Suriye’de yaşanan son gelişmeleri ve Rojava merkezli süreci değerlendiren Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) Amed Milletvekilli Berdan Öztürk, uluslararası güçlerin yalnızca “kaygı” açıklamalarıyla yetinmesini eleştirerek, siyasi çözüm ve anayasal güvence sağlanmadan atılan adımların bölgeyi yeni bir kaosun içine sürükleme ihtimaline dikkat çekti. Öztürk, Kürt halkının dört parçada ve diasporada ortaya koyduğu ortak duruşun, artık görmezden gelinemeyecek bir gerçeklik olduğunu vurguladı. Berdan Öztürk, HTŞ gibi yapılara alan açılmasının büyük bir haksızlık olduğunu belirterek, “Kürtler Ortadoğu’da artık bir aktördür” dedi. Çözümün ancak samimi, cesur ve somut adımlarla mümkün olabileceğini ifade eden Öztürk, ayrıştırma politikalarının sonuç üretmeyeceğinin altını çizdi.
Öztürk, 27 Şubat çağrısı ve Türkiye'de devam eden sürece dair de detaylı açıklamalarda bulundu.
*Yaşanan çatışmalı süreçte Kürt halkı hem koalisyon hem de dünya devletleri tarafından yalnız bırakıldı. Buna dair temaslarınız oldu mu, bu temaslardan çıkaracağınız değerlendirmeler neler olur?
Son dönemde Suriye’de yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, Fransa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne, Almanya’dan diğer ülkelere kadar birçok devletin yalnızca kaygı belirtmekle yetindiği görülmektedir. Bu durum, devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri nedeniyle bir noktaya kadar anlaşılabilir. Devletler sonuç itibarıyla çıkarları doğrultusunda adımlar atar. Ancak son on beş yılda koalisyon güçleriyle birlikte DEAŞ’ın tasfiye edilmesi noktasında çok ciddi bir mücadele verilmiştir ve bu süreçte ağır bedeller ödenmiştir.
Her ne kadar meseleye çıkar eksenli yaklaşılsa da burada altını çizmek istediğimiz temel nokta savunulan değerlerdir. Bu mücadele bir devletin ya da bir ülkenin değerleri için değil, insanlığın bugüne kadar biriktirmiş olduğu ortak değerlerin savunulması için yürütülmüştür. Bu açıdan bakıldığında yalnızca kaygı belirtmek yeterli değildir. Özellikle sürecin ilk aşamalarında daha aktif, daha kararlı girişimlerde bulunulması gerekirdi. Ne yazık ki bu yönde adım atılmamıştır. Bu ikircikli politikalar, söz konusu ülkelerin kendi kavramları ve toplumsal yapıları içerisinde de ciddi biçimde fark edilmektedir. Bunun ilerleyen dönemlerde bu ülkeler açısından da sorunlar yaratacağı açıktır. Suriye’de gerçek bir siyasi çözüm sağlanmadan, yeni bir anayasa oluşturulmadan ve başta Kürtler olmak üzere tüm farklılıkların hakları güvence altına alınmadan, HTŞ gibi yapılara alan açılması ve sürecin bu yapılara teslim edilmesi kabul edilemezdir.
HTŞ, tekil ve homojen bir yapı değildir; farklı organizasyonlardan oluşmaktadır ve bu organizasyonların bazıları DEAŞ’tan dahi daha radikal bir çizgide durmaktadır. Bu nedenle Kürtlere bu şekilde bir teslimiyetin dayatılması büyük bir haksızlıktır. Bu hususu özellikle vurgulamak gerekiyor. Bu haksızlığa ve dayatılmaya karşı Kürt halkının dört parçada ve diasporada – Avrupa’dan Ermenistan’a, Amerika’dan Kanada’ya, Avustralya’ya kadar – ortak bir duruş sergilemesi, halkı ve dostlarını harekete geçirmiştir. Gelişen bu eylemler, diğer uluslararası güçlerin de bu doğrultuda adım atmak zorunda kalmasına yol açmıştır.
Sonuç itibarıyla varılan mutabakat, her ne kadar Rojava’daki halkın tüm beklentilerini karşılayan bir sözleşme olmasa da yine de önemli bir kazanımdır. Reqa ve Tebqa bölgeleri bilindiği üzere Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerdi. Bu bölgelerin bir noktadan sonra Rojava yönetimi tarafından yerel Arap halkına devredileceği herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Bu alanların Kürtler tarafından yönetilmesi zaten düşünülemezdi. Ancak çekilme sürecinde belirli bir mekanizmanın işletilmesi gerekiyordu. Suriye Demokratik Güçleri’nin çekilmesinin ardından bölgede ciddi bir kargaşa ve kaos ortaya çıkmıştır. Bu kaosun sonuçlarını ilerleyen yıllarda ne yazık ki yine bölge halkları ödeyecektir. Çünkü bölgeye gelen güçlerin zihniyetinin ve yapısının ne olduğu bilinmektedir. Burada güven ya da güvensizlik tartışmasından ziyade, asıl önemli olanın kendi gücümüze güvenmek olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Sonucu belirleyecek olan temel unsur, halkın kendisine ve kendi gücüne duyduğu güvendir. Bu gerçek bir kez daha doğrulanmıştır ve bunun geliştirilmesi gerekmektedir.
*Çatışma ve ayrıştırma politikalarına Kürt halkının yürüttüğü politikayı nasıl görüyorsunuz. Bu durum Türkiye'deki süreç açısından nasıl değerlendirilebilir?
Bu süreç bir kez daha göstermiştir ki esas belirleyici olan, dış aktörlere duyulan güven ya da güvensizlik değil, halkın kendi gücüne ve meşru haklarına olan güvenidir. Sonucu belirleyecek olan temel unsur, halkın kendisine ve kendi gücüne duyduğu güvendir. Bu durum bir kez daha doğrulanmıştır. Bu güvenin geliştirilmesi gerekmektedir. Çünkü net bir duruş sergilenmediği sürece hiçbir uluslararası güç bu anlamda ne kalıcı bir destek sunar ne de taktiksel ilişkiler geliştirir. Bu açıdan halkın ortaya koyduğu duruşun özellikle vurgulanması ve takdir edilmesi gerekmektedir. Süleymaniye’den Kerkük’e, Güney Kürdistan’ın tamamından Rojava’ya kadar gençlerin giderek direnişe katılması, halkın parçalı bir şekilde sindirilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Bu gelişmeler, artık geçmişte uygulanan 'parça parça bastırma' siyasetinin işlemediğini göstermiştir.
Bir parçayı sindirerek diğer parçaları suskun bırakma, ardından sırayla diğer alanlara yönelme politikası artık mümkün değildir. Bu gerçek daha önce de defalarca ifade edilmiştir. Ortadoğu coğrafyasında Kürtler artık bir aktördür ve önemli bir güçtür. Bu gücü yok sayarak, teslimiyet dayatarak ya da zor yoluyla bir sonuç almak mümkün değildir; bu yaklaşım geçmişte sonuç vermediği gibi bundan sonra da vermeyecektir. Bu durum, yapılan görüşmelerde de açıkça ifade edilmiştir. Rojava’daki Kürt kazanımlarına yönelik saldırılar sürerken, eş zamanlı olarak Türkiye’de bir 'süreç' söyleminin geliştirilmesi kabul edilebilir değildir. Ayrıştırarak bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Ayrıştırma ve sınırlandırma politikaları bugüne kadar bir sonuç üretmemiştir.
Kürt halkının dünyanın dört bir yanında ortaya koyduğu ortak tutum belirleyici olmaktadır. Kürtler nerede olursa olsun, kazanımlarına yönelik bir saldırı karşısında ortak bir refleks geliştirmektedir. Bu durum açık ve net bir biçimde görülmektedir. Bu nedenle süreç açısından ikircikli davranmaya, samimiyetsiz tutumlara gerek yoktur. Samimiyet, somut adımlarla gösterilmelidir. Kürtlerden 'siz oraya karışmayın, biz burada devam edelim' yaklaşımını kabul etmeleri beklenmemelidir. Böyle bir yaklaşım hiçbir Kürt tarafından kabul edilemez. Süreç her ne kadar zaman zaman durma noktasına gelmiş gibi görünse de, bu bir süreçtir ve her gelişmede 'bitti' demek doğru değildir. Ancak Rojava’daki gelişmelerin Türkiye’deki süreci doğrudan etkileyeceği de açıktır. Olumlu gelişmeler olumlu, olumsuz gelişmeler ise ciddi ve güçlü tepkiler doğuracaktır. Bu gelişmeler önceden de dile getirilmiş ve yaşanan tepkilerle bu değerlendirmelerin doğruluğu sahada da kanıtlanmıştır. Halkın verdiği cevap, söylenenlerin yalnızca sözden ibaret olmadığını, pratikte de karşılık bulduğunu göstermiştir. Bu nedenle ayrıştırma, düşmanlaştırma ve ötekileştirme politikalarıyla bir çözüm üretmek mümkün değildir.
Eğer gerçekten bir çözüm hedefleniyorsa, artık açık, net ve somut adımlar atılması gerekmektedir. Bu noktada şunu da görmek gerekir: çatışmalı süreçlerden fayda sağlayan kesimler vardır. Devletler ya da devlet içindeki bazı yapılar bunu açıkça ifade etmese de, pratikler bu tutumu ele vermektedir. Barışa karşı olduklarını söyleyemeyenler, uygulamalarıyla çatışmanın sürmesini tercih ettiklerini göstermektedir.
*Sayın Abdullah Öcalan'ın bu süreçteki rolü ve aldığı sorumluluk herkes tarafından görüldü. Bunu inkâr edenler olmaya devam ederken, özellikle 27 Şubat çağrısına sahip çıkmak çatışmaları, siyasi krizleri nasıl engeller?
27 Şubat çağrısıyla birlikte paralel bir politikanın yürütülmesi gerekip gerekmediği sorusu gündeme gelmektedir. Bu noktada yapılması gerekenin, Sayın Abdullah Öcalan’ın değerlendirmelerinin dikkate alınması olduğu açıktır. Bunun somut örneğini özellikle belirtmek gerekir. Rojava’nın ağır bir tecrit altında bulunduğu koşullarda dahi sahadaki gelişmeleri en iyi şekilde takip eden, olası tehlikelere ilişkin uyarılarda bulunan ve son mutabakata varılmasında belirleyici bir rol oynayan Kürt halkı önderidir. İmkânsızlıklar içerisinde dahi kararlı bir duruş sergilemiştir. Bu kararlı duruş karşısında çeşitli dezenformasyon çalışmaları yürütülmüş, gerçekler çarpıtılmaya çalışılmıştır. Hatta Sayın Abdullah Öcalan’ın paradigmasına saldırılar gerçekleştirilerek bu saldırılar üzerinden kendini özne hâline getirmeye çalışan kesimler olmuştur. Ancak bu çabalar hakikat karşısında etkisiz kalmış, zamanla sönümlenmiştir.
Uzun yıllardır uygulanan güvenlikçi ve istihbarat merkezli paradigmanın yol açtığı sonuçlara karşı, Kuzeydoğu Suriye’de alternatif bir model ortaya çıkmıştır. Bu model, yalnızca Ortadoğu coğrafyasında değil, tüm dünyadaki ezilen halklara alternatif bir yaşamın mümkün olduğunu göstermiştir. Bu nedenle çirkin saldırılar üzerinden kendini var etmeye çalışanlar başarısız olmuş ve olmaya da devam edecektir. Burada çözüm noktasının yalnızca Türkiye açısından değil, tüm Ortadoğu halkları açısından değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Sayın Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum önerisi, Ortadoğu’daki tüm halkları ve ezilen kesimleri ilgilendiren bir yerde durmaktadır. Bugüne kadar ortaya koyduğu öngörülerin büyük ölçüde gerçekleşmiş olması da bu gerçeği teyit etmektedir. Bu nedenle çözüm noktasında en önemli aktör Sayın Abdullah Öcalan’dır ve bu bir hakikattir. Yapılacak planlamalarda, hesaplarda ve değişikliklerde Sayın Abdullah Öcalan’ın rolünü ve misyonunu gören bir perspektifin esas alınması gerekmektedir. Bu durum yalnızca Türkiye için değil, diğer ülkeler açısından da geçerlidir.
*Açığa çıkan ulusal birlik ruhu nasıl büyütülmeli, bu noktada siyasetçilere ve kurumlara ne düşüyor?
Ayrıştırma politikalarıyla bu sürecin ilerlemesi mümkün değildir. Bugün milyonlarca insanın alanlara çıkması, attıkları sloganlar ve sergiledikleri duruş bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Bu bağlamda ulusal birlik meselesine de değinmek gerekmektedir. Kobanê’nin 2014 yılında ilk saldırıya uğradığı dönemde, Kürdistan’ın dört parçasında halkın yüreği Kobanê’de birleşmiştir. Bu durum Kürt halkı açısından çok güçlü bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Her ne kadar geçmişte çeşitli nedenlerle demokratik ulusal birlik tam anlamıyla sağlanamamış olsa da, son saldırılarla birlikte ortak duruşun birçok şeyi değiştirebilecek bir güce sahip olduğu bir kez daha görülmüştür. Bu noktada halktan gelen mesaj nettir. Toplumsal alanda oluşan bu birlik ruhunun, siyasi partiler ve kurumlar düzeyinde de somut adımlarla karşılık bulması gerekmektedir. Bu adımlar geciktirilmeden atılmalıdır.
Sayın Abdullah Öcalan uzun yıllardır ulusal birliğin Kürtler açısından hayati önemde olduğunu vurgulamış, bu konuda önerilerde bulunmuş ve teşvik edici bir rol oynamıştır. 2013 yılında bu konuda önemli bir aşamaya gelinmiş olmasına rağmen süreç tamamlanamamış, geri dönülmüştür. Bunun bedelini ise Kürt halkı hâlen ödemektedir.
Ancak bugün gelinen noktada halk, dört parça Kürdistan’da siyasetçilere, kurumlara ve sivil toplum yapılarının tamamına açık ve net bir mesaj vermektedir. Bu doğrultuda bir ulusal kongre çalışmasının hızlandırılarak başlatılması gerekmektedir. Kurulacak ulusal kongre yalnızca Kuzey Kürdistan veya Rojava için değil, tüm Kürdistan parçaları ve gelecekte ortaya çıkabilecek gelişmelere karşı da koruyucu bir işlev görecektir. Bu şekilde ilerleme kaydedilebilir ve Mezopotamya coğrafyasında kalıcı bir çözüm zemini oluşturulabilir.
*Kaygıların devam ettiği bu süreçte neler yapılmalı, hangi adımlar atılmalı?
Kürt halkı adına düşünme, karar verme ve yön tayin etme anlayışından vazgeçilmesi gerekmektedir. Kürt halkı kendi kararını kendisi verir, eylemini de kendisi belirler. Son dönemde yapılan açıklamalar Kürt halkında belirli bir beklenti yaratmış olsa da sözlerin karşılığı somut adımlarla verilmediği sürece bir anlamı kalmamaktadır. Umut hakkı kararının hâlâ uygulanmaması bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bir yandan siyasi operasyonlar, gözaltılar ve baskılar sürerken, diğer yandan çözüm söylemi geliştirilmesi ciddi bir çelişkidir.
Bu nedenle artık somut, cesur ve samimi adımların atılması gerekmektedir. Söylem ile pratik arasındaki uyum sağlanmadığı sürece kırılmalar derinleşecek ve bu durum kimseye fayda sağlamayacaktır. Dil, politika ve uygulama bir bütün hâline getirilmediği takdirde gerçek bir çözümden söz etmek mümkün değildir.