GÖRÜNTÜLÜ

İran’da Kürtlerin özgürlüğü demokratik ittifaklardadır

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademi üyesi Duran Kalkan, hareket olarak Rojhilat halkının yanında olduklarını belirten İran’da Kürtlerin özgürlüklerini geliştirilecek demokraside görmesi, demokratik ittifaklar kurulması gerektiğini belirtti.

DURAN KALKAN

Medya Haber Televizyonunda yayınlanan özel bir programda konuşan Duran Kalkan, Orta Doğu’da İran’a yönelik savaşın ardından yaşanan gelişmeleri değerlendirerek Kürt hareketinin Rojhilat halkının yanında olduğunu belirtti. Kürtlerin hiçbir gücün askeri, çıkar aracı olacak durumda olmadığını ifade eden Kalkan, halkın olası saldırılar karşısında kendini koruma ve savunma pozisyonu geliştirmesi gerektiğine vurgu yaptı.

Orta Doğu’daki gelişmeler ışığında Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin öneminin açığa çıktığını da belirten Kalkan, bu sürecin Türkiye’nin güvenliğini sağladığını ifade etti.

Duran Kalkan’ın değerlendirmeleri şu şekilde:

Öncelikle Önder Apo’yu saygıyla selamlıyorum. İmralı direnişinin zafer kazanacağına dair inancımı bir kere daha ifade ediyorum.

Gelişmeler önemli, tarihi, tehlikeler daha net açığa çıkıyor. Artık herkes bunları görür hale geliyor. Böyle bir ortamda Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin Kürtler ve Türkiye açısından tarihi önemi her geçen gün daha çok açığa çıkıyor. Birinci yıl dönümü geçti, ikinci yılına girildi. 27 Şubat’ta bu çağrı yapılmıştı. Öncesinde de bazı görüşmeler vardı ama Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı 27 Şubat 2025’te yapıldı. Şimdi ikinci yılına girdik. Birinci yılına ilişkin önemli değerlendirmeler oldu. Yıl dönümü vesilesiyle de tartışmalar yapıldı. Yine Meclisin oluşturduğu komisyonun hazırlayıp sunduğu rapor da bu sürece denk geldi biraz. O da önemli ölçüde değerlendirmelere, tartışmalara konu oldu. Hala da tartışılıyor. Birtakım değerlendirmeler, beklentiler var.

İkinci yılına bunlarla girildi. Ama diğer yandan da tabii Orta Doğu’da süren 3. Dünya Savaşı’nın bölge halkları açısından değil sadece, tüm insanlık için yarattığı tehlike ortada, tehdit ortada. Böyle bir tehlike ve tehdit ortamında Türkiye’nin güvenliği ne ile sağlanıyor diye soruyor bazıları.

ÖNDER APO’NIN GELİŞTİRDİĞİ SÜREÇ TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİNİ SAĞLIYOR

Çeşitli cevapları arayanlar var. NATO var, füzeleri durduruyor, bizi savunur diyorlar ama bazı gerçekleri daha iyi anlamaya çalışan insanlar hakikate parmak basıyorlar. Diyorlar ki Türkiye’nin güvenliğini barış ve demokratik toplum süreci sağlıyor. Önder Apo sağlıyor. Bu çok daha net ortaya çıktı. Tehlikelerin büyüklüğü, ciddiyeti, yakınlığı ortada. Türkiye’de herkes bunu kabul ediyor. Orta Doğu’nun durumu da ortada. Mesela Türkiye, evet bazı tehditler var ama yine de Orta Doğu’da yaşanan ortama göre en sakin, kendine güvenli durumunu yaşıyor. Neyin sayesinde? Önder Apo’nun geliştirdiği barış ve demokratik toplum süreci sayesinde. Demek ki şunu bilmeli herkes. Türkiye’nin güvenliği öyle tehditlerle, silah zoruyla, böbürlenmekle sağlanamaz. Neyle sağlanır? Barışla, demokrasiyle, özgürlükle sağlanır. Halkların özgürlüğü, Kürtlerin özgürlüğü, kadınların özgürlüğüyle. Bunları sağlayacak şekilde Türkiye’nin demokratikleşmesiyle sağlanır.

Bunu baştan beri Önder Apo yazdı, fırsat buldukça konuştu. En ince ayrıntılarına kadar değerlendirdi. Herkese çağrı yaptı; gelin bu tehlikeyi barış ve demokratik toplum inşasıyla, demokratik çözümle önleyelim, demokratikleşmeyle önleyelim. Yoksa herkes zarar görür dedi. Önder Apo’nun belirttikleri kanıtlanıyor, olumsuz yönde de olsa.

Ama diğer yandan da çözümün, çarenin Orta Doğu halkları için kurtuluşun Önder Apo’nun düşüncelerinde olduğu, barış ve demokratik toplum sürecinde olduğu, demokratikleşmede, demokratik cumhuriyette, demokratik entegrasyon çözümünde olduğu şimdi her zamankinden daha net açığa çıkıyor. Bir defa bunu iyi görmek lazım.

Gerçek buyken hala bazıları mesela Önder Apo’ya dil uzatıyorlar, sürece dil uzatıyorlar, hakaretler yapıyorlar. Gerçekten olumsuz, sıkıcı. Bunlar için denebilir, bilmeyen, anlamayan kişiler, çevreler. Fakat mesela bunların bu kadar ortam bulmaları neye dayanıyor? Hangi ortama dayanarak bunu yapıyorlar?

O kişiliklere ait, o çevrelere ait o sözler ama bunlara karşı mücadele az. Örneğin bazı çevreler, iktidar çevrelerinde özellikle kendilerine dokunan bir şey oldu mu kıyamet koparıyorlar. En derin biçimde ortaya koyuyorlar, analiz ediyorlar, çözüm ortaya koyuyorlar. Ama bu kadar Türkiye’nin geleceği, güvenliği açısından önemli adımlar atmış, süreçler geliştirmiş bir kişiliğe hakaret karşısında sessizler. Bu sessizlik, bu ırkçı, şoven, faşist çevrelere umut veriyor, güven veriyor. Öyle anlaşılıyor ki bu çevreler de onlara dayanarak demokratikleşme adımları atmada ayak sürümeye çalışıyorlar. Birbirini besliyor, tamamlıyor. Bu ırkçı, şoven çevreler bu yönetimden besleniyorlar. Bu yönetim de onları topluma, Kürtlere, Önder Apo’ya tehdit olarak gösteriyor. Bak bunlar var, dikkat edilmezse başka bir şey olur diye. Bunlar doğru durumlar, tutumlar değil. Herkes gerçekçi olmalı.

UMUT HAKKI KONUSUNDA TARTIŞMADAN EYLEME GEÇİLMESİ LAZIM

Gerçekten de derler ya, şapkayı önümüze eğip iyi düşünmeliyiz. Gerçekçi olmalıyız. Durumun öyle geçiştirilecek bir yanı yok. Bu bakımdan da Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması yönünde gerçekten de kararlı adımlar olabilmeliydi. Türkiye’nin geleceği, güvenliği, her şeyi Önder Apo’nun geliştirdiği barış ve demokratik toplum sürecindeyken ki bunu sadece biz söylemiyoruz, aslında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de birçok kez söyledi. Devlette yeri var, yönetimde yeri var. Herhalde iktidar ve devlet çevreleri onun sözüne itibar ediyorlar. O söyledi Önder Apo’nun konumunun ne anlam ifade ettiğini. Fakat buna rağmen ayak sürünüyor. Böyle herhangi ciddi bir adım atmada ketum davranılıyor. Her şey tartışma konusu oluyor.

Umut hakkı olur mu olmaz mı? Şu olur mu olmaz mı? Evet, tartışılıyor. Bu da ileri bir durum. Tartışılıyor olması da iyi. Fakat tartışmadan öteye geçmek lazım artık. Sözden eyleme geçmek gerekir dedi Önder Apo. Mesajlar verdi, biz duyduk. 8 Mart mesajı verdi. Komisyonun raporuna ilişkin mesaj verdi. Bunlar iyi şeylerdi. Önemli değerlendirmeler yaptı. Tutumlar ortaya koydu. Yanlış değerlendirmelerin önü alınması, derinleşmemesi, herkesin bu gelişmeleri doğru anlaması için yönlendirici oldu. Önder Apo o koşullarda bunu yapıyor. Ama bu kadar her şeyi elinde olan iktidar çevreleri Önder Apo’ya ve Kürtlere dönük yapılan yanlışlar karşısında bir şey yapmıyorlar. Yapacak şeyleri yok mudur? İmkanları mı yok? Fırsatları mı yok? Var. Ama hala yaklaşımlar yetersiz.

Şimdi ne yapılmalı? Bunu hep ifade ettik. Gerçek görülüp ona göre adımlar atılmalı. Gerçek nedir? Türkiye bu tehlikelerden kendisini daha fazla koruyacaksa bu demokratikleşme sürecini geliştirmesi lazım. İşte barış ve demokratik toplum sürecinin ilerlemesi için ön açıcı olması lazım. Bunun da esası Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması. Başka yolu yok. Bunu herkes ifade etti. Önder Apo da ifade etti. Dedi ki bu koşullarda bundan ötesini yapamam. Benden eğer daha farklı şeyler yapmam isteniyorsa koşullarım değişmeli. İmkanlar artmalı. İletişim sağlanmalı. Çalışabilmeliyim dedi. Kendim için bir şey istemiyorum. Sürecin ilerlemesi, barış ve demokratikleşmenin gelişmesi için çalışmak üzere önüm açılmalı.

DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜ AÇILMALI

Şimdi bunlar yok. Ketum davranılıyor. Bu konularda hızlı olunmalı. Tehditler var, tehlikeler var. Biz öyle kimseyi korkutmak istemiyoruz. Olmayan bir şeyi de söylemek istemiyoruz. Negatif olmak da istemiyoruz. Ama her şey ayan beyan ortada. Bölgenin hali ortada. Her yerde füzeler uçuşuyor. Nereye düşeceği belli olmuyor. Ve Türkiye’de artık semalarından füzeler gidiyor. Kimden geldiği bilinmiyor. Tehditlerle bu şey edilemez. Önü alınmaz. Demokratikleşmeyle önü alınır. O halde demokratikleşmenin önü açılmalı. Türkiye’yi demokratikleştirecek yasalar çıkmalı. Demokratik siyasetin önü açılmalı. Özgürlük yasaları ortaya çıkmalı.

Önder Apo’nun işaret ettiği Meclis komisyonunun raporu gerçekten açık bir rapor. Nasıl? Her yöne açık bir rapor. Biz öyle değerlendirdik. Yönetimimiz eleştirdi. Haklı eleştiriler yaptı. Öyle bir rapor ki her yöne açık. İstersen en ileri demokratikleşme adımlarına atarsın, Kürt sorununu da çözersin. İstemezsen hiçbir şey yapmazsın da. O zaman durum siyasete kaldı. Ona dayanarak kanun yapacak, pratik adım atacaklara kaldı. Bunlar olumlu yönde, demokratikleşme yönünde adım atmalılar. Türkiye’yi demokratikleştirmek Türkiye’nin yararınadır. İran demokratikleşme adımları atabilseydi bu durumlarla karşılaşmayacaktı. Başka yerler de öyle. Gerçekleri görelim.

Hep tartışılıyor, gündem yapılıyor. Biz hazırız. Demokratik siyasetin önü açılsın. Demokratikleşme yasaları oluşsun. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesi yönünde adımlar atılsın. Özgürlük yasaları çıkartılsın. Hukuki zemin oluşsun, hazırız. Ama hiçbir hukuki zemin oluşmadan gelin intihar edin demeye de hazır değiliz.

Diyorlar topluma nasıl kazandıracağız? Hakaret bunlar tabii bizim için. Ne toplumdan kopuğuz ne çevresine zarar veren insanlar durumundayız. Ayıp böyle şeyler konuşmak. Bu kadar zorluklara bunun için mi dayanıyor insanlar? Bu kadar mücadeleyi böyle basit durumda mı yapıyorlar? Herkes gerçekçi olmalı. Kendileri aslında toplumun başına bela hâline gelmiş birçok çevre böyle konuşuyorlar. Bunlar akıl karı sözler değildir.

Öyle ifade ettik, evine gitmek için yanıp tutuşan insanlar yok. Baba evine ulaşmak için ya da yiyecek bir ekmek bulmak için kimse daha çıkmadı, bu mücadeleyi yürütmedi. Bir mücadele, amaç için, dava için bu kadar cesaret ve fedakârlık gösterdi. Bir yıl değil, beş yıl değil, on yıl değil. Yüzyıla yaklaşıyor, kırk yıl elli yıldır kadın erkek bütün toplum bütün bunları bilinçsiz, iradesiz yapabilir mi hiç? Akıllı olalım biraz, öyle kolay mı yapılır? Gerillanın yaşam düzenini bir gün başkaları yaşasın. O zindanda işkence çekenlerin bir gününü başkası yaşasın. İnsanlar otuz yıl, otuz beş yıldır zindanda tutuluyorlar. Kırk yıldır daha da mücadele ediyor insanlar. Yüce amaçlar olmazsa bunlara kimse dayanamaz.

O bakımdan basit tutumlar, hamaset edebiyatından, böyle ucuz, hakaret edici, basitliklerden uzak durarak gerçeğe gelmek. Bu çerçevede de gerçekten de demokratikleşme ve özgürlüklerin önünü açmak lazım. Bunun için de her şeyden önce tabii Türkiye’nin daha fazla güvenlikli olmasını, bu dalgalı ortamdan başarıyla, zaferle çıkmasını istiyorlarsa bunu istediklerinin kanıtı Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü sağlamak olacak. Özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşturmak olacak. Ben Türkiye’yi seviyorum sözü ancak böyle anlam bulabilir. Bu süreçte anlıyorum ve Türkiye’ye iyilik yapmak istiyorum diyenin alacağı tutum Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşturulması için çaba harcaması, mücadele etmesi olabilir. Bunun başka yolu yok. Bu bakımdan da biz gelişmelerin daha iyi okunacağı, anlaşılacağı ve tehlikeler karşısında onları bertaraf edecek tutumların, anlayışların geliştirileceği, siyasetin burada rol oynayacağı, kardeşleşmeye öncülük edeceği umudundayız. Temennimiz de bu. Bu yolda mücadelemizi de sürdürüyoruz, sürdüreceğiz.

İRAN SAVAŞI 36 YILDIR SÜREN BİR SAVAŞ

Bu savaş 10 gün önce başlamadı, 11 gün önce başlamadı. 36 yıldır süren bir savaş. Gerçekçi olalım. Nerede, ne zaman başladığını iyi biliyoruz. ABD şimdi saldırılar yapıyor, Orta Doğu’ya. Şimdi yapmıyor. 1990’ın güzünde bir ayda 150 bin asker Orta Doğu’ya indirdi. Suudi’den Kuveyt’e kadar, Körfez’in her tarafına. Bütün uçaklarını, gemilerini getirdi. 36 yıllık bir savaş. Bu savaşı yürüten güçler, küresel kapitalist modernite sistemi diyoruz biz. Ulusüstü sermaye düzeni diyorlar. Bu ulus devlet statükoculuğunu değiştirmek, sermayenin daha fazla kar etmesini sağlamak isteyen çevrelerle ulus devlet statükoculuğu arasındaki çatışma savaşı, bir hegemonya savaşı, daha fazla kar savaşı, daha fazla etkinlik savaşı. Bu net.

Şimdiye kadar daha çok böyle bu savaşın bir tarafı evet küresel sermaye çevreleriydi. Bir taraf da Orta Doğu’nun özellikle güçleriydi. Rusya buna eklendi. İran baştan beri bunun içerisinde. Fakat şimdi bu savaşta örneğin İspanya’dan İngiltere’ye kadar, 100 yıl önce 1. Dünya Savaşı ile oluşturulan ulus devlet sistemini yaratanlar da bu savaşa artık itiraz ediyorlar bir biçimde. Onların evet kısmı bir değişim isteseler de tümden mevcut şeyi istemedikleri ortaya çıkıyor.

Biz baştan beri bu savaşa karşı çıktık. Karşıyız. Hareket olarak karşıyız, halk olarak karşıyız. Önder Apo sadece bu savaş öncesinde uyardı, işte bölge savaşı olacak, tehlikeler var, şu olsun ya da bu olmasın diye. Aslında 35 yıldır, 36 yıldır uyarıyor. Değerlendirmeler yapıyor, en kapsamlı çözümlemeleri yaptı. Bu son derece net ve açık bir durum. Bu savaşın Orta Doğu halklarına herhangi bir faydası yok, yararı yok.

Şimdi ne olacak? Farz edelim saldıran güçler ABD, İsrail kazandılar. Ne olacak, ne değişecek? İran egemenliğinin yerini İsrail hegemonyası, ABD etkinliği alacak. Acaba daha özgürlükçü, barışçı, demokratik mi olacak? Yok, ABD başkanı hiç de öyle olmayacağını söyledi. Benim için demokrasinin hiçbir anlamı yok dedi. Orta Doğu temsilcisi, Orta Doğu halklarına demokrasi yaraşmıyor, monarşiler daha iyidir dedi. Şah’ı hazırlıyor, Şah’ı getirecek. Şah’ın ne olduğunu herkes çok iyi biliyor. Nasıl yıkıldığını da biliyor. Biz o yaşanan süreçlerin tanığı durumundayız. Canlı yaşayanları durumundayız.

İran saldırıdan çıktı, etkinlik kazandı diyelim ki ayakta kaldı, ne olacak? Eskiye sürüklenecek. Eskinin ne olduğu ortada. Şimdi bu bakımdan bazıları diyor hangi taraftayız? Bu savaşın tarafı olmak çok kötü. Taraflar birbirinden çok farklı değil. Yakın zihniyetler çatışıyorlar. Bir hegemonya çatışması. Tabii İsrail yeni hegemonya geliştiriyor. Biz bunları şey edecek değiliz. Bölgede şimdiye kadar İran, Türkiye hegemonyası vardı, onu kırmak istiyor. Kendisini hegemonik güç hâline getirmek istiyor. Onlar da direniyorlar. İran da buna karşı direniyor. Senin hegemonyan olmasın benimki olsun, kimse diyemez. Bu bakımdan bu savaşın sermaye çevrelerine, çıkar çevrelerine, özellikle de silah sermayesi çevrelerine yararından başka kimseye yararı yok. Onlar kazanıyorlar bu kadar. Bombardıman ediyorlar, yarın onların yenisini yapacaklar. Yeniden para kazanacaklar. Tabii ki yaratılanlar tahrip ediliyor, insanlar ölüyor, halklar en ağır durumu yaşıyorlar.

BİZ ÜÇÜNCÜ SİYASİ ÇİZGİYİZ

Önder Apo üçüncü siyasi çizgi dedi. Ne ulusüstü küresel sermaye sisteminin saldırılarının tarafıyız ne de ulus devlet statükoculuğunun tarafıyız. Biz üçüncü siyasi çizgiyiz. Demokratik Cumhuriyet tarafıyız. Sorunların uzlaşıyla demokratik temelde çözülmesinden yanayız. Bizimki demokratik çözüm çizgisi. Demokratik entegrasyon çözümü çizgisi. Bunu son zamanlarda en somut hale getirerek Önder Apo net ortaya koydu.

Biz defalarca değerlendirmeler yaptık. Belki biraz gerçekçi düşünür, davranırlar diye ama Gazze’den Lübnan’a, Suriye’ye kadar şeyler geldi, bir hayal kırıklığıydı. Öyle bir yönetim ki şimdi kendisi ne hale geldi. Savaşın kazananı kim olur diye değerlendiriyorlar.

ABD-İsrail saldırısının öyle başlangıçta olmadığını görüyor insan. Hatta yaptılar biraz. Hamaney’i onlar mı vurdu, Hamaney’i kendisine mi vurdurttu belli değil. Çünkü böyle bir zamanda öyle bir şeyden kaçınacaklarını düşünüyorduk. Şialık için tabii kahramanlık şeyi çıkartıldı. Diğer yandan böyle bir Ramazan ayında Orta Doğu halklarının durumunu çok hesaba katmadan, İslam âleminin durumunu hesaba katmadan yapılan bir şey. İran buna mukavemet gösteriyor. Belli bir direnci oldu ama bu kadar silahlı saldırı karşısında ne yapabilecek? Artık bir değişim sürecinde İran. Bu nasıl olacağı değerlendirilebilir. Ona bakmak lazım. Eskiye dönüş kesinlikle olmayacak İran’da. Bunu geçen sefer de birçok kez de bu tür şeyler olduğunda söyledik. İran’da öyle durum olmaz diye. Fakat çözüm nasıl gelişir? Şimdi birbirini yıpratmaya çalışıyorlar taraflar. ABD herhalde 3-4 günde sonuç almayı planlamıştı. O plan tutmadı. Şimdi biraz daha zayıflatıp sonra bir şey mi yapacak belli değil.

Sorun tabii şurada. Örgütlü toplumun önemi ortaya çıkıyor burada. Onun üzerinde durmamız önemli. Devletçi sistem nedir? Toplumlar açısından ne ifade ediyor? İktidar ve devlete halklar nasıl yaklaşmalı? Bunu görmemiz lazım. Buradan baktığımızda bu devletçi sistemin hiç de öyle güvenlik sağlamadığı ortaya çıkıyor. Toplumlar örgütlü olmalı. Demokratik toplum olmalı. Demokratik örgütlenmeler, kurumlaşmalar gelişmeli. Devlet demokrasiyle dengelenmeli. En azından güvenlikli bir ortam oluşacaksa o temelde oluşabilir. Öyle olmazsa besbelli ki devletler kendi hegemonyaları için her türlü çılgınlığı yapabiliyorlar. Mevcut durum çılgınlıktır. Orta Doğu kan gölüne döndü, ateş hattı oldu. İran’ın o kadar yaratılan şeylerin hepsi tarumar edildi. Toplumun yararına kullanılsaydı kötü mü olurdu? Olmazdı tabii. Bu açıdan toplumun daha süreci iyi anlayıp kendi demokrasisine sahip çıkması önemli.

SALDIRILAR KARŞISINDA HER ZAMAN ROJHILAT HALKIMIZIN YANINDAYIZ

Aslında İran’da böyle bir toplum var. Biz buna her zaman inandık. Tarih bunu gösteriyor bize. Orta Doğu’nun en dinamik toplumu İran toplumu. Biz inanıyoruz İran halkları bu kadar acı zulüm altında da olsa gerçeği görecekler, anlayacaklar, bir olacaklar, yön çizecekler ve bu beladan kurtaracaklar kendilerini. Çözümü İran’ın halkları yaratacak. İran bütünlüğü içerisinde yaratılacak. Öyle bölünüp parçalanmasına da kimse itibar etmemeli.

Bu noktada Kürt halkı, Kürtlerin tutumu denilince Kürt halkına saldırılar olursa, böyle şey çıkarsa biz tabii hareket olarak her zaman Rojhilat halkımızın yanındayız. Buna inanmalı, güvenmeli halkımız. Zaten bunu şey olarak biliyorlar. Rojhilat halkı direnişçi bir halk, bilinçli bir halk, yurtsever bir halk. Geçmişten beri bunu birçok kez kanıtladı. Olası saldırılar karşısında örgütlenip kendini koruma, savunma pozisyonunu geliştirebilir, geliştirmeli. Sadece Rojhilat’ı düşünmemeli. İran’ın bir topluluk olarak Rojhilat Kürdü’nün özgürlüğünü İran’ın demokrasisinde görmeli. Demokratik sisteminde görmeli. İran’da demokrasi kuracak dostlar, ittifaklar, müttefikler yaratmalı. Başka türlü olmaz. Bunun vereceği bir şey olmaz. Ancak demokratik ittifak, İran demokrasisi, bütün halkların güvencesi olduğu gibi Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün de güvencesidir.

Deniliyor ki halklar arası çatışma çıkacak, Kürtlerle Azeriler çatışıyor, Kürtlerle Farslar, milliyetçilikler gelişiyor. Aman öyle olmamalı. Biz öyle olacağına inanmıyoruz. Azerilerle Kürtlerin ne kadar dost olduklarını, iç içe yaşadıklarını görmüş bir durumdayız. Yüzyıllardır iç içe birlikte yaşıyorlar. Fars halkıyla daha fazla kardeşlik yakınlığı içinde yaşıyorlar. Bunlar kardeşleşmiş halklar. Geçmişten beri herhangi bir şey olmadı aralarında. Bu halklar için tehlike, onları birbirine düşüren bu ulus devlet milliyetçiliği, faşist, ırkçı şovenizm. Bundan uzak durmak lazım. Kürtler de uzak durmalı, diğer halklar da uzak durmalı. Daha fazla dostluk şeyleri geliştirilmeli, gelişmeli. İran’ın demokratik güçleri, Kürdistan’ın özgürlükçü yurtsever güçleri daha çok ilişki ve ittifak içinde olabilmeli. Bizce doğru olan o. Çünkü İran’ın demokratikleşmesiyle çözümlenmeli. Bunun için İran’ın, Kürdistan’ın özgürlükçü demokratik güçleri, siyasi güçleri çalışıyorlar, ittifak halindeler. Onlara tavsiyemiz bu olabilir. Böyle ulus devletçi milliyetçi yaklaşımlardan uzak durmak lazım. Şu bu taraf zorlamalarından uzak durulmalı. Halktan yana olunmalı. Birlikten yana, demokrasiden yana olunmalı. Çare odur ve böyle olacaklarına da inanıyoruz.

Şunu söyleyelim bu konuda en son. Böyle bir şey olunca özellikle Türkiye’de bazı çevreler hakaret edici yorumlar yapıyor. Başka hiçbir şeyde Kürt’ü inkar eden, var demeyenler bununla iş birliği yapar noktasına gelince hemen Kürt adını kullandılar. Çünkü hakaret etme amacında. Kötülük oldu mu Kürt, iyilik yerinde Kürt yok. Böyle bir yeminli Kürt düşmanlığı var. Niye böyle oldu? Bazı çevreler bunu böyle yeminli düşmanlık olarak yapıyorlar. Halbuki Türkiye mesela işte demokratik entegrasyon çözümü önerdi. Barış ve demokratik toplum süreci var. Türk Kürt kardeşliğinden söz ediyor. Bu kardeşliğin gereği örneğin İran’da Kürtleri savunmak olmalıydı. Kürtlerin sözcüsü olunmalıydı. Kürtlere hep kuşkuyla bakan, kaygıyla bakan, hep Kürt ile hakaret edici sözleri bir arada kullanan ırkçı faşist Kürt düşmanı şeyden uzak durulmalıydı. Ama bazı çevreler böyleler.

KÜRTLER KİMSENİN ASKER OLACAK DURUMDA DEĞİL

Bilmem kime askerlik yapacakmış Kürtler. Kürtler kendilerini biliyorlar. Tarihin derinliklerinden geliyorlar. Yüzyıldır da özgürlük için mücadele ediyorlar. Milyonlarca şehit verdiler. İnsanlığı da iyi tanıyorlar. Mücadeleyi de iyi tanıyorlar. Birliği de iyi tanıyorlar. Onurlarına, şereflerine düşkünler. Evet, hata yaptıkları oldu. Ezildikleri oldu. Kendilerini savunamadıkları oldu. Başkalarına alet olan Kürtler çıktı içlerinde. İşbirlikçilik yapan çevreler çıktı. Zaten bu duruma düşmelerinde onlar rol oynadılar. Örneğin 50 yıldır PKK öncülüğünde yürütülen mücadeleyle doğru bir varlık ve özgürlük çizgisini tutturdu Kürtler. Onun bunun askeri olacak, onun bunun çıkar aracı olacak durumda değiller. Kürtlere bunu yakıştıranlar kendi hallerine baksalar daha iyidir. Ben eminim Kürt’ün böyle olacağından kaygı duyanlar kendileri en derin işbirlikçiler. İhanet konumundalar.

Kendi konumlarını görünüyorlar. Olumsuzlukları Kürtlere şey ediyorlar. Bu bakımdan da nasıl diyelim, biz çok şey etmeyiz ama bundan uzak durulmalı. Bahçeli uyardı. Türk Kürt kardeşliği dedi. Örneğin orada gerçekten o bilince tutarlı bir biçimde bulaşacak ve sahip çıkacaksan öyle söyleyeceksin tabii. Onlara cevap verdi. Ama Türkiye’de kimse bunu söyleyememeliydi. Onu söyleyenler İran’da Kürtlerin kötülük yapacağını düşünenler Türkiye’de Kürt düşmanlığı yapanlardır. Faşisttirler, ırkçıdırlar, soykırımcıdırlar. Yüzyıldır asimilasyon uygulamak için Kürtlerin üzerinde her şeyi yapıyorlar. Şimdi de demokratikleşmenin, Kürtlerin demokratik entegrasyonunun önünde en büyük engeli oluşturuyorlar. Bunları bilmemiz lazım. Bu bakımdan o çevreleri iyi tanımak, onlara karşı tutum almak lazım.

Türkiye’de herkes tutum almalıydı. Suratlarına tükürülmeliydi, öyle demek lazım. Başka ne diyelim, böyle diyemezsiniz denmeliydi. Ama öyle olmadı. İnanıyoruz bu durumlar da aşılır. Şimdilik bunları belirtelim savaş açısından.

MART AYI DİRENİŞ AYI; MÜCADELE AYI

Mart ayı direniş ayı, bahar ayı, Newroz ayı, 8 Mart ayı. İşte kadınların, Türklerin, insanlığın, işte mücadele ayı. Baharın geliş ayı, Mart aydınlık ayı aslında. Böyle olduğu için o aydınlığı önlemek üzere karanlık güçlerin katliamları var. Bunları öyle değerlendirmemiz gerekli. Aslında her günü boydan boya mücadeleyle dolu. Bu mücadelelerin çok olumlu mücadeleleri var, özgürlük mücadeleleri, Newrozlar var, 8 Martlar var. İnsanlığın ufkunu aydınlatıyor. Özgürlüğün yolunu çiziyor, yönünü gösteriyor. Öyle çok şey görmemeliyiz ama bu katliamları da ne yarattı ona bakmamız lazım.

Dönüyoruz dolaşıyoruz. Bu ulus devlet milliyetçiliği çıkıyor önümüze. Her şeyden sorumlu bu. Bu ulus devletçilik ya da devlet ulusçuluğu diyelim. Irkçılık, faşizm, şovenizm. 200 yıldır Orta Doğu’ya bu milliyetçilik yedirilmeye çalışıldı. 100 yıldır Avrupa kapitalist modernitesi bir deli gömleği gibi Orta Doğu insanlarının üzerine giydirmeye çalışıyor ve Orta Doğu’yu kan gölüne dönüştürüyor. Bin yıllardır, on bin yıllardır iç içe birlikte kardeşçe yaşamış olan halk topluluklarını birbirini boğazlar hâle getiriyor. Sen şusun, ben busun diye birbirine düşman kılıyor. Katliamlar buradan ileri geliyor. Böyle durduk yere olmuyor, kendiliğinden olmuyor. Katliamcılar var ortada. Katliamı yapanlar var. Bu katliamı yaptıran zihniyet var.

Hrant Dink katledildiğinde eşi çok şeyler söyledi. Bir çocuktan bir katil nasıl oluşuyor diye sordu herkese. Cevap verin dedi. Hiçbir şey bilmeyen, masumane doğmuş bir çocuğu bir katil haline, herhalde o çocuk doğarken gelmedi. Bir ortamda geldi. Hangi ortam bunu getirdi? Hangi zihniyet getirdi? Hangi eğitim ortamı getirdi? Bunların sorgulanması lazım. İşte ulus devlet milliyetçiliğinin zehir gibi herkesi birbirine düşman eden gerçekliğini burada görmemiz gerekli.

Bu katliamları ortaya koyarken bu katliamcıları, bu katliamları yaratan zihniyeti lanetlemek lazım. Ortaya koymak lazım, onlara karşı çıkmak lazım. Mart ayını bu kadar aydınlık gelişme ayı olmaktan çıkarmaya, engellemeye çalışan Dehakların saldırı şeyleri bunlar. Dehak da katliamcıydı. Amed zindanında da katliam yapıldı aslında.  Direniş o katliamcı baskı, zulme karşı gelişti, zindan direnişi dediğimiz. Şimdi bu katliamı ve katliamcıları lanetlememiz gerekli. Özellikle işte Qamişli katliamını, Gazi katliamını, katliamcıları lanetliyoruz. Katliam şehitlerini saygı, minnetle anıyoruz.

Kızıldere farklı tabii. 30 Mart 72’de 12 Mart faşist askeri darbesine karşı devrimcilerin feda çizgisinde özgürlüğü, demokratik Türkiye’yi yaratmak için kendilerini feda ederek yürüttükleri mücadeleyle oldu. O büyük bir direniş günü, direniş zamanı. Madem gündeme geldi. Henüz daha epey zaman var ama şimdiden Kızıldere şehitlerini Mahir Çayan ve arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum.

Mahir’ler, Denizler, İbrahimler bizim idollerimizdi. Bizim kuşağın, işte ismini duyduğumuz ama kendilerini göremediğimiz kahramanlarıydı. İsimleri duyuldu mu yerimizde duramıyorduk. Heyecanla fırlıyorduk acaba neler olmuş diye. Bu mücadeleyi onlar başlattılar. Türkiye’yi karanlıklara gömmek isteyenlere karşı aydınlığın öncüleri oldular, savunucuları oldular.

O gerçekliği gerçekten çok iyi bilmek, anlamak lazım. O duruş, çıkış, o arayış devam ediyor. Evet Mahir ve arkadaşları katledildiler ama amaçları sona ermedi. Mücadeleleri durmadı. Bugüne kadar geldi bugün. On binlerin, milyonların mücadelesi halindedir işte. Demokratik Türkiye mücadelesini yürüten herkes onlarla dosttur, müttefiktir. Öyle tanımlamamız gerekli.

BİZ KATLİAMLARI SONA ERDİRME MÜCADELESİ YÜRÜTTÜK

Burada önemli olan 16 Mart Halepçe katliamı bir de. Onun işte 38. yıl dönümü. O zaman ben evet cezaevindeydim Almanya’da. Üç gün katliamı protesto etmek için açlık grevi yaptım. Bana çok iyi davrandı o bulunduğum cezaevindeki Alman gardiyanları Kürtlerin böyle kimyasalla katledilmelerinden etkilenmişlerdi. Onu protesto ettiğim için oldukça saygılı şey davrandılar.

Halepçe katliamı Kürt soykırımının çok belirgin bir noktasıdır. Halepçe’de şey kalmadı ki hiç de. O gün Sexmeqsut’ta da oldu. Her an bir yerde benzer bir katliam olabiliyor. Devam ediyor ama Halepçe tabii çok vahşi olanı. Dolayısıyla o katliamı daha da kınıyorum. Katliamın intikamı biraz alındı. Halepçe halkımızın, Başur halkımızın acılarını paylaşıyorum. Şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum.

Biz bu katliamları sona erdirme mücadelesi yürüttük hareket olarak. Önder Apo mücadelemizi hep böyle tanımladı. İnsan olmak, insan olarak kalmak, insanlıkta ısrar olmak, insanca yaşamak, var olabilmek. Bu hakaretten, katliamdan, ölümden kurtulabilmek için dedi bu mücadelemiz. Gerçekten böyleydi, önemliydi, anlamlıydı bu düzeyde. Önleyebildik mi katliamları? Değil. Bunu henüz başaramadık. Ama nasıl başarılır, nasıl önlenir onun yolunu ortaya çıkardık. İddiamızı sürdürüyoruz. Şimdi eskiye göre daha çok iddialıyız. Barış ve demokratik toplum süreciyle katliamları önlemede hareketimiz Önder Apo’nun çizgisinde yürüyerek daha iddialı, daha kararlı, katliamların zeminini ortadan kaldırmayı, yok etmeyi yaratacağına inanıyor. Bunun mücadelesini veriyor. Biz katliamları bu temelde kınıyor, şehitlerini bu temelde saygıyla anıyoruz.

HBDH BÜYÜK BİR DİRENİŞ ÖRGÜTÜDÜR

HBDH’yi, mücadelesini selamlıyorum. HBDH’de yer alan bütün dostlarımızı yine selamlıyorum, başarı dileklerimi ifade ediyorum buradan. 10 yıllık büyük mücadelede verdiğimiz şehitleri saygı, sevgi ve minnetle anıyorum, büyük şehitler verdik. Birçok alanda verdik. Bir direniş örgütü oldu HBDH. 12 Mart’ta ilan ettik. 12 Mart 71 Türkiye’nin karanlıklarının gelişinin temelidir aslında. 12 Mart 71 deyip geçmemek lazım.

 

12 Mart 71’de şu belirleniyordu. Türkiye demokratik mi olacak, oligarşik, faşist, diktatörlük mü olacak? Direnenler, Mahirler, Denizler demokratik Türkiye’yi temsil ettiler. 12 Martçılar faşist, oligarşik, diktatörlük ettiler. Yürkiye’yi bu hâle getirdiler. Bu kadar net. O soru orada soruldu. Onu bilelim. Biz Halkların Birleşik Devrim Hareketi olarak 12 Mart çizgisine, darbe çizgisine, faşist çizgiye karşı mücadele etmek üzere de şey yaptık. 12 Mart’ta kendimizi öyle, o amaçla ilan ettik. Bunu ifade etmekte fayda var. Bilinmesi iyi olur.

Fakat sadece 30-40 yıl önce, 50 yıl önce olmuş bir olaya karşı bir örgüt kurmadık tabii. O anki siyasi askeri duruma karşıydı. Gerçekten bu 3. Dünya Savaşı’yla bağlıydı. Bir süreç dayatıldı. Bu çöktürme eylem planı denen, işte 24 Temmuz 2015’te Ahmet Davutoğlu, onlar daha iyi açıklayabilirler aslında şeyi. 72 uçakla saldırdık diye övünüyordu. Önce dediler bunu DAİŞ’e karşı şey yapıyoruz. PKK’ye karşı saldırdılar. Bunları kim yaptırdı? Ne amaçla yapıldı? PKK’nın o koşullarda öyle ezilmesini kime fayda getirirdi? Kim istedi? Bence itiraf edilsin şimdi. Açığa çıkartılsın. Biz yaptık demesinler. Türkiye’yi korumak için yapıldı denmesinler. Öyle diyenler söylesinler. Ben sorular sorayım, cevap versinler bakalım. ABD bu işin neresindeydi? Her türlü desteği verdi, ABD’ye saldırttı PKK’ye. Ondan sonra da el altından her yıl sonunda bize neredeyse artık teslim olmayacak mısınız diyor. Haber gönderdi. Biz bilmiyor muyuz yaptıranın kim olduğunu? Ama yapan Türkiye’ye yaptırdılar bunu.

SÜRECİN ORTAYA ÇIKIŞINDA HBDH’NİN DE PAYI VAR

Böyle bir şeyle PKK ile oluşmuş Türkiye’nin demokratikleşme umudu böyle yok edilmek istendi. Dolayısıyla Türkiye’yi işte şimdi 3. Dünya Savaşı içerisinde yaratılmak istenen Orta Doğu karanlığının merkezi yapalım denildi. Biz buna karşı direndik. Bunu en büyük tehlike gördük. Türkiye Orta Doğu karanlığının merkezi olmayacak. Tersine aydınlık merkezi olacak. Demokratikleşerek, özgürleşerek yeni Orta Doğu’yu, demokratik Orta Doğu’yu temsil edecek. Halkların umudu olacak, insanlığın umudu olacak. Bu mücadeleyi verdik. O saldırılara karşı aslında direniş buydu. HBDH bu temelde oluştu. Bu bilinçle mücadele ettik. Ben ifade ediyorum, bu işin içinde olanlardanım. Bizim düşüncemiz, inancımız, arayışımız bu çerçevedeydi. Öyle farklı bir şey yoktu. Herkesin bilmesi açısından net ifade edebilirim. Çok zorlu bir mücadeleydi.

Fakat böyle zorlu bir mücadele içerisine nasıl girdik? Mücadele etmezsek ortaya çıkacak sonucun insanlık için, yaşam için ne büyük tehlike arz edeceğini gördüğümüz, anladığımız için girdik. O tehlikeleri önlemek üzere. Öyle de oldu tabii. Mevcut gelişmelerin ortaya çıkmasında HBDH mücadelesinin de payı var. İkinci yılına girdiğimiz barış ve demokratik toplum sürecinin ortaya çıkmasında, gelişmesinde HBDH direnişinin rolü oynadı. Karanlıkları önledi. Türkiye’yi böyle dış güçlerin karanlık saldırılarının bir merkezi hâline getirmeyi en azından önledi. Şimdi de barış ve demokratik toplum süreci tümden önleyecek. Türkiye’yi kimse karanlık ülkesi yapamayacak. Türkiye özgürlüklerin ve demokrasinin kalesi olacak. Orta Doğu içinde, insanlık içinde yeni bir yaşamı temsil edecek. Biz bu iddiada ve kararlılıktayız. Türkiye’ye yaklaşımımız böyledir. Önder Apo’nun Türkiye için yürüttüğü mücadelenin anlamı kesinlikle bu.

Birileri şöyle böyle söylüyor. Onlar boş laflar. Onlar hep böyle rantçıların, çatışmadan, kandan beslenenlerin uydurduğu söz ve düşünceler oluyor. Acı olan bu söylemler taraftar buluyor. İşte insanlığı aydınlatamıyoruz. Onları dinleyenler de oluyor. Halbuki olmamalı. Onları engelleyebilmeliyiz.

Şunu söylemek istiyorum aslında. HBDH ile tam başaramadık bunları. Ama başarı iddiamız da ortadan kalkmadı. Tehlikenin de önünü aldık. Şimdi biz barış ve demokratik toplum sürecinin 9. yılda ortaya çıktı. O hamleyi direnişle süren demokrasi hamlesini devam ettiren yeni bir hamle olarak görüyoruz. Böyle anlaşılmasını da istiyoruz. İnanıyoruz HBDH nasıl ki o tehlikeli saldırı karşısında, dış kaynaklı, Türkiye’yi karanlıklara boğacak tehlikeli saldırı karşısında yiğitçe, kahramanca, fedakârca, şehitler vererek direndi, şimdi de bunu yeni yöntemlerle daha ileri götürecek. Türkiye’yi gerçekten de özgür yaşanır bir demokrasi alanı, ülkesi haline getirecek. Bu mücadeleye girecek. Bizim çağrımız bu. Bizim çabamız böyle. HBDH misyonunun bu biçimde devam etmesinin doğru olduğu kanaatindeyiz.

Buna yakın böyle düşünen dostlarımızın olduğunu da biliyoruz. Boşa gitmedi 10 yıllık direniş. Bundan sonra onu başarıya nasıl götürürüz? Onun arayışı içerisindeyiz. Bunu da işte barış ve demokratik toplum sürecini daha doğru anlayarak, demokratik entegrasyon çözümünü doğru anlayarak, bunu yine birlik halinde yaparak başarılı olacağımıza inanıyor. Bütün dostlarımızı da bu temelde değerlendirme yapmaya, yeni dönemin mücadelesini yeni tarzla birlik halinde geliştirmeye de çağırıyoruz.

YAŞANAN DEVRİM KADIN ÖZGÜRLÜK DEVRİMİ

8 Mart, bütün 8 Mart’ların zirvesi oldu. Bu 8 Mart’ta hep de öyleydi ama bu tekrar olmadı. Onu söyleyeyim. Bir üst aşama oldu. Talebiyle, bilinciyle, ki bu değerlendirmesiyle, coşkusuyla, gücüyle, kitleselliğiyle bunu net ortaya koydu. Bu bakımdan 21. yüzyıl kadın yüzyılı olacak deniliyor. Kadın yüzyılı oldu. Bu 8 Mart’larla ilk çeyreğinde, geçen yıl da benzer bir durum vardı aslında, değerlendirildi, 2. çeyreğine girildi yüzyılın.  Yaşanan devrim kadın özgürlük devrimi. Bunu hiç kimse farklı gösteremez ve artık geri döndürülemez, önü alınamaz, engellenemez bir noktaya geldiği söylenebilir. Bu büyük devrim yürüyüşünü.

Önder Apo bir bildirge yayımladı. Özellikle Kürt kadınları, dünyanın dört bir yanında da kadınlar o deklarasyonu coşkuyla sahiplendiler, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü haykırdılar, sahiplendiler. 8 Mart kadın özgürlüğüyle Önder Apo’nun özgürlüğünün iç içe olduğunu, fiziki özgürlüğünün iç içe olduğunu her yerde haykırdılar. Bu çok önemli bir tespitti, her yerde yankılandı.

Önder Apo şunu ifade etti, kadın özgürlüğü olmadan, kadın köleliği yıkılmadan hiçbir kölelik yıkılamaz, hiçbir özgürlük kazanılamaz. Dolayısıyla toplumun özgürlüğünün, erkeğin özgürlüğünün, her şeyinin kadın özgürlüğünden geçtiğini, kadın özgürlük çizgisine bağlı olduğunu, bunun söz değil eyleme dökülmesi gerektiğini, örgütlü ve eylemli kılınması gerektiğini ve yaşanması gerektiğini belirtti ki, bu 8 Mart, bu söylemlerle, bu değerlendirmelerle, bunu esas alarak, bunu sloganlaştırarak gerçekleşti. İnsan bunu rahatlıkla ifade edebilir.

Bu kadın aydınlanması, bilinçlenmesi, evet şimdi, gerçekten de bütün insanlığı bilinçlendirecek, aydınlatacak bir niteliğe sahip. Geçmişin dar sınıf yaklaşımlarını çok aşıyor. Kadın kitlesi demek, diyorlar toplumun yarısıdır. Öyle değil. Kadın toplumun kendisidir aslında, bütünüdür. Toplumu var eden her bakımdan, sadece fiziki olarak değil, doğuran deniliyor, öyle değil. Eğiten, yürüten, ruh veren, duygu veren, düşünce veren, gücü, toplumsallığın yaratıcısı. Toplum olmanın özelliklerini yaratan, temsil eden ve insan türünü toplum yapan cins. Öyle, dolayısıyla toplumun yarısı şu değil, toplumun kendisi. O hâlde kadın ne istiyorsa o gerçekleşir. Kadın özgürlük istiyorsa bu özgürlüğü alacak.

Kesinlikle kimse önünde engelleyemez bu kadar bilinçlenip örgütlendikten sonra. Kadın özgürlük çizgisi, özgürlük devrimi bu noktaya geldi. Önder Apo, bütün çalışmalarımın en önemlisi dedi, belirleyicisidir dedi. Ve her zaman merkeze oturttu, temel yaptı. Bu temelde de bir pratik ortaya çıkıyor.

Bu 8 Mart’ta onu gördük. Dolayısıyla kadın özgürlük devrimi temelinde eyleme geçmiş, sokakları doldurmuş bütün kadınları selamlıyor, başarılar diliyorum ben. Kadın özgürlüğünün kazanacağına yürekten inanıyorum.

Sara yoldaş şahsında bütün kadın özgürlük mücadelesi şehitlerini saygı, sevgi ve minnetle de anıyorum.Anmadan geçmememiz lazım bizim. 76’dan beri kişi olarak da tanıdığım bir yoldaştı. Kurucu kadrosudur PKK’nin öncü kadrosu.

Geçen yıl Mart ayı Barış ve Demokratik Toplum çağrısı temelinde geçti. Onun ilk eylemleri geçen yılki Mart ayıydı, 8 Mart’tı, Newroz’du. Fakat anlaşılmamıştı. Yeterince yansımadı. Aslında şöyle diyebiliriz. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin ilk eyleme dönüşme süreci bu Mart ayı oluyor. 8 Mart, Newroz böyledir. 8 Mart’ta bunu gördük. Nevwoz da onu devam ettirecek ve tamamlayacak. Buna yürekten inanıyoruz. Kadınlar zaten öyle olacağını söylediler ve ona çağrı yaptılar. Öncülük edeceklerini de ifade ettiler. Burası da çok önemli.

Şimdi bu 8 Mart’taki bilinç, iddia, kararlılık, eylem durumu Barış ve Demokratik Toplum sürecinin ne kadar kadınlar tarafından doğru anlaşıldığını, toplum tarafından anlaşıldığını, ne kadar güçlü sahip çıkıldığını ortaya koyuyor. Barış ve Demokratik Toplum çağrısına ve sürecine kadınlar ve toplum en üst düzeyde sahip çıkıyor. Bu gerçeği görelim. Dolayısıyla sürecin ne kadar sahiplenildiğinin ölçütü bu Mart ayı oluyor.

İkincisi, sürece biraz da Ocak ayından bu yana iki gelişmeyle gelindi. Bir yandan Rojava’daki, Suriye’deki olaylar, Rojava’ya dönük saldırılar ve Rojava devrimini, Rojava toplum güçlerini, Rojava kadınlarını sahiplenme eylemleri zaten kadınları ve toplumları dört parça Kürdistan’da dünyanın dört bir yanında sokağa döktü.

Bu ardından işte İran’daki savaş oldu. Ona karşı tutumlar var. Eklendi geldi Mart ayına, 8 Mart etkinliklerine dönüştü. Şimdi Newroz’a dönüşüyor. Newroz’da zirve yapacak. Devam edecek. 1 Mayıs’a kadar gidecek. Bu süreç öyle görülüyor. Sürekli bir ivme, yükseliş var.

O bakımdan Nevroz’un nasıl olacağı, derler ya Perşembe’nin gelişi çarşambadan belli olurmuş. Dolayısıyla Nevroz’un gelişi 8 Mart’tan belli oldu. Bu Newroz, bütün Newrozların zirvesi olacak. Newroz’da özgürlük bilinci, iradesi, eylemi yeni bir zirve yapacak. Bundan eminiz. Dört parça Kürdistan’da da, dünyanın dört bir yanında da Kürtler, kadınlar öncülüğünde, gençler öncülüğünde sokakları, Nevroz meydanlarını doldurarak, bu Nevroz’u kesinlikle Önder Apo’nun özgür yaşam, çalışır koşullara kavuşmasını haykırarak, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü, Kürt demokratik birliğini, barışı haykırarak meydanları dolduracak, anlamlı kılacak. Zaten ilan ediliyor her tarafta. Başlıyor, yarından itibaren birçok yerde etkinlikler 10 günden fazla sürecek programlar açıklanmış.

 

İnanıyoruz, gerçekten de Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü için yeni bir halk oylaması olacak Kürtler açısından. Kürt halkı tutumunu bir kere daha ortaya koyacak. Kadın özgürlüğünde, Önder Apo’nun özgür yaşam, çalışır koşullara kavuşmasında, demokratikleşmede ve barışta, bir referandum gibi tutumunu meydanlarda ortaya koyacak. Bunu Bakur da yapacak, Başur da yapacak, Rojava da yapacak, Rojhilat da yapacak. Avrupa’daki Kürtler de dünyanın dört bir yanındaki Kürtler de dostlarıyla birlikte yapacaklar. Newroz’u halkların bir özgürlük bayramı olduğu kadar kardeşlik bayramına da dönüştürecekler. Sadece Kürt bayramı olmaktan çıkarıp, halkların özgürlük ve kardeşlik bayramı yapacaklar. Çünkü Kürtlerin varlığının garantisi ve özgürlüğe ulaşmaları diğer halklarla kardeşleşmelerine bağlı. Onlardan kopmalarına değil. O milliyetçi etkiler zehir gibidir. Dostlarından, başka halklardan Kürtleri koparmaya çalışıyorlar. Kim onu yapıyorsa Kürtlere düşmanlık yapıyor. Hiçbir Kürt ona inanmamalı. Gerçekleri görebilen. Ne kadar halklarla kaynaşır, birleşir, kardeşleşirse ve demokratik birlik içinde yaşamayı öngörürse, kendi varlığını ve özgürlüğünü o kadar garantiye alır.

Bu bilinçle inanıyoruz meydanları dolduracak. Bu temelde Newroz şehitlerimizi öncelikle saygı, sevgi ve minnetle anmak istiyorum. Çağdaş Kawa, Mazlum Doğan yoldaş gerçekten de bütün bu gelişmelerin temelini attı. Faşist askeri darbeye karşı, sömürgeci, soykırımcı zulme karşı PKK direnişini karara dönüştüren, eyleme dönüştüren, sözden fiile aktaran zindan direnişi oldu. O direniş de 1982’nin Newroz’unda Çağdaş Kawa Mazlum Doğan tarafından başlatıldı. Mazlum yoldaşın bilinci böyleydi. Bunu bilerek yaptı, bugünü görerek yaptı. Yaşamın böyle bir direnişte olduğunu anladı ve büyük bir cesaretle uyguladı.

Ardından kadın özgürlüğünü geliştirmek üzere, Zekiyelerin, Rahşanların, Berivan yoldaşların büyük direnişleri gelişti. Bir Nevroz direniş tarzı var. Ondan söz etmemiz lazım. Biraz uzadı ama şöyle bir tarz. Kimseye zarar vermeyen, kendini feda eden ama ortamı aydınlatan ve zafer kazanan tarz. Herkesi etkileyen tarz. Zindan karanlığını, 12 Eylül karanlığını Newroz’da yaptığı direnişle aydınlattı Mazlum yoldaş. Diğer yoldaşlar hep Newroz’u, gerçekten Nevroz yaptılar. Hepsini saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.

8 Mart etkinliklerini selamladım, kutladım. Daha şimdiden Newroz meydanlarını dolduracak herkesi selamlıyorum, eylemlerini kutluyorum. Bu Newroz’da herkesi, her yerde 7’den 70’e Önder Apo’nun özgür yaşam ve çalışır koşullara kavuşması için, referandum düzeyinde sokakları, Newroz meydanlarını doldurmaya, biz irademizi özgürleştireceğiz.

Biz özgür yaşayacağız kararlılığını ortaya koymaya çağırıyorum.