‘Çözüm ve demokrasi güçlü yerel yönetimi getirir'
Mustafa Yıldız, Anayasa ve yasaların demokratikleştirilmesi ile uluslararası sözleşme ve şartlara uyulmasının, çözüm ve demokrasiyi, dolayısıyla güçlü yerel yönetimleri getireceğini söyledi.
Mustafa Yıldız, Anayasa ve yasaların demokratikleştirilmesi ile uluslararası sözleşme ve şartlara uyulmasının, çözüm ve demokrasiyi, dolayısıyla güçlü yerel yönetimleri getireceğini söyledi.
Türkiye’de yaşanan yeni dönemle birlikte yerel yönetimlerin önemi bir kez daha öne çıkarken, kayyum uygulamalarının devam etmesi, demokratikleşme sürecinin önündeki en büyük engeller olarak duruyor.
Önder Apo’nun çağrısıyla başlayan süreç, Türkiye’de demokratikleşme adımlarını gündeme taşırken, hükümetin direnci ve kayyum uygulamaları süreci zorlaştırıyor. Yerel yönetimlerde seçilmiş iradenin yerine atanmış yöneticilerin görevlendirilmesi, demokratik gelişmelerin önündeki en büyük engellerden biri olarak değerlendiriliyor.
Kürt siyasi hareketinin belediyelerinde yıllarca müfettiş olarak görev yapan, ‘Yasalardan Arındırılmış Kayyım Belediyeleri’ kitabının yazarı Mustafa Yıldız, barış sürecini ve bu sürecin yerel yönetimlerin önemiyle ilgili sorularımızı yanıtladı.
Mecliste kurulan komisyon, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde somut bir ilerleme sağlayabilir mi?
Sayın Abdullah Öcalan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısı sonrası iktidarın, barış görüşmeleri çerçevesinde oluşturduğu Meclis Komisyonu ile ilgili yoğun tartışmalar yürütülmektedir. Bu çerçevede, ülkede toplumsal güvenin artırılması ve demokratik katılımın güçlendirilmesi temel hedef olarak öne çıkmaktadır.
TBMM bünyesinde kurulan ve 51 üyeden oluşan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kuruluş amacı, Türkiye’nin uzun süredir yaşadığı toplumsal ayrışma, Kürt sorunu ve demokratikleşme eksenindeki sorunlara çözüm bulma arayışıdır.
Komisyonun en temel hedefleri ise, Kürt sorununun çözümü, PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı sonrası örgütün yeni yaşama entegrasyonunun nasıl sağlanacağı, toplumsal kutuplaşmanın en alt düzeye indirilmesi ve ülkede demokratik anlamda yaşanan sorunların çözümünde ortak bir mutabakatı sağlamak.
‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ nedir dediğimizde, komisyonun isminde çok açık olarak yanıtı görüyoruz: Dayanışma, kardeşlik ve demokrasi. Bu üç kavramın ülkenin mutluluk ve huzuru olduğunu görürüz. Bu komisyon, demokratik cumhuriyete yürüyüşün yol haritasını belirlemelidir. Cumhuriyet’in 2. yüzyılını demokrasi ile taçlandırma komisyonu olmalıdır.
Komisyonunun üyelerine baktığımızda, böyle bir süreci yürütecek bilgi ve deneyime sahip, bu konularda çalışması ve araştırması olan üye sayısı yok denecek kadar az. Komisyon üyelerinin zaman zaman bireysel olarak yaptıkları açıklamalara baktığımızda, sorunun büyüklüğü ve öneminin farkında olduklarına dair bir emareye rastlamadığımız gibi, yıllardır süren bu savaşın neden çıktığından bile haberlerinin olmadığını gözlemliyoruz. Komisyona üye veren partilerin genel başkanlarının da komisyonun kuruluş amacından haberdar olmadığını gösteriyor.
Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş’un, barış annelerinden birinin Kürtçe kendini ifade etmek istediğinde müdahale edip bunun kurallara aykırı olduğunu belirtmesi, komisyonun hala Kürtçeyi bilinmeyen bir dil olarak gördüğünü göstermiyor mu? Milyonlarca insanın konuştuğu dili yok sayarak nasıl demokrasiyi yeniden inşa edeceğiz? Benim anadilim nasıl kanunlara aykırı olur? Bu, demokrasinin, felsefenin ve toplumsal yaşamın mantığına uyuyor mu? Bilemedim.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘bu komisyon Türkiye’nin son şansıdır’ diyor; ancak hükümet demokratik hiçbir yönteme uymuyor. Komisyon üyelerinin liderlerinden farklı düşüneceğine inanmak, ülkeyi ve siyaseti tanımamak olur. Komisyonun işlevselliği yalnızca öneri ve izleme mekanizmalarını geliştirmekle sınırlı olmamalıdır. Aynı zamanda farklı toplumsal kesimler arasında güven inşa etme kapasitesi açısından da kritik bir öneme sahip olduğunun farkında olmalıdır.
Komisyon bünyesindeki siyasi partilerin üyelerinin süreci dar siyasi çıkarlarla yönlendirmeye çalışması, görev tanımının dışına çıkılması, kendi politikalarını öne çıkarmaya çalışmaları veya teknik süreci siyasallaştırmaları, komisyonun karar almasını kilitleyebilir. Bundan dolayı komisyon üyelerinin ana görev ve hedeflerinin dışına çıkmamaları gerekiyor. Aksi durumda bu, yapının işleyişini geri dönülmez bir şekilde sekteye uğratabilir ve tüm süreci zayıflatabilir; sürecin işleyişine zarar verir.
Bu nedenle komisyonun kapsayıcı ve yapıcı ortak bir çalışma havası oluşturması gerekir. Halk, 100 yıllık Cumhuriyet yönetimlerinin Kemalist, ulusalcı, dinci ve ırkçı söylemlerle ülkenin bu hale geldiğine, bu çalışmanın Cumhuriyet’in 2. yüzyılında daha demokratik, daha özgürlükçü bir ülke yaratmanın komisyonu olduğuna inanmalı ve bu yolda yapılacakların ülkenin geleceğini belirleyeceğinin farkında olmalı.
Komisyonun, öncelikle hukuksuz bir şekilde siyasi düşüncelerinden dolayı tutuklu bulunan Kürtlerin özgürlüğüne kavuşmalarını sağlayacak düzenlemeler yapmalıdır. Kayyum atanan belediye yöneticilerinin görevlerine iade edilmesi yapılmalıdır. Son dönemde tutuklanan CHP’li belediye yöneticilerinin serbest bırakılmalı ve haklarındaki iddialar süratle sonuçlandırılmalıdır.
DEM ve önceki Kürt siyasal parti belediyelerine atanan kayyımlar, iç barış ve yerel demokrasiyi nasıl etkiledi?
2016 yılı, Kürt illerindeki belediyeler açısından ve ülke demokrasisi açısından faciaydı. Yerel seçimlerde, 102 yerel yönetim biriminde seçimi kazanan DBP’li (Bugünkü DEM Parti) 102 belediye eş başkanından 94’ü görevinden alındı. Üç DBP’li belediye eş başkanı istifa etti ya da istifa ettirildi. DBP, 2019 yerel yönetim seçimlerine kadar olan süreci yalnızca beş belediye ile tamamlayabildi.
Görevden alınan eş başkanların yaklaşık yüzde 75’i tutuklandı, binlerce çalışan işten çıkarıldı ve memurlar KHK ile ihraç edildi. Bilindiği üzere, OHAL döneminde alınan kararlar ve KHK’lar OHAL süresince geçerlidir. Ancak öyle olmadı. 20 Temmuz 2016’da ilan edilen ve yedi kez uzatılan OHAL uygulaması, 18 Temmuz 2018 de kaldırılmasına rağmen, kayyum atanan belediye başkanları görevlerine iade edilmedi.
5393 sayılı Belediye Kanunu gereğince, herhangi bir nedenle görevden alınan belediye başkanın yerine, belediye meclisince görev süresini tamamlamak için bir başkan vekili seçilir maddesinde uyulmadı ve atanan mülki idare amirleri kayyumluk görevlerine 2019 seçimlerine kadar devam etti. Çünkü merkezi yönetim 10 Kasım 2016 tarihinde 674 sayılı KHK’nın 39. maddesi ile getirdiği düzenlemeyi, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesine işlemişti. (O dönem CHP, yapılan değişikliklerin birçoğunu Anayasa Mahkemesi’ne götürmüştü. İlginçtir ki, 39. maddedeki düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürmemişti. Okuyuculara bir dip not olsun.)
İktidar, kayyum atamasını alışkanlık haline getirmişti. 2019 yerel seçimlerinde HDP bu defa 65 belediye kazanmıştı. Seçimlerden sonra bir yıl içinde, kazanılan 65 belediyeden 52’sine tekrar kayyum atadı. Ayrıca, seçimleri kazanan yedi belediye başkanına KHK ile memuriyetten ihraç edildikleri için mazbata verilmedi. Mart 2024 seçimlerinde ise, yine Kürt illerinde, bu defa DEM Parti seçimlerde 78 belediyede seçimleri kazandı. 2024 seçimlerinden sonra yaklaşık bir yıl içerisinde, DEM Parti’nin kazandığı 78 belediyeden 10’una tekrar kayyum atadı. Yapılan tüm bu atamalar ve görevden almalar hukuka aykırıydı.
DEM Parti belediyelerine atanan kayyımlar, iç barışı ve yerel demokrasiyi ayaklar altına aldığı gibi, biz Kürtler için yapılanların anlamı, ülkenin batısında bir anti-Kürt bloğu oluşturmaktı. Ayrıca, Kürt yerel yönetimlerinin gasp edilmesini, neo-kolonyal (yeni sömürgecilik) yöntemlerle idare etme pratiği olarak değerlendirdik. Kayyumlar, yerel yönetimlerde seçilen belediye yöneticilerinin, seçildikleri partinin ilkeleri doğrultusunda belediyeleri yönetme çalışmalarını ortadan kaldırmıştır. Biz Kürtler açısından özellikle Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerine yapılan atamalar, birer genel valilik olarak algılanmıştır. Yönetim tarzları da bunu göstermiştir.
Kayyum, iç barışı, yerel yönetimleri ve yerelde yasal çerçevede kendi kendini yönetmeye çalışan Kürt Halkına karşı gerçekleştirilen darbenin sembolik ismi olmuştur. 2016 yılından 2024 yılına kadar Kürt halkının iradesi gasp edilmiştir. Uygulanan kayyum sistemi hem ülkede hem de dünyada büyük tepkilere neden oldu. Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Venedik Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu raporlarında bu uygulamayı ‘seçmen iradesinin ihlali’ olarak değerlendirmiştir. Kayyum atamaları, uluslararası alanda Türkiye’nin demokratik standartlarını da tartışmaya açmıştır. Bu tartışmalar, son dönemde CHP’li belediyelerde yaşananlarla birlikte zirve yapmıştır.
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile merkezi yönetim arasındaki dengeyi sağlamak için hangi adımlar atılabilir?
CHP’li belediyelere dönük yaşananları düşündüğümüzde, yerel yönetimlerin ülke genelinde güçlendirilmesi için öncelikle ülkenin gerçek demokrasi ile tanışması gerekir. Anayasa’nın 90. maddesi gereğince uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında kurulan AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararlarına uymayan ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda çekince koymadığı maddelere dahi uymayan bir merkezi yönetim arasında dengeyi sağlayacak bir adım atmaya mevcut durumda dahi gerek yok. Çünkü anayasa ve uluslararası sözleşmeler ile bu denge sağlanmıştır.
Ancak bu dengeye, mevcut düzenlemelere uymayan bir merkezi yönetim ve Demoklesin kılıcı haline gelmiş yargı organları denetim birimleri mevcut durumlarını düzeltmedikleri sürece, hangi düzenlemeler yapılırsa yapılsın, yapılacak yeni düzenlemelerde bir işe yaramayacaktır.
Düşünün; hukuksuzluğa batmış, Türkiye tarihinin en büyük belediye yolsuzluklarının ve usulsüzlüklerinin yapıldığı kayyım yönetimindeki bir belediyeyi denetlemeye gelen İçişleri Bakanlığı denetim elemanı, denetim sonucunda yazmış olduğu 385 sayfalık raporda hiçbir usulsüzlükten söz etmeyip, denetlediği belediyedeki uygulamaların ülkeye örnek olmasını ve bu modelin tüm Türkiye’de uygulanmasını tavsiye edebilmektedir. Denetim elemanı mevcut hukuk düzenlemelerini ayaklar altına alabilmektedir. Ayrıca yolsuzlukla suçlanan hatta yargılanan kayyum belediye başkanları, görevlerinden ayrıldıktan sonra başmüfettiş olarak atanmaktadır.
Yerel yönetimler üzerinde siyasi baskı ve yargı müdahalelerinin azaltılması için uygulanabilir önerileriniz nelerdir?
Geleceği doğru yapılandırmak istiyorsak, demokratik bir ülkede yasallığın ana kaynağının Anayasa olduğu unutulmamalıdır. Anayasanın, herkesin net olarak anlayacağı ve merkezi yönetim dahil olmak üzere herkesin okuduğunda aynı sonucu çıkaracağı ve başta merkezi yönetim olmak üzere herkesin saygı duyacağı kuralları içermesi gerekir. Anayasa hükümlerinin yalnızca yasama ve yargı organlarıyla kişileri değil, yürütme organıyla ve yönetsel makamları da bağlayan temel hukuk kuralları oldukları çok açık bir şekilde belirtilmelidir.
Bu kapsamda, öncelikle demokratik cumhuriyet ve demokratik ilkelere inanan bir yönetimin oluşturulması için TBMM’nin yasal olarak güçlendirilmesi gerekir. Yürütme, yasama ve yargı organları birbirinden net çizgilerle ayrışmalıdır. Üst yargı organlarına seçilecek üyelerin seçilme yetkisi sadece yasama ve yargı organlarına verilmelidir. Yürütme organının yargı atamalarındaki yetkisi kesin bir şekilde alınmalıdır. Ülkede kayyum ve benzeri uygulamaların bir daha yaşanmaması için, yerel yönetimlerle ilgili Anayasa maddeleri herkesin anlayacağı şekilde yazılmalıdır.
Örnek vermek gerekirse, yapılacak Anayasa değişikliğinde Anayasa’nın 127. maddesi aşağıdaki şekilde düzenlenebilir:
Madde 127: Her Yerel yönetim, kendi sınırları içerisinde yerel halkın ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yerel özerklik esasına dayanarak, kuruluş ilkeleri ve görevleri kanunla belirlenen ve karar organları seçim kanununda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan özerk birimlerdir. Yerel yönetimlerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yasama organımızın da onayladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Seçilmiş belediye başkanları, mülki idare amirleri ile koordinasyon içerisinde çalışmalıdır. Ancak, mülki idare amirlerinin belediye başkanlarının amiri olmadığı net bir şekilde açıklanmalıdır.
Yerel yönetimlerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri konusunun, yargı kararı ile olacağı herkesin anlayacağı şekilde yazılmalıdır.
Görevleriyle ilgili bir suç sebebiyle hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan yerel yönetim organları veya bu organların üyeleri hakkında yapılan soruşturma 90 gün içerisinde sonuçlandırılmalı. Bu süre içerisinde seçilmiş belediye başkanı görevinden alınarak yerine, seçilmiş meclis tarafından bir başkan vekili seçilmeli.
Üç ay sonra yargı kurumlarının vereceği karar sonucunda, belediye başkanı veya meclis üyesi ya görevine tekrar başlar ya da görevine son verilir. Yerine, yerel seçimlere kadar belediye meclisince yeni başkan seçilmelidir. Çünkü vesayet makamlarının görevlerine son verilen seçilmiş yerel temsilcilerin yerine atama yapması, yerel özerklik kavramının özü ile çelişmektedir. Bu durum, demokratik yönetim ilkeleri ve yasal açıdan sorun teşkil etmektedir.
Merkezi idare, yerel yönetimler üzerinde kanunda belirtilen esas ve usuller içerisinde mali denetim ve kesin hükme bağlanması işlemleri TBMM adına Sayıştay tarafından yapılmalıdır.
Yerel yönetimlerin rehberlik denetimi ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılmalıdır. Merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki vesayet denetimi kaldırılmalıdır. Çünkü yerel yönetimlerin her yıl denetlenmesi, kendi belediye meclisi tarafından yapılmaktadır.
Merkezi yönetim, yerel yönetimler hakkında kamuoyu ve diğer kurumlar tarafından kendisine yapılan şikayetler konusunda müfettiş görevlendirip soruşturma yaptırmalı; soruşturma sonucu düzenlenen raporlar ilgili bakanlık tarafından, idari işlem gerektiriyorsa belediyenin karar organı olan belediye meclisine, adli işlem gerektiriyorsa da yargı kurumlarına göndermelidir.
Yerel yönetimler, kendi iç işleyişleriyle ilgili tüzük ve yönetmelikleri, anayasa ve yasalara aykırı olmamak koşulu ile kendi seçilmiş meclislerinin onayıyla çıkarmalıdır.
Merkezi idare, bir büyükşehir belediyesinin kaç mühendis çalıştıracağına karar verecek düzenlemeler yapmaktan kaçınmalıdır. Bu konuda örnek vermek gerekirse, Yerel Yönetimler Yüksek Okulu mezunu bir kişi, belediyeye sözleşmeli memur olarak alınamıyor; çünkü merkezi yönetim, bu meslek grubunu belirlediği listeye almamıştır. Belediyeler, çalıştıracağı personel sayısını ve niteliğini kendi belirlemelidir. Sanırım, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda bu gibi bir düzenlemeye çekince konulmuştur.
Anayasada yapılacak bir değişiklikte, merkezi yönetim ile yerel yönetim arasında yerel yönetimlere bırakılmış olan görevler ile ilgili olarak, kanunlarda merkezi yönetim tarafından üstlenilen görevler yasalar taranarak çıkarılmalıdır.
Örnek vermek gerekirse, bir büyükşehir belediyesinin kendi sınırları içerisinde ulaşımın planlaması gibi bir görevi olmasına rağmen, düzenlemeyi yapma yetkisi var ama yaptırım yetkisi yok. Bu yetkinin netleştirilmesi gerekir.
Buna örnek olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin taksi sayısını artırma girişimi gösterilebilir. Merkezi hükümetin son yıllarda, sekretaryası büyükşehir belediyesi tarafından yürütülen UKOME’ye (Ulaşım Koordinasyon Merkezi) atanan yeni üyelerden dolayı yerel yönetimin karar alma becerisi en alt düzeye indirilmiştir.
Bu ve buna benzer düzenlemelerden dolayı, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki vesayet denetiminin de çok ötesine geçilmiştir. Bu tür düzenlemeler, yerel yönetimlerin yetkilerinde daralmalara yol açmakta ve yerelde bir merkezileşme olmaktadır. Bu konunun değişikliklerde dikkate alınması gerekmektedir.
Aslında, 2012 yılında çıkan Büyükşehir Belediye Yasa Tasarısı’nın görüşüldüğü İçişleri Bakanlığı toplantısında, yapılacak değişikliklerin tartışıldığı sırada, tasarıda kapatılacak olan il genel meclislerinin yanında, belediye meclislerinin de kapatılarak kent meclislerinin oluşturulması ve bu meclislerin kendi bütçeleri ile kendi denetim birimlerinin olmasını, bunun da büyük tartışmalara neden olan vesayet denetiminin asgariye indirileceğini önermiştik; ancak kabul görmemişti. Şu an yapılan demokratik cumhuriyet tartışmalarına baktığımızda, bunun yapılması gerekir.
Sonuç olarak; hem yapılacak Anayasa değişikliğinde hem 5393 ve 5216 sayılı kanunlarda yapılacak değişiklikler önemli olacaktır. Aynı zamanda, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konan çekinceler kaldırılmadıkça ve şartın özü Anayasa ile kanunlara aktarılmadıkça, yapılacak değişikliklerin hiçbiri üç yıl sonra tekrar kayyum atanmasını engelleyecek yeterlilikte olmayacaktır.
Kürtler olarak bu süreçte, devletin elini değil, demokrasinin, eşitliğin ve özgürlüğün elini sıkmak istiyoruz. Biz devlet olmak için değil, demokratik ve özgürlükçü bir toplum olmak için elimizi uzatıyoruz. Süreç, demokratik meşruiyeti olan, evrensel hukukla giydirilmiş demokratik cumhuriyet ile taçlandırılmalı ve yeni bir Türkiye’de yaşamalıyız. Yeni Türkiye, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü; kimsenin ötekileştirilmediği, insanların mutlu yaşadığı bir ülke olmalıdır.
Sanırım Sayın Abdullah Öcalan’ın da süreçten beklediği budur.