‘Öcalan, devlet ve komün teziyle aslında Engels’ten uzak değil’

Yazar Mahir Ergun, Önder Apo’nun devlet ve komün teziyle aslında Engels’e yaklaştığını belirtti.

MAHİR ERGUN

Önder Apo’nun manifestosunda en çok tartışılan konulardan biri de tarihi, devlet ve komün çatışmasından başlatması oldu. Özellikle sosyalist çevrelerde sıklıkla tartışılan bu konu, son Rojava saldırıları sırasında ısrarla “Öcalan’ın paradigması çöktü” şeklinde gündeme getirildi.

Israrlı bir biçimde Komünist Manifesto üzerinden yapılan karşılaştırmalara değinen Mahir Ergun, Önder Apo’nun devlet ve komün ilişkisi ile Engels’ten uzak düşünmediğini belirtiyor. Ergun, Engels’in de Komünist Manifesto’nun 1888 baskısında “tarih sınıflı mücadeleler tarihidir” sözünün “yazılı tarih olarak değişmeli” şeklinde not düşüldüğünü söylüyor.

Komünün bir hayatta kalma mücadelesi olduğuna vurgu yapan ve sosyalizmin temeli olduğunu dile getiren Mahir Ergun ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyoruz.

‘MARKSİST SOSYALİZM ANLAYIŞINDA DEVLET ORTADAN KALKMASI GEREKEN BİR KÖTÜLÜKTÜR’

Devlet olgusu sizce sosyalizmde gerekli mi? Yoksa bir devletin olması iktidar mücadelelerini de beraberinde mi getirecek?

Bu soruya cevap verirken, çoğunlukla birbirleriyle çelişki içinde pek çok sosyalizm anlayışı olduğunun altını çizmek gerek. Bu bugün de böyledir, 19. yüzyılda da böyleydi.

Ancak sosyalizm derken, çoğunlukla yapıldığı gibi sosyalizmin Marksist kavranışını kastediyorsak, bu kavrayışa göre devlet, ‘gerekli’ olması bir yana, ortadan kaldırılması gereken -Engels’in deyişiyle- bir ‘kötülük’tür.

Marx, ‘Fransa’da İç Savaş’ta, işçi sınıfının devlet makinasını ele geçirip kendi hesabına işletmesinin mümkün olmadığını söyler. ‘Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire’inde de geçmiş siyasal devrimlerin, devlet makinesini kıracakları yerde onu yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadıklarını söyler. 1875 tarihli ‘Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde ise ‘özgür devlet’ ifadesini eleştirir; gerçek özgürlüğün, toplumun üzerinde konumlanmış olan devletin özgürlüğünün kısıtlanmasıyla ilgili olduğunu vurgular.

Aynı yıl Engels da aynı konuda Bebel’e yazdığı mektupta ‘özgür devlet’ ifadesini eleştirirken, ‘özgür devletin’ kelime anlamı açısından despotik bir devletten başka bir şey olmadığını, özellikle tam anlamıyla bir devlet olmayan Paris Komünü deneyiminden sonra artık devlet üzerine gevezelik etmenin yersiz olduğunu söyler. Bu noktada anarşistlerin Marksistleri devletçi olmakla itham etmesine karşı çıkar ve Marx’ın Proudhon eleştirilerinde de Komünist Manifesto’da da sosyalist toplumda devletin dağılmış olacağının söylendiğinin altını çizer. Devlet yerine Almanca ‘topluluk’ anlamına gelen, Fransızcası ‘komün’ olan ‘Gemeinwesen’ kelimesinin kullanılmasını önerir.

Dolayısıyla, eğer bu ifadelere dayanacaksak, Marksistlerin devletle pek işi yoktur; sosyalizm koşullarında devletin gerekli olduğunu iddia etmezler. Bunun yerine ‘topluluk’u, yani ‘komün’ü savunurlar.

Peki, proletarya diktatörlüğü nedir? Marx, ‘Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde devlet konusunu ele alırken, kapitalist toplumla komünist toplum arasında bir devrimci dönüşüm dönemi olduğunu ve bu dönemin devletinin ‘proletaryanın devrimci diktatörlüğü’ olduğunu belirtir. Ancak programın ne bu konuya ne de ‘geleceğin devleti’ gibi konulara değinmesinin gereği olmadığını söyler. Engels ise ‘Fransa’da İç Savaş’ın önsözünde, proletarya diktatörlüğünün ne olduğunu anlamak isteyenin Paris Komünü’ne bakması gerektiğini ifade eder. Dolayısıyla ‘proletarya diktatörlüğü’ bildiğimiz anlamıyla bir devlet değil; Engels’in deyişiyle ‘bir komün’dür.

Sosyalist literatürde devletçi çizgiyi Ferdinand Lassalle ve takipçileri temsil eder. Lasalle, sosyalizmin ancak devlet gücüyle inşa edilebileceğini savunur. Marx ise Lasalle’i daima eleştirmiştir. Onu bir ‘realpolitiker’, yani prensip yoksunu, kısa vadeli reel sonuçlara göre hareket eden bir kimse olarak tanımlamış ve ‘işçi diktatörü’ rolüne soyunduğunu ifade etmiştir.

‘İŞÇİ DİKTATÖRLÜĞÜNÜN MARKSİST SOSYALİZM ANLAYIŞINDA YERİ YOKTUR’

Yüzyılın reel sosyalizm pratiklerine gelecek olursak, Lenin ‘Devlet ve İhtilal’de devletin ‘sönümlenmesi’ konusunda ısrar ediyordu. Buna göre devlet aslında ‘sovyetlerden’ yani işçi ve asker meclislerinden ibaret olacaktı; sınıfların ortadan kaldırılmasıyla birlikte ‘sönümlenecekti.’ Ancak tarih bunun aksini gösterdi. Ve bu pratikler, Marx’ın ‘18 Brumairede belirttiği gibi, devlet makinasını kıracakları yerde, onu yetkinleştirmekten başka bir şey yapamadılar. Bu yönüyle kimi düşünürler, bu pratiklerin aslında Marksçı öğretiyi takip etmekten çok Lasalle’i takip ettiklerini iddia ederler.

Ayrıca bir not olarak belirtelim: Lasallecilik ve onun ‘devlet sosyalizmi’ anlayışı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında Cumhuriyet’in kurucu kadroları arasında belli bir popülariteye sahipti.

Sonuç olarak, kimi sosyalizm anlayışlarına göre devlet gerekli ise de devletçilik ve ‘işçi diktatörlüğü’nün Marksist sosyalizm anlayışında yeri yoktur. Marksist sosyalizm anlayışı, devletin yerine komünü koyma eğilimindedir. Buna rağmen bence temel Marksist metinler devleti kavrama konusunda yetersiz kalmışlardır. Ortaya çıkan teorik arızaların temel sebebi de budur. Örneğin Lenin, ‘Devlet ve İhtilal’de Marksizmin devlete bakışını ortaya koymaya çalışırken adeta bir arkeolojik çalışma yapar. Açık ki ben de bu soruya cevap verirken bir programla ilgili kenar notlarına, bir mektup cümlesine ya da bir önsözün iki satırına atıf yapmaktan öteye gidemedim. Zira bu literatürde doğrudan doğruya devlete yönelik bir çalışma bulmak zordur. Bulunabilen tek tük cümleler de farklı yorumcuların elinde farklı biçimler alabiliyor ve sonuçta bir karmaşa doğurmaktan öteye gidemiyor.

Eleştirimizi saklı tutacak olursak, daha önce de belirttiğim gibi, ben devletin bir ‘makine’den ibaret görülmesinin ya da kırılıp parçalanabileceğinin düşünülmesinin indirgemeci bir soyutlama olduğunu düşünüyorum. Devleti toplumsal ilişkilerin içinde görebilmek gerek. Aksi halde komünün nerede, devletin nerede olduğuna karar vermek imkansızlaşır.

‘ÖCALAN MANİFESTOSUYLA ASLINDA ENGELS’TEN UZAK DEĞİL’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda belirttiği ‘İnsanlık tarihi devlet ve komün çatışmasının tarihidir’ tanımı ne anlama geliyor?

Komünist Parti Manifestosu’nun ilk bölümü, ‘Tüm toplumların bugüne kadar ki tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihinden başka bir şey değildir’ diye başlar. Bu cümle zamanla Marksist sosyalizmin tarih anlayışı haline gelmiştir. Bu haliyle aslında oldukça basitleştiricidir; sanki tüm tarihte sınıf mücadalesinden başka hiçbir şey yokmuş gibi. Oysa işin aslı; bu bir manifesto cümlesidir ve manifestolardan toplumsal tarih araştırmalarının sonuçlarını aktarmaları beklenmez; daha ziyade çarpıcı olmaları beklenir. Böyle bir cümle çarpıcıdır, ama tamamen gerçek değildir. Sorun, bu cümlenin çekilip sanki tarihi anlamada bir anahtarmış gibi kullanılmasındadır. Manifesto 1848’da yayımlandı; o tarihten beri de Marksist sosyalistlerin büyük kısmı bu gibi hatalar yapıyor. Marksizmin temel eserlerindeki birtakım cümleleri çekip kendilerine amentüler icat ediyorlar. Dolayısıyla eksik kalıyor, yanlış oluyor ve yanlış yapmaya götürüyor.

Engels dahi bunu görmüş olacak ki manifestonun 1888 tarihli İngilizce baskısında, ‘yazılı tarih desek daha iyi olur’ diye bir dipnot düşmüş. Bu dipnotta, yazılı olmayan tarihte komünlerin öneminden bahseder. Yani Engelse göre ‘insanlık tarihi’ sınıf mücadelesinden ibaret değildir; yazılı tarih sınıf mücadelesinden ibarettir. Bundan önce ise komünler vardır.

Tarihin sınıf mücadelesinden ibaret olduğu ifadesi, bir amentü olduğu ölçüde donuktur ve böyle donuk formüller aslında ne siyaset bilimi açısından ne de pratik siyasi mücadeleler açısından pek işlevsel değildir. Bu bakımdan bu ifadeye sağdan ve soldan pek çok eleştiri de yapılmıştır. Örneğin Pierre Clastres, 1974’te yayımlanan ‘Devlete Karşı Toplum’ kitabında ‘tarihsiz halkların’ tarihinin, devlete karşı mücadele tarihi olduğunu söyler.

Öcalan da ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda tarihi sınıf mücadelesi tarihinden ibaret olarak görmenin çok yetersiz olduğuna dikkat çeker. Bu tanımın çok yetersiz kaldığını; belki kapitalist moderniteyi izah edebileceğini, fakat bütün insanlık tarihini ifade edemeyeceğini söyler. Şu durumda aslında ‘yazılı tarih diyelim; sınıf mücadelesi bütün insanlık tarihini açıklamaz’ diyen Engels’ten çok da uzak değildir. Öcalan’a göre tarih esasta sınıfların savaşı değil, komünalite ile devletli uygarlığın savaşıdır. Tarihi bu biçimiyle bir ikileme tabii kılmak ve bu ikilemin tarih boyunca işlediğini ortaya koymak daha gerçekçidir.

Tarihi devlet-komün çatışması ya da Öcalan’ın ifadesiyle ‘komünalite ile devletli uygarlığın savaşı’ olarak açıklamak; ya da Clastres gibi ‘tarihsiz halklar’ ile devlet arasındaki mücadele tarihi olarak görmek, elbette sınıf mücadelesi tanımından daha kapsayıcıdır. Ancak bunu da geliştirmek gerekir.

‘MANİFESTODAKİ KOMÜN-DEVLET İFADESİ VURUCU BİR İFADEDİR, İŞLEVSELDİR’

Sınıf mücadelesi tanımının bir manifesto cümlesi olduğunu ifade ettik. Bu manifestonun amacı, sınıfların ve sınıf çatışmasının varlığına dikkat çekmekti; dolayısıyla böyle bir ‘vurucu ifade’, basitleştirici de olsa işlevseldir. ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ da bir manifestodur ve nasıl Komünist Parti Manifestosu 1848 koşullarında sınıfları merkeze alıyorduysa -ki bana kalırsa o dönem için bu gerekliydi- ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ komünleri merkeze alıyor; dolayısıyla sınıf-sınıf yerine komün-devlet diyor. Bu da bir ‘vurucu ifade’dir; işlevseldir, daha kapsayıcıdır ama bu da bir postulattır.

Bilimsel açıdan bakacak olursak, ‘insanlık tarihi’ diye bir genelleme yapmak güçtür. Ayrıca dualiteler her zaman güvenilir değildir. Diyalektiğin kolaycı bir yorumu, ‘çelişki ilkesini’ merkeze koyar. Buna göre herhangi bir olgu, iki karşıt fenomenin çelişkisiyle açıklanır. Sınıf çelişkisini merkeze koymak da bu felsefi okula ait bir yöntemdir. Yetersiz kaldığı noktada ‘temel çelişki’, ‘tali çelişki’ gibi önermeler ortaya çıkıyor. Bu, siyaseten gereklidir. Zira siyaset açıklama önermelidir, sorulara cevap vermelidir. Bilim ise soru sorar, anlamaya çalışır. Örneğin komün-devlet dediğimizde ‘hangi komün, hangi devlet?’ diye sorarız.

Mezopotamya’daki komünal yapıların niteliği ve tarihiyle, devlete karşı mücadeleleri; Batı Avrupa’daki ya da Kuzey Amerika’dakilerle aynı değildir. Buralardaki devlet yapıları da çok farklıdır. Bu komünlerin devletle karşılaşmaları çok farklı biçimlerde olmuştur. Örneğin Mezopotamya’da bu süreci Neolitik’e dek götürebilirken, Kuzey Amerika’da birkaç yüzyıllık bir geçmişten bahsediyoruz. On binlerce yıl boyunca buradaki topluluklar komünal ilişkileri korumuşlar, içlerinden bir devlet çıkmamış. Bu topluluklar devleti ancak Avrupalı işgalcinin fetihlerinden sonra görüyor.

Daha önceki soruya verdiğim cevapta da belirttiğim gibi, ben devletin bir aygıt olmadığını, bir süreç olduğunu ve bu sürecin fetih yoluyla işlediğini iddia ediyorum. Devlet komünden doğmaz; onun üstüne gelir. Dolayısıyla devlet süreci, komünü sürekli olarak sindirip kendi içinde eritmeye çalışır.      

Devleti, iktidar ilişkilerinin kendini örgütleme süreci olarak gördüğümüzde, sınıf çelişkileri de dahil olmak üzere tüm çelişkilerin devlet süreci içinde örgütlendiğini ifade edebiliriz. Böylece bir genelleme yapmış olmuyoruz; ancak devlet tanımını genişleterek daha kapsayıcı biçime getiriyoruz ve farklı soruları tartışabilen bir sistem öneriyoruz. Komünü de eşitlikçi, dayanışmacı, demokratik toplum olarak tanımladığımızda, Kuzey Amerika’daki komünal yapıyla Mezopotamya’dakinin devlet sürecindeki konumunu ve çelişkisini kavramak daha mümkün olabilir.

Özetle devlet-komün çelişkisini yalnızca bir kast ile toplumun geri kalanı arasındaki çelişki olarak değil, iktidar ilişkilerinin kendini örgütleme süreci ile demokratik ilişkiler arasındaki çelişki olarak tanımlarsak, bu çelişkinin belirleyiciliğini kabul edebiliriz. Bunu yaparken de indirgemeciliğe düşmemiş oluruz.

‘DEVLET SÜRECİ İŞLEDİĞİ SÜRECE İKTİDAR İLİŞKİLERİNİ MERKEZDE TOPLAR’

Önder Apo’nun ulus-devlet olgusuna yönelik eleştirileri ve komünleşmenin sosyalizmin örgütlenmesinde temel olduğu tezi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Devlet süreci işlediği sürece iktidar ilişkilerini merkezi aygıtlarda toplar. Uluslaşma bunun bir parçasıdır. Ulus, komünü ya da bir başka deyişle demosu yutuyor. Burada komünün ya da demosun ulusa dönüşmesi söz konusu değildir. Ulus, bu dayanışmacı topluluk yapılarını yutar ve aslında doğduğu andan itibaren anti-demokratiktir. Bunu Fransız ve Amerikan devrimlerinin ‘kurucu babaları’nın açıklamalarında görmek mümkün. Örneğin Fransız devriminin önemli isimlerinden Abbé Sieyès, 7 Eylül 1789’da, yani Bastille baskınından kısa bir süre sonra yaptığı parlamento konuşmasında Fransa’nın bir demokrasi olamayacağını söyler. Çünkü Sieyès’e göre demokrasi demoslara, yani komünlere dayanır, oysa ‘Fransa, tüm bölgelerinde ortak bir yasama ve yönetime tabi tek bir varlıktır ve öyle olmalıdır.’

Demek ki önce ulusun ne olduğunu anlamak gerek. Kavram temelini nereden alıyor? Dil ya da kültür birliğinden mi? Hayır. Örneğin Fransız ulusu dediğimizde kimi kastediyoruz? Fransa devletinin hukuken vatandaş olarak tanıdığı toplamını. Bunların bir kısmı Breton, bir kısmı Korsikalı, bir kısmı Bask vesaire; dilleri, kültürleri farklıdır. Bu farklılıklar ulus-devlet tarafından ortadan kaldırılıyor ve Sieyèsin dediği gibi ‘tek bir varlık’ haline getiriliyor.

Örneğin 1970’lerde Fransa’nın Bretonya bölgesindeki devlet okullarında ‘yere tükürmek ve Bretonca konuşmak yasaktır’ yazılı afişler asılıyordu. Yani yere tükürmekle bir çocuğun ana dilini konuşması aynı seviyede görülüyordu. Diyebiliriz ki en azından Bretoncanın bir dil olduğu kabul edilmiş; varlığı inkar edilmiyor, ‘bilinmeyen bir dil’ denmiyor, ama yok edilmeye çalışılıyor. Ulus böyle inşa ediliyor: komünlerin ve toplulukların devlet eliyle yok edilerek ‘tek bir varlık’ haline getirilmesiyle. Bunun için soykırım, kültürel kırım her yöntem uygulanıyor.

‘KOMÜN SOSYALİZM ANLAYIŞININ TEMELİDİR’

Örneğin Kuzey Amerika devletlerinin komünal yaşam süren yerlilere karşı tutumlarına bakacak olursak, burada ABD politikası ‘Kızılderili’yi öldür’ politikasıdır; çünkü ulusu değil, komünü temsil ediyor. Kanada ise ‘Çocuktaki Kızılderili’yi öldür’ politikasını uygular. Küçük çocuklar zorla yatılı okullara alınır; dillerini konuşmasınlar diye işkence görürler. Asimilasyon başarılı olmazsa, yani ‘çocuktaki kızılderili’ ölmezse, bu kez çocuğun kendisi ölüme terk edilir. Bugün bu okulların etrafında devamlı toplu çocuk mezarları ortaya çıkıyor.

Bütün bunlar tarih öncesinde olmuş şeyler değil. Kanada’da son yatılı yerli okulu resmi olarak ancak 90’larda kapandı; ama aslında farklı biçimlerde hâlâ devam ediyor. Devlet süreci işliyor. Demokratik ilişkiler fethediliyor, komünler ulus içinde sindiriliyor, merkezi iktidara bağlanıyor ve ‘tek varlık’ haline getirilmeye çalışılıyor.

Elbette buna karşı da komünün hayatta kalma mücadelesi vardır. Hayatta kalabilmek için ise iktidar ilişkilerini ortadan kaldırmak, yaşamı demokratikleştirmek gerekir.

Bu anlamda komün, sosyalizmin örgütlenmesinde temeldir. Zaten aksini söyleyen de yoktu teorik olarak. Özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar kendine komünist diyen herkes komünü savunuyordu; yoksa zaten neden ‘komünistim’ desin? 20. yüzyıl boyunca reel sosyalizm deneyimleri birer anomali olarak belirdiler. Yine de komün tartışmasını ortadan kaldırmadılar. Konseyciler, komünizatörler ve komünist-liberterler var olmayı, olabildiğince mücadele etmeyi ve tartışmayı sürdürdüler.       

Fakat bu birikim maalesef Türkiye’ye yansımadı. Türkiye’de sosyalist hareketin en etkili olduğu yıllarda Türkiye solu, sosyalizm tartışmasını çok sınırlı kaynaklardan ve oldukça kabaca öğrendi. Kendi içinde birçok fraksiyona bölünmüş olsa da bu gerçeklik hemen hepsi için geçerlidir.  Örneğin, daha komünizmin, yani komünün ne olduğunu tartışmadan ‘anti-Narodnik’ olmuştur. Zira Lenin, Narodnikleri eleştirir. Ancak Türkiye solu Narodnikleri tanımaz; bunların tarıma dayalı komüncü ideolojilerinden haberi yoktur. Bu konudaki bilgisi sadece Leninin broşürlerindeki göndermelerle sınırlıdır. Ve Lenin’i ‘Leninist’ olmak için okuduğundan Narodnizm, Türkiye sol literatüründe ‘kötü bir şey’ olarak kodlanmıştır.

Narodnik kelimesi bir dönem sol içi tartışmalarda hakaret olarak kullanılıyordu. Türkiye solunda yerleşmiş birtakım kodlar var: Örneğin devletsiz çözüm, komüncülük gibi konulardan bahsedildiğinde, sanki bunların sosyalizmle ilgisi yokmuş gibi düşünülüyor. Oysa bu doğru değil. ‘Anarşist’ diye yaftalanıp kenara atılıyor ve tartışılmıyor. Bu konularda bir bilgi eksikliği var. Geçmişte bu eksiklik büyük ölçüde kaynak eksikliğinden doğuyordu; şimdi ise bu eksiklik büyük ölçüde gideriliyor. Ama sol kültür belli sınırlar içinde oluştuğundan bu kabuğu aşamıyor.

Ancak Türkiye’nin aksine, dünyanın başka yerlerine baktığımızda komünün sosyalizmin örgütlenmesinde temel olduğu görüşü, olumsuz karşılanmak bir yana, büyük ölçüde kabul gören bir görüştür. Doğrudan demokrasi bugün pek çok yerde sosyalist örgütlenme için olmazsa olmaz kabul ediliyor. Komünü ve demokrasiyi temel almayan bir sosyalizmin sosyalizm olmadığı yönündeki yüz elli yıllık eleştirilerin, özellikle reel sosyalizm deneyimlerinin olumsuz sonuçlarıyla birlikte kendini kanıtlamış olduğu düşünülüyor.