Bu mutabakat, Türkiye ile Suriye arasında aslında kritik bir eşikti. 20 Ekim 1998'de, Hafız Esad henüz hayattayken (ölümünden iki yıl önce, kontrolü Beşar Esad’a devretmeden önce) imzalanmıştı. Adana Mutabakatı çerçevesinde Türkiye, Suriye üzerinde ciddi bir nüfuz alanı yaratmıştı.

Bu nüfuz alanıyla birlikte, dinamikleri hem siyasal olarak ezme hem de enerji denkleminden çıkarma politikaları sonuç verdi. Bu sürecin en önemli ayaklarından biri Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) projesiydi. Sovyet Bloku’nun dağılmasının ardından, Hazar bölgesindeki Azerbaycan ve Bakü petrolünü Adana Ceyhan'a taşıma projesi, 1993'ten sonra hızlandırılmış ve tam da bu komplo dönemine kadar faaliyetler sürdürülmüştü.”

‘KÜRTLER ENERJİ DENKLEMİNE KURBAN EDİLDİ’

Bu komplonun önemli bir diğer ayağının ise Mavi Akım enerji projesi olarak sonuçlandığına dikkat çeken Çelebi, “Diğer bir faktör ise Rusya ile Türkiye arasındaki Mavi Akım boru hattıdır. Rusya, birçok alanda bu proje hatırına sessiz kaldı ve Kürtlere yönelik politikaları görmezden geldi. O dönemde Batı da Rusya’nın tekrar sosyalist bir anlayışa dönmemesi için Yeltsin ve sonrasında Putin yönetimini desteklemişti. Böylece Mavi Akım projesi de o süreçte kotarıldı. Yani Kürtler bir nevi, enerji denklemine kurban edildi. Bunun bir diğer ayağı da Akdeniz ve Kıbrıs havzasına hakim olma, dolayısıyla Kürt hareketinin o bölgedeki etkisini kırma politikasıydı” diye belirtti.

6 OCAK VE ULUSLARARASI KONSENSUS 

6 Ocak 2026’da yine anti-Kürt politikalar çerçevesinde uluslararası bir konsensüs sağlandığını söyleyen Çelebi, şunları söyledi:

“Yine İngiltere başroldeydi; bu kez ABD Başkanı Trump da sahnedeydi. Trump, Kerkük’ün işgaline izin verirken aslında bu politikanın sinyalini vermişti. Normalde İran’a bağlı olan Haşdi Şabi’yi Irak’ta yok etmeye çalışan bir politikası vardı.  Ancak mesele Kürtler olunca, Türkiye’nin de talebiyle Kasım Süleymani komutasındaki bu gücün Kerkük’ü işgal etmesine izin verdi. Çünkü AKP yönetimiyle parasal ve ranta dayalı bir konsept oluşturmak istiyordu.

Kerkük’ten sonra Efrîn bölgesine cihatçı yapıların Türkiye ile birlikte girmesine, keza 2019’da Girê Spî ve Serêkaniyê’ye girilmesine ön ayak oldu. ABD hem Irak hem de Suriye hava sahasını kontrol ettiği için bu alanları operasyonlara açtı.” 

‘ABD’NİN KÜRTLERLE KURDUĞU İTTİFAK TAKTİKSEL BİR İTTİFAKTI’

Trum yönetimleri sırasında Türkiye’ye ciddi tavizler verildiğine dikkat çeken Çelebi, şöyle devam etti:

“Bu yüzden ABD seçimleri yaklaşırken Ankara’daki AKP-MHP koalisyonu, adeta 'Godot’yu Bekler Gibi' Trump’ı beklemeye başladı. Havuz medyası, televizyon ve gazetelerde Trump’ın gelmesini dört gözle bekliyordu. Trump geldikten sonra, anti-Kürt politikaların nasıl yürütüleceğine dair pazar görüşmeleri yapıldı.

İngiltere’nin de farklı hesapları vardı; Rusya’ya karşı tarihsel bir öfkeyle onun sıcak denizlere inmesini engellemek istiyordu. ABD ise hem Rusya’yı hem Çin’i hem de İran’ı Suriye’den çıkarmayı amaçlıyordu. Bu boşluğu doldurmaya aday olan ise NATO üyesi gücünü ve jeopolitik konumunu kullanan AKP-MHP koalisyonuydu. Almanya ve İngiltere gibi güçler de bölgedeki İran ve Rusya boşluğunu bir NATO gücünün doldurmasını arzu ederek bu politikaya destek verdi.

Aslında ABD yönetiminin Suriye’deki Kürtlerle kurduğu ittifak taktiksel bir ittifaktı. Geçmişte de vurguladığımız gibi, ABD Kürtlerle bir yere kadar hareket eder; ancak Türkiye’yi de dengeleyici bir güç olarak tutar. Türkiye’yi Rusya’ya karşı Karadeniz’de, Akdeniz’de ve İslami kimliğinden dolayı Ortadoğu’da 'ılımlı İslam' projesi çerçevesinde değerlendirmek ister.”

TRUMP’IN DEĞİŞKEN PROFİLİ

Trump’ın dünya siyasetine yönelik tutarsız ve değişken tavırlarının da bu komplo sürecini tetiklediğine işaret eden Çelebi, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:

“Trump’ın profili çok değişkendi; bir gün 'çok iyi bir lider' diyerek övgüler düzüyor, sonra hakaretler ve tehditler yağdırıyordu. En önemli müttefiklerinden Kanada’ya göz koyabiliyor, Panama Kanalı’nı ele geçirmekle tehdit edebiliyor ya da Danimarka’ya bağlı Grönland’ı satın alma politikası güdebiliyordu. Avrupa Birliği ise buna karşı bir savunma şemsiyesi oluşturmaya çalışırken Türkiye’ye bir rol biçmişti. Türkiye’nin askeri gücü ve NATO’nun en kalabalık ordularından birine sahip olması nedeniyle yaptıkları birçok şeye göz yumdular. Tekrar vurgulamak gerekirse; yol ayrımı noktasına gelindiğinde ABD’nin tercihi Kürtler değil, Türkiye olur.”

‘ABD, TERCİHİNİ TÜRKİYE VE HTŞ’DEN YANA KULLANDI’

ABD’nin Irak’tan çekilip güçlerini Kürdistan Bölgesi’ne getirerek orayı askeri olarak tahkim etme nedenlerini de açıklayan Çelebi, şunlara dikkat çekti:

“ABD Irak’tan çekilip güçlerini Federe Kürdistan Bölgesi’ne getirirken orayı askeri olarak tahkim ediyor. İran’a karşı bir güç dengesi kurmak ve İsrail ile bölge ülkelerini 'İbrahim Anlaşmaları'na katmak istiyor. Bu noktada Türkiye’ye ikna edici bir rol veriyor. Diğer yandan Hamas’ı silahsızlandırma politikası yürütüyor. Bunu yaparken Hamas’ın düşünsel olarak yakınlık duyduğu AKP-MHP yönetimi üzerinden bir siyaset izliyor. Tüm bunlar, İran’a yönelik baskıdan bağımsız değildir. ABD, İran’a yönelik harekat hazırlığı yaparken Türkiye’yi Rusya’dan tamamen koparmak ve Mavi Akım ile Türk Akımı üzerinden gaz alımını durdurmak istiyor. Şubat 2026 itibarıyla Hindistan’a uygulanan angajmanlar sonucu Hindistan’ın Rusya ile enerji ilişkisini sonlandırması buna örnektir. ABD, hem Rusya ve Çin’in enerji yollarını kesmeye hem de 3 Ocak 2026 operasyonu sonrası Venezuela ve İran’ın kaynaklarını kendi kontrolünde dağıtacağı bir sistem inşa etmeye çalışıyor.”

Rojava politikalarında ABD’nin tercihini Türkiye ve HTŞ’den yana kullandığını da belirten Çelebi, şöyle konuştu:

“Burada çarpıcı olan, 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren El-Kaide ve IŞİD ile aynı ideolojik damardan gelen HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’nun Trump yönetimi tarafından desteklenmesidir. Bu durum, ABD Kongresi’nde bile ciddi tepkilere yol açtı. Ankara’nın dış politikası, Kürtlerin hiçbir yerde statü elde etmemesi üzerine kurulmuş durumda; tüm yatırımını Kürt, Ermeni, Rum ve Alevi karşıtı bir stratejiye yapmış görünüyor. Ancak Suriye’de ve Rojava’da tablo bir anda değişebilir. Geçmişte Paris, Moskova, Brüksel ve Londra gibi başkentlerde katliamlar yapmış cihatçı yapıların, gelecekte halkların başına neler getireceği tarih sayfalarına bakıldığında netleşecektir.

Nitekim Kürtlerin ve enternasyonal dayanışma içindeki halkların dünya genelinde sokağa çıkması, önce parlamentoları, sonra hükümetleri etkiledi. Fransa’da Macron yönetimi dahi ikili oynamayı bırakıp arabuluculuk yapmak zorunda kaldı.” 

4 Ocak’ta Şam’da SDG ve geçici Şam yönetimi arasında yapılan toplantılarda birçok konunun masada olduğunu, ancak son anda görüşmelerin sabote edildiğini hatırlatan Çelebi, şöyle devam etti:

“4 Ocak 2026 tarihi bu noktada kritiktir. SDG Genel Komutanı Mazlum Ebdi ve Sipan Hemo’nun Şam ziyaretleri, ABD’li komutan Kevin Lambert’ın katılımı ve Suriye Savunma Bakanı ile yapılan toplantılar önemli bir ilerlemeydi. Thomas Barack’ın da itiraf ettiği gibi, Kürtçe’nin anayasada ve eğitimde nasıl yer alacağı tartışılıyordu. Ahmed Şara, 6 Ocak saldırısından önce 13 No’lu kararnameyi çıkararak Kürtçeyi ulusal dil kabul ettiğini duyurdu; ancak bu kararname birçok soru işareti barındırıyor. Eğitim müfredatının içeriği ve pratik uygulama belirsizliğini koruyor. Ankara’nın yönlendirmesiyle hareket eden yapılar, çözüm odaklı toplantıları fısıltılarla sabote ediyor.

Thomas Barack, Fidan ve İngiltere’nin planladığı, İsrail’in de katıldığı 5-6 Ocak Paris toplantısında, HTŞ rejimi de masadaydı. Barack’ın aylar öncesinden hazırladığı plan orada devreye sokuldu. Rojava yönetiminin bu süreci önceden okuması ve alternatif planlar üretmesi gerekiyordu. Emperyalist güçler her zaman yeni Lozanlar, yeni haritalar peşinde olacaklardır. Ancak Kürtler, 68 kuşağından beri emperyalistlerin çizdiği sınırları aşarak basamak basamak zirveye tırmanmıştır. Sovyetlerin dağılmasından, Halepçe katliamından ve Körfez savaşlarından her seferinde toparlanarak ve ilerleyerek çıkmışlardır.

Devrimciler her zaman bağrında bir umut kıvılcımı taşır; aksi takdirde 1959 Küba Devrimi, Vietnam Direnişi, Paris Komünü veya 1917 Sovyet dinamiği gerçekleşemezdi. 

‘TÜRKİYE, KÜRTLERLE EŞİT ZEMİNDE ÇÖZÜM GELİŞTİRME FIRSATI VAR’

Bugün de 5-6 Ocak Paris toplantısıyla, cihadist rejimler üzerinden kurulan plana karşı yeni süreçler gelişebilir. Bölge her an siyasal depremlere açıktır. İran örneğine bakmak gerekir; İran, halklarıyla (Kürt, Azeri, Beluç, Arap) arasını açmış durumdadır. Sadece devasa askeri donanıma ve füzelere sahip olmanın yetmediği, Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta görüldü. Asıl güç füzeler değil, halkın iradesidir.

AKP yönetimi de benzer bir yanılgıyla askeri videolar ve HTŞ gibi yapılar üzerinden halkları sindirebileceğini sanıyor; ancak halkından kopan yapılar çürümeye mahkumdur. Marx’ın dediği gibi: 'Başka ulusları ezen uluslar özgür olamaz.' Siz başka ulusları ezmeye çalışırken yolsuzluğu, yozlaşmayı ve çürümeyi perdelemeye çalışırsınız; ama bir gün her şeyin içeriden yıkıldığını görürsünüz. Silaha, tanka ve cihatçı gruplara devasa bütçeler ayırırken kendi insanınıza yirmi bin lira maaşı reva görmek, toplumsal etiği yok eder.

Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat var: Kürtlerle eşitlik zemininde bir çözüm süreci geliştirmek; Suriye’de askeri birimlere para aktarmak yerine halklarla ekonomik değerleri paylaşmak ve özgürlüğün önünü açmak. Aksi halde bu politika, Türkiye’yi de İran gibi bir sona götürebilir. İran ders almadı ve büyük bir tahribat yaşayacak. Türkiye, İran gibi olmak istemiyorsa silah yerine eşitliğe ve özgürlüğe yatırım yapmalıdır.”