GÖRÜNTÜLÜ

İsviçreli parlamenter Walder: Öcalan’ın ve PKK’nin cesaretini selamlıyorum!

Yükselen savaş ortamında Önder Apo ve PKK’nin barıştan yana sergilediği tutumun takdir edilmesi gerektiğini vurgulayan Nicolas Walder, “Öcalan’ın cesaretini selamlıyorum” dedi. Walder, sürecin başarısı için Önder Apo’nun özgürlüğünün önemine dikkat çekti.

26 yıldır İmralı Ada Hapishanesi’nde ağır tecrit koşullarında tutulan Önder Apo’nun öncülüğünde yürütülen “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, uluslararası alanda giderek daha fazla destek ve yankı buluyor. Farklı toplumsal kesimler ve uluslararası çevreler, Kürt Özgürlük Hareketi’nin diyalog ve çözüm odaklı adımlarını olumlu karşılıyor. Sürecin kalıcı ve anlamlı olması için Türk devletine, siyasi ve hukuki düzlemde somut adımlar atması yönünde güçlü çağrılar yapılıyor; özellikle Önder Apo’nun müzakere koşullarının sağlanması ve özgürlüğünün güvence altına alınması gerektiği vurgulanıyor.

İsviçre Yeşiller Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Federal Parlamento Milletvekili ve Dış İlişkiler Komisyonu Üyesi Nicolas Walder, Kürt sorununun demokratik çözümüne dönük gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi.

Savaşın egemen olduğu bir ortamda Önder Apo ve PKK’nin barıştan yana ortaya koyduğu tutuma dikkat çeken Walder, “Mücadele etmek ne kadar cesurca bir işse, barışta ısrar etmek de o kadar cesaret gerektirir. Bu anlamda Sayın Öcalan’ın ve PKK’nin cesaretini selamlıyorum” dedi.

Ortadoğu’daki gelişmeleri yakından takip eden Walder ile yaptığımız söyleşi şöyle:

PKK’NİN BARIŞ GİRİŞİMİNİ DESTEKLEMEK GEREKİR

26 yılı aşkın bir süredir İmralı Ada Hapishanesinde ağır tecrit koşullarında esir olarak tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın öncülüğünde, Kürt sorunun demokratik çözümüne dönük Türkiye’de yeni bir süreç söz konusu. Öncelikle böylesi bir sürecin varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, barış süreci için önemli bir sinyaldir. Bu sürecin varlığını Kürt meselesinin demokratik çözümü açısından çok olumlu bir işaret olarak değerlendiriyorum. Bugün dünyanın birçok merkezinde devam eden katliamları, Gazze’deki soykırımı, Ukrayna’daki ve Sudan’daki katliamları gördüğümüzde ve böylesi bir süreçte, bir çatışmanın çözülme ihtimali ya da en azından diplomatik ve siyasi bir süreçle masada olumlu yönde ilerleme ihtimali son derece olumludur.

PKK tarafından başlatılan bu barış girişimi selamlamak gerektiğini düşünüyorum. Bazı işaretlerle, Türk hükümetinin ve Türkiye Parlamentosu’nun bu sürece duyarlı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle, gerçekten umuyorum ki, bu girişim meyvesini verir, gerçek bir diyaloğun yeniden kurulmasına ve özellikle de istikrarlı bir barış çözümüne ulaşılmasına imkân tanır. Bu süreci selamlamak ve desteklemek gerekir, çünkü bugün dünyada böylesi barış süreçleri oldukça nadirdir.

ÖCALAN’IN CESARETİNİ VE BARIŞ ERDEMİNİ SELAMLIYORUM

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının ardından toplanan PKK 12. Kongresi, hareketin feshi de dahil olmak üzere bir dizi tarihi karar aldı. Sürecin samimiyetini göstermek amacıyla bir grup PKK gerillası silahlarını imha etti. Bölgeyi yakından takip eden bir siyasetçi olarak, PKK’nin barış yanlısı bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence mücadele ne kadar cesurca bir işse, müzakere imkanlarının ortaya çıktığı anı değerlendirebilmek ve ölümleri durdurabilmek için diplomatik ve barışçıl yolu seçmek de bir o kadar cesaret ister. Ben Sayın Öcalan’ın cesaretini selamlıyorum, aynı zamanda bugün sürecin başarıya ulaşacağına dair bir garanti olmamasına rağmen, özellikle bu yolu seçen PKK’nin cesaretini de selamlıyorum.

Evet, bir garanti yok, ama buna rağmen bu riski almayı tercih ettiler ve ben bu cesareti selamlıyorum. Bu, barıştan yana olmak, bir çatışmayı barışçıl yollarla çözmek söz konusu olduğunda herkesin almaya hazır olması gereken bir risktir. Gerçekten, bu girişimi selamlıyorum. Hem Türkiye’nin hem de Kürt halkının bu çatışmanın barışçıl bir şekilde çözülmesinden kazançlı çıkacağını düşünüyorum.

Sonuçta, Türkiye’nin Kürt halkını tanımasından ve onlara belli bir özerklik vermesinden kaybedeceği bir şey yok. Kürt halkı da bunu Türkiye halkıyla, Türkiye sınırları içinde iyi bir şekilde birlikte yaşayarak sürdürebilir. Bence bir uzlaşı zemini mümkündür ve artık bu çatışma mantığından çıkmak gerekir. Sayın Öcalan’ın, haksız yere hapiste olmasına, bugün zindanlarda bulunmasına rağmen barışa giden diplomatik yolu önermesi büyük bir erdemdir. Gerçekten, bu jesti ve cesareti selamlıyorum; bu önemlidir.

ÖCALAN’IN TERCİHİ CESURCA

Ukrayna’dan Gazze’ye, Sudan’dan Suriye’ye kadar dünyanın birçok noktasında savaş ve çatışmalar sürüyor. Bölgedeki gerilim giderek tırmanırken, neredeyse herkesin silahların gölgesinde konuştuğu bir dönemde, Abdullah Öcalan barıştan ve barış sürecinden söz etmeyi seçti. Sizce böylesi bir küresel savaş ikliminde bu çağrı ne anlama geliyor?

Bunu gerçekten çok olumlu bir işaret olarak görüyorum. Ayrıca bu tutum, belli bir noktada savaşın hiçbir yere götürmediğini gösteriyor. Savaş, bir çatışmayı çözmez, bir sonuca ulaştırmaz. Elbette, karşı tarafa baskı yapmak için kullanılabilir, ancak kalıcı bir çözüme ulaşmayı sağlamaz.

Bir noktada mutlaka masaya oturmak gerekir, çünkü birlikte yaşamak zorundasınız. Ayrı sınırlar içinde yaşasanız bile, bir noktada birlikte çalışmanız gerekir; sınırların yönetimini, sınır ötesi suçlarla mücadeleyi, ekonomik alışverişleri, su yönetimini, iklim değişikliğiyle mücadeleyi konuşmanız gerekir. Kısacası, savaşın sonucu ne olursa olsun, bir noktada mutlaka konuşmak zorundasınız.

Savaş, aslında hiç zorunlu olmayan ama bazıların seçtiği bir ara dönemdir; ne olursa olsun, sonrasında barış inşa edilmelidir. Bence Sayın Öcalan, taleplerden vazgeçmeden, bunları masada barışçıl ve diplomatik şekilde müzakere etme zamanının geldiğini anlamış. Hem Türk tarafının hem Kürt tarafının barıştan çok şey kazanabileceğini fark edecek kadar makul olduğuna güvenerek bu riski almış. Bu cesur bir tercihtir; ben bunu selamlıyorum. Ve bu, bir noktada herkesin yapması gereken bir tercihtir; çünkü savaş sadece yıkım, yoksulluk, ölüm, yaralanma ve çaresizlik getirir. Bu, bir halk köşeye sıkıştığında başvurulabilecek en son çaredir.

Her iki tarafın da çıkarı, barışçıl bir çözümde ve masaya oturup birlikte yaşamayı öğrenmektir. Türkiye’nin de, halkının ve nüfusunun çeşitliliğini, Kürt halkına saygı göstererek teşvik etmesi kendi yararınadır. Kürt halkını ülke içinde tanımak, Türkiye’nin birliğinden hiçbir şey eksiltmez. Dolayısıyla, her iki tarafın da bunu anlaması gerekir. Ben Sayın Öcalan’ın Türkiye’ye uzattığı eli selamlıyorum ve komisyonun kurulmasının ötesinde, Türkiye’nin bu tarihi fırsatı değerlendirmesini umuyorum.

BAŞARI İÇİN ÖCALAN ÖZGÜR OLMALI

Belirttiğiniz gibi; hem Kürt Özgürlük Hareketi hem de lideri Abdullah Öcalan, tüm risklere rağmen sürecin başarıya ulaşması için önemli adımlar attı. Buna karşın devletin bugüne kadar somut adımlar atmaması, sürece dair samimiyetini sorgulatıyor. Parlamento çatısı altında bir komisyon kurulmuş olsa da, Kürt tarafı köklü bir sorunun çözümü için devletin daha somut adımlar atması gerektiğini savunuyor. Dünya örnekleri de dikkate alındığında, sürecin başarıya ulaşması için sizce neler yapılmalı?

Bence Türk devleti, öncelikle sonuca ulaşma iradesini göstermelidir. PKK tarafından yapılan açıklamalar oldu. Sayın Öcalan’ın açıklamaları, PKK’nin kendisini feshi ve bir grup savaşçının silah bırakması, hatta silahlarını imha etmesi gibi. Bunlar son derece olumlu işaretlerdir. Türkiye devleti, bu fırsatı değerlendirip olumlu bir işaret vermelidir. Olumlu bir işaret, mesela Öcalan’ın hapisten çıkmasına izin vermek olabilir; bu ev hapsi şeklinde de olabilir. Devlet isterse güvence tedbirleriyle de desteklenebilir.

Öcalan’ın müzakerelere katılmasına izin verilmesi, iki taraf arasındaki güvenin güçlenmesini de sağlar. Bu önemlidir. Ayrıca, komisyon içinde ama aynı zamanda bir diyalog alanında, tartışma ve müzakere başlıklarının ve ortak bir mutabakatla belirlenen hedeflerin hızla tanımlanması önemlidir. Böylesi bir mutabakat, barış yönünde hızlı ilerleme kararlılığını gösterecektir.

Tekrar ediyorum, Türkiye Kürt meselesini barışçıl şekilde çözmekten çok şey kazanacaktır. Çünkü bugün Türkiye, özellikle Avrupa ve Orta Doğu ile ilişkiler açısından gerçekten güçlü bir jeopolitik konuma sahip. Türkiye bugün bu köprü rolünü üstlenebilir. Avrupa için ekonomik olarak da son derece önemli bir ülkedir; üstelik bugün Avrupa, ABD ile pek de iyi ilişkiler içinde değildir.

Ayrıca Avrupa ekonomisinde bir yön değişikliği var. Türkiye, insan hakları konusunda ve özellikle Kürt meselesinde adımlar atarsa, bu aynı zamanda ticari ilişkilerini de kolaylaştıracaktır.

ULUSLARARASI TOPLUM TARİHSEL BİR SORUMLULUĞA SAHİP

Köklü sorunların çözümünde veya barış süreçlerinde genellikle üçüncü taraf gözlemciler yer alır. Ancak Kürt meselesini ‘iç sorun’ olarak tanımlayan Türk devleti, bu süreçte böyle bir gözlemci gücün varlığını istemiyor. Oysa uzmanlar, Kürt sorununun bölgesel ve uluslararası bir mesele olduğunu vurguluyor ve sürecin başarısı için uluslararası desteğin şart olduğuna dikkat çekiyor. Sizce uluslararası toplum bu konuda nasıl bir sorumluluk üstlenmeli? 

Uluslararası toplumun sorumluluğu büyüktür; çünkü sınırlar çizilirken ve tanınırken Kürt halkının birliği dikkate alınmamıştır. Bugün elimizde farklı ülkelere dağılmış bir Kürt halkı var. Bu halk, birleşemese bile en azından saygı görmeli ve belirlenen sınırlar içinde belli bir özerklikten yararlanmalıdır. Bu, öncelikle tarihsel bir sorumluluktur.

Bunun ötesinde, temel hakların her yerde korunmasını sağlama sorumluluğu vardır. Bir mesele bir ülkenin iç meselesi olsa bile, bu durum uluslararası toplumun ilgisiz kalabileceği anlamına gelmez. Bu, Kürt halkı için de geçerlidir; Çin’deki Tibetliler ve Uygurlar için de, Filistin’deki ve İsrail’deki Filistin halkı için de...

Devletler, temel haklara saygı gösterme yükümlülüğünü yerine getirmediğinde, uluslararası toplumun azınlıkları koruma görevi vardır. Bence uluslararası toplumun Türkiye’yi ikna etmeye yönelik proaktif adımlar aması gerekir.

Proaktif adımlardan kastım, Türkiye’yi müzakerelerde daha ileriye götürebilecek yöntemler bulmak. Bir diğer yöntem ise, insan hakları ve azınlık hakları ihlalleri nedeniyle ekonomik yaptırımlar ya da bazı alanlarda iş birliğini durdurma gibi önlemlerin hayata geçirilmesi.

Türkiye ile ilişkilerimizin güçlendirilmesi hem Türkiye hem Avrupa için jeostratejik bir gereklilik olsa da, bu ancak Kürt meselesinin barışçıl yolla çözülmesiyle mümkün olabilir. Dolayısıyla böyle bir çözümün teşvik edilmesi, Avrupa dahil tüm tarafların çıkarınadır. Böylece gelecekte çok daha yoğun iş birliği yapabiliriz.

İSVİÇRE ROL OYNAYABİLİR

İsviçre, Cenevre’nin barış müzakerelerindeki tarihi rolü ve tarafsızlık geleneğiyle bilinen bir ülke olarak, bu süreçte nasıl bir sorumluluk üstlenebilir sizce?

Evet, bence İsviçre, diyaloğu kolaylaştırmak için  bu süreçte yer alabilir. Tıpkı benim şehrim Cenevre’nin, olası görüşme veya müzakerelere ev sahipliği yapmaya hazır olması gerektiği gibi. Hatta daha geniş bir tartışma ortamını düşünüyorum; siyasi meseleler açısından, genelde daha hızlı ilerlediği için, Kürt meselesi üzerine uluslararası bir konferans ideal olurdu. Sadece genel Kürt meselesi değil, Türkiye’deki Kürt halkının durumu da konuşulmalıdır. Ancak böyle bir formatın mevcut Türk hükümeti için kabul edilemez olacağını tahmin etmek zor değil. Bu yüzden muhtemelen görüşmeler Türkiye’de yapılacaktır.

Yine de, müzakere deneyimine sahip olan İsviçre ve kurumları – ister ülke içi, ister ilişkilerin barışçıl hale getirilmesi süreçlerinde – bu konudaki yetkinliklerini, eğer iki taraf da isterse, süreci desteklemek için sunmalıdır.

Ayrıca İsviçre’nin ve bazı kuruluşların rolü, sürecin uygulanmasını denetlemek de olabilir. Örneğin, Kürt tarafı silahsızlanmaya devam ederse, bunun gerçekten gerçekleştiğini kontrol etmek gerekir. Bu çerçevede, İsviçre’den bazı kuruluşlar veya hizmetler eşlik edebilir. Yani, aktörlere destek olmak için imkanlarımızı sunmak söz konusu olabilir. Ancak bu, yalnızca iki taraf da böyle bir sürece gerçekten girmek isterse mümkündür. İsviçre’nin rol oynayabilmesi için bu, olmazsa olmaz bir şarttır.

HER YERDE MÜCADELE ETMELİYİZ

Gazze başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde Cenevre Sözleşmesi açıkça ihlal ediliyor. Ancak buna rağmen uluslararası toplumun büyük ölçüde sessiz kaldığını görüyoruz. Cenevre Milletvekili ve güçlü bir insan hakları savunucusu olarak, bu sessizliği nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu durum Cenevre Sözleşmelerinin geleceği açısından ne anlama geliyor?

Bilmemiz gereken şu ki; uluslararası insancıl hukuk ve savaş hukuku, savaş yapma hakkı değildir. Aksine, bir çatışma durumunda geçerli olan kurallardır. Bu kurallar esas olarak uluslararası çatışmalara uygulanır, her ne kadar sonradan bazı iç çatışmalara da uyarlanmış olsa da. Bu nedenle, Gazze ve Batı Şeria söz konusu olduğunda, şunu hatırlatmak çok önemlidir – ve burada tekrar hatırlatıyorum – ne Gazze ne de Batı Şeria İsrail’e aittir. Dolayısıyla burada bir iç çatışmadan değil, uluslararası bir çatışmadan söz ediyoruz.

Aynı şekilde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de uluslararası bir çatışmadır; Sudan ise bir iç çatışmadır. Dolayısıyla uygulanacak kurallar farklıdır. Bunu vurgulamak önemlidir. Uluslararası insancıl hukuk giderek daha fazla çiğnenmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Kızılhaç’ın başkanını dinledim; kendisi, uluslararası insancıl hukukun tekrar tekrar ihlal edilmesinden duyduğu endişeyi dile getiriyordu. Bu ihlaller sadece sayıca fazla değil, aynı zamanda çok ağır bir şekilde yaşanıyor. Ambulanslara saldırmak, gazetecilere saldırmak, gıda yardımı almaya gelen sivillere saldırmak… Bunlar, savaş suçlarının en ağır olanlarıdır.

Bazı ülkelerin bu suçları işlemesi ve uluslararası toplumun buna kısmen sessiz kalması – hatta bazı ülkelerin silah sağlayarak veya başka yardımlar yaparak bunlara destek vermesi – son derece endişe vericidir. Bence her ülkede, bu uluslararası hukuk düzeninin yaşamaya devam etmesi ve halkı bu tür ihlallere karşı koruması için çalışmalıyız. Bunun için de her ülkede, hukukun genel olarak, özellikle de uluslararası hukukun ve uluslararası insancıl hukukun uygulanmasını savunacak cesur insanlara ihtiyaç var.

Bu nedenle ihlalleri, savaş suçlarını ve Gazze’deki durumu – yani devam eden soykırımı – adını açıkça söyleyerek kınamaktan çekinmemeliyiz. Ve en önemlisi, buna ortak olmamalıyız. İşte bu nedenle, biz de İsviçre’de yaptırımlar uygulanması için çalışıyoruz. Rusya’ya karşı yaptırımları her zaman savundum ve bunların daha da güçlendirilmesini istiyorum. Aynı şekilde, iki buçuk yıldır şiddet yanlısı İsrailli yerleşimcilere, İsrail hükümetine, bazı şirketlere ve özellikle askeri alanda ama diğer alanlarda da İsrail ile işbirliğinin durdurulmasına yönelik yaptırımlar talep ediyorum. İsrail, bu kabul edilemez politikayı sürdürdüğü sürece bu adımlar atılmalıdır.

Evet, kendi ölçeğimizde de hareket etmeliyiz. Ben bir İsviçre milletvekili olarak bir çatışmayı çözemem, ancak sesim ve parlamentodaki çalışmamla bu suçlara ortak olmamamız için mücadele edebilirim. Bana göre, suç işleyen bir ülke için en kötü şey, ona uygulanabilecek izolasyondur – sadece diplomatik değil, ekonomik izolasyon da. Bu durum, çoğu zaman o ülkeyi içeride politika değiştirmeye zorlar ya da en azından zafer kazanmasını engeller. İşte yapabileceğimiz ve yapmamız gereken budur.

Bugün tüm Avrupa ülkelerinde büyük tartışmalar var. Ne kadar ileri gideceğiz? Filistin’in tanınması elbette gereklidir, ancak insancıl hukukun hem Kiev’de hem Gazze’de uygulanması için ekonomik önlemler de alınmalıdır.

Değerli cevaplarınız için teşekkür ederim. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Barış sürecinde Kürt halkına gerçekten başarılar dilerim. Umarım bu süreç istikrarlı bir duruma ulaşır ve Kürt halkının hem kültürel kimliğini hem de hızla gelişen bir toplumun parçası olma hakkını tam anlamıyla yaşamasına olanak tanır. Ayrıca bu konuyu hep bizim gündemimizde tuttuğun için sana teşekkür ediyorum.