Geçtiğimiz yıl 27 Şubat’ta İmralı’da rehin tutulan Önder Apo’nun yaptığı çağrıyla başlatılan “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” kapsamında hazırlanan çözüm komisyonu raporu onaylandı. 83 sayfalık “Kürt sorununun demokratik çözümü” başlıklı metin, yalnızca iki ret oyu almasına rağmen içerdiği dil ve yaklaşım nedeniyle tartışma yarattı. Raporda “Kürt” kelimesinin 16, “terör” kelimesinin ise 36 kez geçmesi dikkat çekerken, sürecin önemli siyasi aktörlerinden DEM Parti kullanılan terminolojiye tepki gösterdi. Toplumda barış beklentisinin güçlendiği bir dönemde yayımlanan rapor, çözüm sürecinin seyrine ilişkin yeni bir tartışma başlatırken, Meclis’teki görüşmelerin ve atılacak somut adımların önümüzdeki süreçte belirleyici olması bekleniyor.
Barış sürecinin geldiği nokta, komisyon raporu ve ‘umut hakkı’na dair DEM Parti Amed Milletvekili Adalet Kaya ile konuştuk.
‘KIYMETLİ VE ÖNEMLİ BİR RAPOR ORTAYA ÇIKTI’
En sıcak gündemle başlayalım. Aylardır hazırlanması beklenen rapor komisyondan geçti. Öncesinde de itirazlarınız olmuştu, şerh düşerek raporu kabul ettiniz. Ortak rapor sürecin yönünü nasıl etkileyecek?
Bu rapor, pek çok açıdan eleştirilmesi gereken yönleri olan bir rapor. Zaten bu nedenle partimiz, altına şerh koyarak, şerhini belirterek imzaladı. Hatta iki ret oyu ve bir çekimser oy var ve bunlar da haklı nedenlerle verilmiş oylar. Aslında ortaya koydukları gerekçeler, oldukça yerinde eleştiriler içeriyor. Bu eleştirilerin yapılıyor olması, raporun olumsuz ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor.
Sonuç olarak yapılan her eleştiri güç verebilir; ileriki süreç açısından da raporu güçlendirebilir, destekleyebilir. Ama şu açıdan baktığımız zaman, raporun içerisinde önümüzdeki süreçte en azından Türkiye’de tam anlamıyla bir hukuka dönüşü ifade ettiğini söyleyebiliriz. AİHM kararlarının uygulanması, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ya da örgütün entegrasyonuna dair yasal bir çerçevenin oluşturulmasına ilişkin bir perspektif veriyor.
Bu anlamda kıymetli, önemli ve ortak bir imzayla çıktı. Sonuç olarak diğer bütün partilerin de imzası var altında. Dolayısıyla bu açıdan oldukça kıymetli bir belge olarak, bence tarihsel bir önem ifade ediyor. Ama tabii, dediğim gibi, eksiği, eleştirilebilir tarafları ya da güçlendirilmesi gereken pek çok yönü var. Bu nedenle de önümüzdeki dönem açısından hem uygulanması süreç bakımından önemli hem de güçlendirilmesi, eleştirilen tarafların giderilerek düzeltilmesi ve bu şekilde ilerlemesi açısından önemli bir belge diyebiliriz.
’27 ŞUBAT ÖNEMLİ BİR MİLAT’
Süreç bir yılı geride bıraktı. Sürecin başlamasıyla Türkiye'de nasıl bir toplumsal-siyasal hava oluştu? Geçen yıl ile bugün arasında ne değişti; olumlu sonuçlar neler?
27 Şubat önemli bir milat; hem Kürtler açısından hem Türkiye hem de Ortadoğu açısından. Çünkü aslında yakın zamanda Rojava’da yaşananlara baktığımız zaman da 27 Şubat’ta Kürt Halk Önderi’nin yapmaya çalıştığı şeyin ne olduğunu bugün birazcık daha berrak bir şekilde görebiliyoruz. O gün pek çok kişi anlam verememişti, anlamaya çalışırken zorlanmıştı.
Biz, bir yıllık süreç içerisinde demokratik toplum sürecinin, barış sürecinin ne demek olduğunu halka anlatmak için onlarca, belki yüzlerce halk toplantısı yaptık; mahallelerde, sokaklarda bunu örgütlemeye, anlatmaya çalıştık. Dolayısıyla aslında çok yoğun bir dönem geçirdik. Ya da parlamentoda, yine Meclis’te bir komisyon kuruldu; az önce komisyonun sonuç raporuyla ilgili konuştuk mesela.
Bu komisyon, kurulduğu andan itibaren Türkiye’de farklı kesimlerden onlarca kişinin savaş ve barışla ilgili fikrini; bu sürecin nasıl çözüleceğini, Kürt meselesinin nasıl çözülmesi gerektiğine dair önerilerini, fikirlerini dinledi. Ya da bu konuda mağdur olmuş kişilerin yaşadıklarının neler olduğunu dinledi. Bütün bunları düşündüğümüz zaman, aslında bir yıllık sürecin çok dolu dolu, çok yoğun bir şekilde geçtiğini söyleyebiliriz; bizim açımızdan da aslında karşı taraf, yani hükümet açısından da öyle.
‘PKK ÜSTÜNE DÜŞEN SORUMLULUĞU YERİNE GETİRDİ’
Bir de şu var; örgüt, Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla fesih kongresini gerçekleştirdi. Daha sonra, biliyorsunuz ki, sembolik anlamda bir silah yakma töreni ve arkasından da geri çekilme gerçekleşti. Yani bütün bu sürece baktığımız zaman, taraflardan biri olan PKK üzerine düşeni katbekat yerine getirdi.
Ama işte halkın beklentisi şu: Mesela sokakta “Neden hala iktidar tarafından somut adımlar atılmıyor?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Bir kere iyi niyet açısından da samimiyeti göstermesi açısından da hükümetten, devletten beklentiler var. En azından cezaevlerindeki siyasetçilerin, hasta mahpusların çıkması, kayyum rejiminin sona ermesi gibi demokratikleşme adımlarını bekledi bu süre içerisinde halk; hala da beklenti içerisinde.
O nedenle esasında bu komisyon ve sonrasında komisyon raporu ve gelişecek adımlar çok önemli. Meseleyi sadece ‘terör’ başlığı altında, yalnızca güvenlikçi politikalarla, bu paradigmayla sürdüren bir anlayış var hala.
Ne yazık ki bu ülkede hem iktidarın hem de muhalefetin çekimser davrandığı, cesaretsiz davranmasına sebep olan bir kuruluş paradigması var. Bu ülkenin kurulduğu andan beri ortaya konmuş olan o güvenlikçi paradigma, Kürtleri eşit yurttaş olarak bu ülkenin hiçbir yerinde görmeyen, yok sayan bir yaklaşım üretti. Bu paradigmadan artık çıkılması gerekiyor.
‘ARTIK İKİNCİ AŞAMAYA GEÇME ZAMANI’
Dün mesela heyetimiz, Sayın Abdullah Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirdi ve orada önemli mesajlar paylaşıldı basınla; hepimiz okuduk. Kürt Halk Önderi şunu söylüyor: ‘Artık ikinci aşamaya geçme zamanı’ diyor ve entegrasyonu konuşmaya başlayabiliriz diyor. Bu çok önemli; üzerine konuşulması gereken meselelerden biri.
Ondan sonra, komisyona dair beklentisini, ‘Toplumsal gerçeklikleri çözebilecek, çözüm üretebilecek bir somutlukta öneriler yapabilir diye umuyorum’ diyerek ifade ediyor. Bütün bunlara baktığımızda, esasında bir tarafın demokrasiye, hukuka, siyasete çok referans verdiği bir yaklaşımı görüyoruz; ne yazık ki diğer tarafta da cesaretsiz ve çekimser bir tutum ve hala güvenlikçi paradigmanın etrafında dolanan bir yaklaşım görünüyor.
‘SAYIN ÖCALAN ÖZGÜR OLMALI’
Özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü barış süreci adına hayati bir öneme sahipken, iktidar “umut hakkı”nı uygulamama konusunda neden bu kadar ısrarcı davranıyor?
Bu konuyla ilgili çok şey söylenebilir. Bir kere hukuki olarak baktığımızda, 2014’te İnsan Hakları Mahkemesi’nden çıkmış bir karar var. Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki bu tecrit sisteminin bir işkence sistemi olduğunu söylüyor ve umut hakkından yararlandırılmamasını işkence yasağı ihlali olarak tanımlıyor.
Ve Türkiye’ye bununla ilgili önerilerde bulunuyor: ‘Umut hakkından yararlandırmak için iç hukukunda düzenleme yap’ diyor. Bununla ilgili, süreç başladıktan sonra da yine bir İnsan Hakları Mahkemesi kararı var; yine Bakanlar Komitesi’nin kararı. O da yine komisyona ve Meclis’e referans vererek bunun artık yapılması gerektiğini ifade eden bir karardı.
Bugün komisyondan çıkan karara baktığımız zaman, umut hakkı bu isimle, yani bu şekilde ifade edilerek zikredilmemiş; ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına yönelik bir kararlılık ifade edilmiş. Zaten AİHM kararları uygulanacaksa -ki bu, çok önemli ve ortak mutabakatla çıkmış bir rapor- bütün partiler diyor ki: ‘AİHM kararlarını Meclis ve hükümet uygulasın.’
Dolayısıyla buna bağlı olarak Meclis’in artık bu yasayı çıkarması ve bunun uygulanması gerekiyor. Çünkü bütün partiler buna dair ortaklaşmış durumdalar. Hukuki açıdan baktığımız zaman, evet, AİHM kararlarının uygulanmasıyla ilgili komisyon bir yönlendirme yapıyor ve bu önemli bir husus. Her ne kadar ‘umut hakkı uygulansın’ demese de buna işaret etmiştir.
Esasında bunun siyasal olarak uygulanmadığını görüyoruz. Bugün Türkiye’de hukukun üstünlüğü, hukuk devleti olma ilkesinin ihlal edilmesi siyaset tarafından gerçekleşti ve umut hakkı ilkesi de bu nedenle siyaseten uygulanmadı.
Ne yazık ki kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlal edilmiş olması da burada konuşulabilecek konulardan biri. Yürütmenin yargı üzerindeki etkisi ve bu kararın uygulanmaması, bunun siyasi bir karar olduğu ve bu nedenle uygulanmadığı yönünde bir tablo ortaya koyuyor. Bununla ilgili olarak hükümet ne yapmaya çalışıyor? Biz esasında bunu Rojava'da gördük; çekimser davrandı bütün bir yıl boyunca. Sürece yaklaşımı böyleydi.
Rojava’da silahların bırakılması, Türkiye’de silahların bırakılması meselesi sürekli koşullu bir şekilde ilerleyen bir anlayışla ele alındı. Rojava’da Halep’le başlayan saldırılarla birlikte, özellikle yine Sayın Abdullah Öcalan’a dönük bir kara propaganda da eş zamanlı olarak yürütülmeye başlandı. Burada Kürt Halk Önderi’ni yıpratmaya dönük bir yaklaşımları olduğunu da görüyoruz. Bunu topluma empoze edecek şekilde, toplum üzerinden ve sanal medya trolleri aracılığıyla da bir saldırı başlatıldı.
Bütün bunlara baktığımız zaman, esasında bu çekimserliğin ne yazık ki samimiyet içermediğini ifade edebiliriz. Sürece dair çok net bir tutum ortaya koymadıklarını da böylece görüyoruz. Tabii bu, aşılması gereken bir şey.
Artık umut hakkının uygulanması, Kürt Halk Önderi’nin fiziki özgürlük koşullarına, çalışma koşullarına, güvenlik koşullarına kavuşması gerektiğini zaten durmadan söylüyoruz. Halkıyla, bütün toplumla, araştırmacılarla, gazetecilerle, akademisyenlerle, siyasetçilerle bir araya gelebileceği ve bu sürecin önünü açabileceği koşulların oluşturulması gerekiyor.
Çünkü biz biliyoruz ki bu bir yıllık süreç içerisinde de süreç her tıkandığında, o tıkanıklığı açan el, açan irade yine Kürt Halk Önderi oldu. Dolayısıyla bu çok anlamlı, çok kıymetli. Bir an evvel de bu sürecin daha sağlıklı ilerlemesi açısından, halkın üzerindeki bu endişeli ve kaygılı halin, hatta güveni zedelenmiş olan güven duygusunun da onarılması için Sayın Abdullah Öcalan’ın doğrudan sesini duyurması gerekiyor.
‘YASAL ADIMLAR ATILMALI’
Son olarak şunu sormak istiyorum; Devletin henüz belirgin adımlar atmaması, beklenti ve güven meselesini nasıl etkiliyor? Sürecin sürdürülebilirliği için "olmazsa olmaz" ilk adımlar nelerdir?
Toplumda, halk üzerinde -başta Kürt halkı üzerinde- güven tesis etmesi gerekiyor. Çünkü bu süreç başladığından beri gerçekten Türkiye toplumunun hassasiyetlerini gözeten bir yaklaşımla politika yapıyoruz. Buna çok özen gösteriyoruz; en azından biz DEM Partililer, Kürt halkı, Kürt sivil toplumu olarak bunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.
Biz bu hassasiyeti gözeten; Kürt halkının duygularını, Kürt halkının bu kadar yıldır uğradığı bütün haksızlıkları, zulmü ve son zamanlarda oluşan o güven duygusunu da onarabilecek bir hassasiyetle politika üretilmesini bekliyoruz artık. Bunu hükümet de diğer siyasi partiler de gözetmek zorunda.
Bunun artık yapılması gerekiyor. Onun dışında yapılacak pek çok adım var tabii; demokratikleşme bunların ilk adımı. Siyasetçilerin, hasta mahpusların cezaevlerinden çıkması, tahliye edilmesi, kayyum rejiminin artık tamamen ortadan kalkması, ki bunlar komisyonda aslında ortaklaşılan konular zaten.
Terörle Mücadele Kanunu’nda, Ceza Kanunu’nda ve İnfaz Kanunu’nda eşitlikçi bir anlayışla yeni birtakım düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Toplumun buna ihtiyacı var; sadece Kürtlerin değil, Türkiye toplumunun buna ihtiyacı var. Bunlar artık kaçınılmadan, üzerine gidilerek, cesaretle düzenlemelerin yapılması gereken hususlar. İlk adımlar bunlar; ki zaten olması gerekenler de bunlar.