Özsoy: Tasfiye odaklı yaklaşımlar büyük bir siyasi hata olur

Dr. Hişyar Özsoy, Rojava’daki gelişmeleri ve Türkiye’deki Kürt sorununun çözüm sürecini değerlendirerek, “Suriye’de anlaşmalar kırılgan, Türkiye’de ise Meclis raporu çözümün gerisinde kaldı. Tasfiye odaklı yaklaşımlar büyük bir siyasi hata olur" dedi.

HİŞYAR ÖZSOY

Rojava’ya yönelik saldırıların ardından Kürt siyaseti hem uluslararası alanda hem de Türkiye’de Kürt sorununun çözümü amacıyla sunulan rapor iç içe geçen bir süreç yaşadı. Bu süreci, Kürtlerin hem yerel hem de uluslararası siyasetteki bütünlüklü çabalarını Dr. Hişyar Özsoy, ANF’ye değerlendirdi. 

Rojava’da yaşanan çatışmalar ve yeni durumun yaşandığı bir dönemde, özelikle Kürt temsilcilerin Münih Güvenlik Konferansı gibi uluslararası platformlarda görünür olmasının önemli olduğunu dile getiren Özsoy, belirtti:

“Orada Suriye ile ilgili günlük müzakereler ve görüşmelerin olması önemlidir. Entegrasyon konusunda görüşmelerin ilerlemesi bu anlamda önemlidir. Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilmesi artık bir zaman meselesidir. Washington’da herkes böyle düşünüyor. Dolayısıyla, bu askerler çekilmeden önce entegrasyon tartışmalarını biraz ilerletmek ve diplomatik alanda Kürtlere, Şam ile müzakereleri daha güçlü yürütebilmeleri için belli bir zemin sunmak hedefleniyor.

Fakat bunun çok fazla abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Yani, Trump yönetimine Suriye üzerinde ciddi eleştiriler de var. Amerika Kongresi'nin özellikle Barack’a yönelik ciddi eleştirileri söz konusu. Geçenlerde, Amerika’da Temsilciler Meclisi, problemin bir ayağı olarak güçlü bir Suriye oturumu düzenledi. Orada söz alan neredeyse bütün Temsilciler Meclisi üyeleri, Amerika'nın Suriye politikasını, tümüyle Colani (Şara) üzerinden verdikleri kararlar nedeniyle açıkça ve çok güçlü bir şekilde eleştirdi. Hatta Barack, Münih Konferansı’nda gözükmedi. Kongre üyeleri tarafından ciddi şekilde sorgulandığı bilgisini edindik.”

Amerika yönetiminin Ahmet Şara’ya “açık çek” verdiği yönünde ciddi eleştirilerin, bu politikayı biraz dengelemek için uluslararası kamuoyu baskısının da etkisi olduğunu belirten Özsoy şunları söyledi:

“Kürtler de dünyanın her tarafında ayaktaydı. Bir kısmına buna Münih Konferansı’nda cevap verildi; fakat bu, sahadaki genel tabloyu değiştirmiyor. Altını özellikle çizmek lazım: Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, Şara yönetimi ile çalışma konusunda net. Bu konuda herhangi bir değişiklik şu aşamada beklemek çok gerçekçi değil.

Fakat Şara’ya verilen desteğin biçimi konusunda bir tartışma var. Washington’da genel olarak, bu desteğin koşullu verilmesi, yani belli koşullara bağlanması gerektiği düşünülüyor. Özellikle Kürtler, Aleviler, Dürziler ve orada yaşayan diğer halkların, demokratik bir şekilde; zorla veya şiddetle değil, demokratik bir uzlaşıyla federasyona bağlanması gerektiği savunuluyor. Bu görüşün yönetim üzerine ne kadar etkisi olur, bunu zaman içerisinde göreceğiz.”

Yine biliyorsunuz, Amerika Senatosu’na iki senatörün sunduğu bir yasa tasarısı var. Bu yasa tasarısının Senato’dan geçip geçmeyeceği ayrı bir tartışma konusu. O konuda beklentileri çok yüksek tutmamak lazım; yüzlerce, binlerce yasa tasarısı Senato’da bekliyor. Fakat bu, Senato’nun da Temsilciler Meclisi gibi pozisyonunu gösteren bir adım oldu. Onun asıl amacı, tasarının yasalaşmasından ziyade, Trump yönetiminin Suriye politikalarını kısmen değiştirmek, Şara’ya daha mesafeli durmasını sağlamak ve daha koşullu bir destek sunmaya çalışmaktır.

Rojava yönetimi, Münih Konferansı’nda sadece Amerika Dışişleri Bakanı ile değil, Almanya’nın ve Macron gibi siyasetçilerin de bulunduğu üst düzey görüşmeler yaptı. Diplomatik anlamda bu, Suriye heyetinin bir parçası olarak belli bir tanımlamayı beraberinde getirdi. Herkes, 30 Ocak Anlaşması’nın, yani Şara ile SDG arasındaki bu anlaşmanın hem uygulanması gerektiğini söylüyor, ama aynı zamanda anlaşmanın çok kırılgan olduğunu da görüyor.

Dolayısıyla, bu kırılganlığı aşmanın bir yolu olarak Kürtlerin diplomatik alanda halkların meşruiyeti ve desteğini görmesi, önümüzdeki dönem müzakerelerde Kürtleri biraz rahatlatabilir.”

Rojava konusunda Kürt siyasetinin bütünlüklü mücadelesinin çok anlamlı ve önemli olduğunu söyleyen Özsoy, anlaşmaların çok kırılgan olduğunu ve bütünlüklü siyasetin sürdürülmesinin bu dönemde etkili olacağını kaydederek şunları söyledi:

“Birincisi, bu anlaşma maddeleri konusundaki yorumlar önümüzdeki dönemde çok farklı olabilir. Şam ve SDG bu anlaşma maddelerini mutlaka farklı yorumluyor. Bu yorum farkı, önümüzdeki dönemde gerilimlere, hatta açık çatışmalara dönüşebilir; bunun bir garantisi yok. Bu anlaşmanın uygulanması kırılgandır. Halihazırda bu anlaşmanın uygulanması için uluslararası garantörler ve gözetim mekanizmaları yoktur. Bazı şahıslar var; işte Barack’tır, Fransa Dışişleri Bakanı ya da başka aracılar var, ama resmi bir garantörlük veya izleme mekanizması söz konusu değil. Dolayısıyla bu anlaşmanın uygulanmasında önümüzdeki dönemde birtakım zorlamalar ve gerilimler olacak; bunu beklemek gerekiyor. Fakat bu gerilimlerin bir müzakereye yol açması tabii ki önemlidir.

İkincisi, bu anlaşmanın geleceğini belirleyecek olan, 18 Ocak Anlaşması’ndan sonra SDG’nin alacağı tavırdır; yani gerektiği zaman gösterilecek direniş iradesi. SDG, ‘Her türlü müzakereye varız, ama bize teslimiyet dayatırsanız direnmekten başka çare bırakmazsınız; biz de bunu çok güçlü bir şekilde yapacağız’ diyor. Bu direniş kararı iradesi hem dört parça Kürdistan’da hem de diasporadaki Kürtleri birleştiren bir ulusal duygu, dayanışma ve birlik ruhu oluşturdu. Bunun güçlendirilmesi gerekiyor.

Rojava’daki yerel direniş kararıyla birlikte, Kürtlerin ulusal birlik duygusunu ve dayanışma bilincini artırması gerekiyor. Özellikle diplomasi alanında ve sokaklarda bunu görüyoruz. Dünyanın her tarafında Kürtler, bütün ideolojik ve politik farklılıklarını bir kenara bırakarak Rojava için seferber oldular. Bunun devam ettirilmesi gerekiyor; çünkü ‘anlaşma oldu, zaten zaman içerisinde uygulanacak’ gibi bir yaklaşım çok riskli ve tehlikeli olur. Sürekli teyakkuzda olmak, sürekli alanda olmak ve gerektiği zaman bu ulusal duyguyu sokaklara yansıtmak lazım.

Ama sokaklardaki protestolar kadar önemli bir diğer nokta, diplomasi ve basın alanında da belli bir koordinasyonun sağlanmasıdır. Önümüzdeki dönemde zorlu müzakere süreçleri ve gerilimler olacak; buna şimdiden hazırlık yapmak lazım.

Üçüncüsü ise, bu yerel direniş kararı ve ulusal birlik duygusunun uluslararası alana taşınmasıdır. Özellikle Suriye’de güç sahibi olan bölgesel ve küresel aktörlerle diplomasiyi yoğun ve çok boyutlu sürdürmek gerekiyor. Bu üçü yan yana gelirse, Rojava kazanımlarını koruyabilir ve anlaşmanın uygulanma zemini biraz daha güçlenmiş olur.”

Türkiye’de Meclis bünyesinde kurulan komisyonun açıkladığı raporu de değerlendiren Özsoy, şöyle devam etti:

“Daha önce zaten değişik siyasi partiler kendi raporlarını Meclis komisyonuna sunmuşlardı. Bu parti raporları, açık söylelim, tam bir hayal kırıklığıydı. Bu raporların birleşmesinden zaten çok da iyi bir sonuç çıkmayacağını görüyorduk. O açıdan, raporun bu şekilde çıkmış olması sürpriz değildir; ama kötüdür. Artık yeni bir hayal kırıklığı da üretmiyor, çünkü önceki yaklaşımlarla paralel, Kürt meselesinin hiçbir boyutuna ciddi şekilde yaklaşmayan bir rapor çıktı.”

Özsoy, Meclis’in tarihte ilk defa Kürt sorununun çözümü noktasında bir şansa sahip olduğunu, ancak hazırladığı raporun bu beklentileri karşılamadığını belirterek, şöyle konuştu:

“Şunu özellikle belirtmek istiyorum: Meclis’te Kürt meselesine dair bir komisyon oluşturuldu, bir inisiyatif alındı. Bana sorarsanız, bu komisyon ve raporlar, Meclis’in kendisini boşa çıkarmıştır. Meclis’e bir inisiyatif verilmiş, siyasi irade bu komisyonun oluşması için teşvikte bulunmuş; hatta zorlanmış ve baskı kurulmuştur (Devlet Bahçeli’nin girişimlerini kastediyorum).

Fakat Meclis bir bütün olarak bu zemini değerlendirememiş ve ilk defa Kürt meselesinde doğru düzgün bir söz söyleme imkanını terk etmiştir. Hem siyasi gruplar hem de komisyon başkanı, bu meseleye gereken ciddiyet ve cesaretle yaklaşmamıştır. Maalesef inisiyatif alıp bunu kullanamayan, kendi kendini boşa düşüren bir Meclis ve komisyon söz konusudur. Aslında bu raporlardan büyük beklentiler içinde olmak da başka bir yanılgıydı. Nihayetinde bu meseleye çözüm için gerekli olan, siyasi irade; hükümet ve devlet iradesidir.

Meclis’in biraz daha cesur davranması beklenirdi, ama Meclis burada hükümetin ve devlet kurumlarının bile gerisine düşmüştür. Gerçekten iyi bir sınav olmadı. Kürt meselesinin ‘beynini’ oluşturan temel boyutlara dair tek bir laf söyleyemeyen, dolaylı ve yetersiz adımların önerildiği bir tablo var (örneğin AİHM kararlarının uygulanması veya belediyelerdeki görevden almalar). Kürt meselesinin tarihsel boyutu ve Kürt tarafının şu ana kadar attığı adımlar düşünüldüğünde, bunlar devede kulak kalacak gayri ciddi önerilerdir.

Tabii pratikte ne olacağını, nasıl bir yasa çıkacağını maalesef Meclis değil, Saray belirleyecek. Erdoğan, Devlet Bahçeli ve askeri bürokrasiden oluşan ekipler, yasa çerçevesini Meclis’e gönderecek ve Meclis’tekiler de bunu onaylayacaklar. Bu üzüntü verici bir durumdur. Meclis’te bir kez daha halkın iradesinin olmadığı, hükümet ve devlet kurumlarının gölgesinde iş yürütüldüğü algısı güçlenmiştir.

DEM Parti, bu rapora güçlü şerhlerle birlikte destek vermiştir; memnun olmadıkları ortadadır. Sonuç olarak, Kürt meselesinin ciddiyetine denk düşmeyen, küçük bir rapor ortaya çıkmıştır.”