Andersson: Öcalan’ın fikirleri ve Rojava deneyimi, insanlık için önemli bir örnek

Fransız teorisyen Nils Andersson, Önder Apo’nun üçüncü dünya koşullarında akılcı bir yaklaşım sergilediğini vurgulayarak, “Öcalan’ın savunduğu fikirler ve Rojava deneyimi, bugün insanlığın geleceği açısından önemli bir örnek teşkil ediyor” dedi.

NILS ANDERSSON

Önder Apo’nun 27 Şubat’ta yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” nın ardından toplanan PKK 12. Kongresi, partinin feshi de dahil olmak üzere tarihi nitelikte kararlar aldı. Hem Önder Apo’nun bu tarihi çağrısına hem de PKK’nin 12. Kongre kararlarına uluslararası alandan destekler gelmeye devam ediyor.

PKK’nin kongre kararları, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümünü güçlendiren önemli adımlar olarak değerlendirilirken; aynı zamanda Türk devletine de çözüm yönünde somut ve kapsayıcı adımlar atması çağrısı yapılıyor.

Fransa’nın önde gelen düşünürlerinden, teorisyen, editör ve yazar Nils Andersson, konuya ilişkin sorularımızı yanıtladı.  

26 yılı aşkın bir süredir İmralı Ada Hapishanesi’nde ağır tecrit koşullarında esir tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın öncülüğünde, Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik Türkiye’de başlatılan yeni bir süreç söz konusu. Öncelikle, böylesi bir sürecin varlığını ve Abdullah Öcalan’ın barış girişimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle, Abdullah Öcalan figürünün; Antonio Gramsci, Nelson Mandela, Adem Demaci, Georges Abdallah, Marwan Barghouti ve Leonard Peltier’nin mücadelelerinden, onların zindanlarından ve hapishanelerinden ayrı düşünülemeyeceğini söylemek isterim. Onlar hiçbir zaman boyun eğmediler; halklarının sosyal ve politik özgürlüğü için mücadeleyi sürdürdüler ve sürdürmeye devam ediyorlar. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca biliyoruz ki, bu güncel aşamada Başkan Öcalan, özgürlüğünü bir ön koşul olarak görmüyor ve mücadelesini zindanda sürdürmeyi kabul ediyor. Girişte bu önemli noktayı vurgulamak istedim.

Sonra, belki farklı aşamaları hatırlatmak gerekir. İlk aşama, bilindiği gibi, 70-80’li yıllarda ilan edilen silahlı mücadele dönemiydi. Ancak “üçüncü dünya” dönemi, yani üçüncü dünyanın fırtınalar alanı olduğu, birçok ülkenin sömürgecilikten kurtulabildiği dönem; yozlaşma, baskı ve yeni-sömürgecilik nedeniyle emperyalizm tarafından devrimci bir güç olarak ortadan kaldırıldı.

Bu da silahlı mücadeleler için bir çıkmaz anlamına geliyor. İşte bu noktada, Abdullah Öcalan’ın Kürt halkının haklarını elde etmek için başka bir yol seçme yönündeki doğru kararı ortaya çıktı. O dönemde bu, Türkiye devleti içinde özerklik talebiydi. Fakat bu talep, sınırların dokunulmazlığı dogmasıyla karşı karşıya geldi. İç sınırlar, dış sınırlar… Bunlara dokunmak bir dogma, çünkü bugün uluslararası hukukun mermerine kazınmış durumda.

Elimizde somut örnekler var. Örneğin, Fransa, Cezayir bağımsızlığı sırasında Sahra’yı Cezayir’den koparamadı. Aynı şekilde, İspanya’da Katalonya’nın İspanyol devleti içinde herhangi bir bağımsızlık kazanması da imkansız oldu. Sınırların dokunulmazlığı ilkesi, bugün tüm devletlerin savunduğu bir temeldir; çünkü kendi iktidarlarını ve sınırlarını savunmaktadırlar.

Ve böylece, kendi egemenliklerini ve nüfuzlarını da güvence altına alıyorlar. İşte buradan, Abdullah Öcalan’ın seçtiği bugünkü aşamaya, yani üçüncü aşamaya geliyoruz. Kültürel varlığın tanınması, Kürt siyasi kurumlarına özerklik verilmesi ve siyasi-hukuki bir çözüm arayışı. Bu, akla dayalı bir karardır; bugünün uluslararası durumuna ve halkların mücadele olanaklarına uygun bir karardır. Bu nedenle, bu hedef adil, makul ve meşru bir amaç olarak anlaşılmalı ve duyulmalıdır.

‘ABDULLAH ÖCALAN’IN YENİ ÖNERİSİ AKILCIDIR’

PKK’nin 12. Kongre kararlarını, Abdullah Öcalan’ın geliştirmek istediği yeni stratejinin bir parçası olarak mı görmek gerekir? Ayrıca Ortadoğu’daki savaş hali ve küresel silahlanma ortamı dikkate alındığında, PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakma olasılığı bazı kesimlerde neden kaygı uyandırıyor?

Mevcut uluslararası bağlamda, çok sarsıntılı ve altüst olmuş bir dünyada, tarihin hızlanmış bir evresini yaşıyoruz; her şey altüst oluyor. Bu, 20. yüzyıl dünyasının ortadan kayboluşudur; mesele budur. Ben, dönemlere, anlara ve dünya çapındaki güç dengelerine göre mücadele biçimlerinin ve araçlarının nesnel koşullara uyarlanması gerektiğine inanıyorum. Biliniyor ki, silahlı kurtuluş mücadelesi, üçüncü dünya döneminde, yani ‘fırtınalar bölgesinde’, artık sınırlarına dayanmıştır.

Bu asla ebediyen sona ermiş değildir; fakat sınırlarına dayanmıştır. Dolayısıyla bu gerçeğe nesnel bir yaklaşım göstermek gerekir. Ve bugün, mevcut çatışmalarla, potansiyel çatışmalarla ve hatta açıkça dile getirildiği üzere bir Üçüncü Dünya Savaşı olasılığıyla tehdit edilen bir dünyada, ben barışa yönelik tüm girişimlerin ve tüm siyasi-diplomatik çözümlerin aranması gerektiğini düşünüyorum.

Ve bence tam da burada, Kürt sorunu bugün yalnızca bir Kürt sorunu değildir; aynı zamanda küresel bir sorundur. Bu mesele, dünyada mevcut saldırganlık ve savaş eğilimlerine, aşırı bir vahşete karşı savunulmalıdır. Filistin meselesi açıkça gösteriyor ki, baskının hiçbir sınırı yoktur ve İsrail gerçek bir soykırım uygulamaktadır.

Halklar, emperyalizm ve iktidarlar arasındaki güç dengesinin böyle olduğu bu aşırı şiddet döneminde, Öcalan’ın yaptığı gibi bir davayı savunmak -yani Türkiye bağlamında kültürel kimlik haklarını talep etmek- aslında Türkiye içinde özerklik talebi değil; kültürel kimliğin tanınmasıdır. Kürt kurumlarının var olma hakkı, kendi kurumlarına sahip olma hakkı ve Kürt toplumu içinde bu yapıların varlığı talebidir. İşte bu, gerçek bir barış yoludur.

Bence mevcut koşullar içinde bu yol adil bir yoldur, derinden adil bir yoldur. Çünkü bugün savaşın taşıyıcılarına karşı durmak gerekir; onlar son derece aktiftir. Oysa halklar için en kötü şey savaştır. Bu bağlamda düşünüyorum ki, Abdullah Öcalan’ın yeni önerisi akılcıdır, adildir ve içinde bulunduğumuz döneme, siyasi duruma uygun düşmektedir.

‘PARLAMENTO BÜNYESİNDE BÖYLE BİR KOMİSYONUN KURULMASI ÖNEMLİ’

Hem Kürt Özgürlük Hareketi hem de lideri Abdullah Öcalan, tüm risklere rağmen sürecin başarıya ulaşması için önemli adımlar attı. Buna karşın devletin bugüne kadar somut adımlar atmaması, sürece dair samimiyetini sorgulatıyor. Parlamento çatısı altında bir komisyon kurulmuş olsa da Kürt tarafı köklü bir sorunun çözümü için devletin daha somut adımlar atması gerektiğini savunuyor. Bu sürecin başarısı için ne yapılması gerekir?

Evet, Türkiye Parlamentosu bünyesinde meselenin çözümü için bir komisyon oluşturuldu. Bu, ilk adımdır ve görevin ne kadar karmaşık ve zor olduğunu gösteriyor. Ama aynı zamanda bu hedefin -barış hedefinin, asgari bir hedefinin- ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor. Bu girişimin sonuçlanması son derece önemlidir. Kürt meselesi açısından, parlamento bünyesinde böyle bir komisyonun kurulması önemli bir ilerlemedir.

Bu sürecin başarısı için yabancı devletlerin, hükümetlerin ve uluslararası kurumların bu girişime destek vermesi ve barışın sağlanmasına katkı sunması faydalı olacaktır. Var olan durum, sürecin küçük adımlarla ilerleyeceğini gösteriyor. Ama mevcut dünya koşullarında ve mevcut güç dengesiyle böylesi bir girişim; mümkün olan yoldur, gerçekçi olan yoldur ve gidilebilecek tek yoldur.

Dolayısıyla, Kürtlerin bu aşamada dışarıdan destek alması hayati önemdedir: Hükümetlerden elbette, uluslararası kurumlardan; ama aynı zamanda kamuoyundan ve halklardan da. Bu süreç, anlatılması ve anlaşılması gereken bir meseledir. Ben bunun büyük bir hedef olduğunu düşünüyorum: Kürt halkı için ve onun savunduğu dava için, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve dünyanın koşullarında bu bilgi ve bilgilendirme mücadelesini kazanmak.

Şunu da özellikle belirtmek isterim ki, Kürtlerin davası, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun ötesine geçen önemli bir davadır. Çünkü bugünün dünyasında onların savunduğu düşünceler, aslında evrensel bir davadır. Dünya bir halklar, diller ve kültürler mozaiğidir. Ve şunu iyi anlamak gerekir ki, Kürt halkının davası yalnızca Türkiye çerçevesini değil; Ortadoğu çerçevesini de aşar.

Onların mücadelesi evrenseldir; çünkü dünya, dillerin, halkların, kültürlerin ve dinlerin mozaiğinden oluşur ve her birinin kendine özgü bir tarihi vardır. Bütün kıtalarda, savaşlarla veya sömürgecilikle çizilmiş; coğrafi, kültürel veya dilsel sebeplerle tartışmalı hale gelmiş ve çatışmalara yol açan devlet sınırları vardır. Dünyada, 300’den fazla bölgede bağımsızlık, direniş, kendi kaderini tayin, özerklik, egemenlik ya da kültürel haklar için mücadele eden özgürlük hareketleri var.  Çünkü devlet sınırları halklara dayatılmıştır.

Dolayısıyla, Kürt davası izole bir dava değildir. O, bugün bir öncüdür; halkların kendi özerkliklerine, bağımsızlıklarına veya kültürel ve sosyal haklarına sahip olma hakkının simgesidir. Ve ben inanıyorum ki, bu anlamda, 21. yüzyılda bu, dünyadaki temel çelişkilerden biri olacaktır. Kürt davası, bu bakımdan yol açıcıdır; bugünün dünyasının bağlamında bir alan açmaktadır.

İşte bu yüzden son derece önemlidir. Evet, zorluklar büyük olacak. Küresel güç dengesi Kürtler lehine değil; bu bir engel, büyük bir handikaptır. Ama dava haklıdır ve işte bu haklılık taşınmalı ve savunulmalıdır.

Kürtlerin mücadelesini gerek Türkiye’de gerekse de Suriye’de güçlendiren ve destekleyen her şey önemlidir. İşte bu noktada, engelleri aşmak için hem siyasi hem bilgilendirme hem de diplomatik bir çalışma yürütmek gerekir. Çünkü Türk devletinin niteliğini biliyoruz: Kapalıdır; değişime dair gerçek bir irade yoktur. Ama tarihi halklar yazar; halkların yürüttüğü eylemler tarihi şekillendirir. Bu nedenle aktif olmak, seferber olmak, mücadeleyi bırakmamak ve uluslararası desteğin alanını genişletmek gerekir.

‘ULUSLARARASI TOPLUM DİYE BİR ŞEY YOK’

Uluslararası desteğin alanının genişletilmesi gerektiğine dikkat çektiniz. Buradaki kastınız uluslararası toplum, devletler veya uluslararası kuruluşların desteği mi yoksa, halklar nezdinde yaratılacak bir dayanışma ve destekten mi bahsediyorsunuz?

Öncelikle, ‘uluslararası toplum’ diye bir şey -yani devletler düzeyinde- aslında yok; tamamen iflas etmiş durumda. Bu gerçeği en açık biçimde, Birleşmiş Milletler’in tam ve mutlak başarısızlığı göstermektedir. Soğuk Savaş döneminde kısmen bir rol oynamış olabilirler, ama bugün artık hiçbir anlamı kalmamıştır. ‘Uluslararası toplum’ denilen şeyin var olmadığını, Avrupa’nın Filistin meselesi karşısındaki tavrında açıkça görüyoruz.

Bu durum, halkların karşı karşıya kaldığı olumsuz güç dengelerinin bir parçasıdır. Ortada bir uluslararası toplum yok; bir bilinç yok. Yahudi halkının uğradığı soykırım olan Holokost’a dönersek, o dönemde denildiği gibi insanlar bilmiyordu. Elbette bilenler vardı, ama geniş halk kitlesi gerçeği 1945’te, kampların kurtarılmasıyla öğrendi.

Bugün ise Filistin halkına yönelik soykırım gözlerimizin önünde yaşanıyor. Ve sonuçta Avrupa’daki tepkiler tamamen çifte standartla dolu: İki farklı ölçü, iki farklı değer. Sanki bir Arap’ın ölümü, bir beyaz ya da Hristiyan’ın ölümüyle aynı değere sahip değilmiş gibi. İşte gerçek bu. Bu, insan bilincinin ne kadar yozlaştığını gösteren korkunç bir durumdur. Korkunç. Ve asıl sorun tam da buradadır: Devletler düzeyinde bir uluslararası bilinç artık yok. Onu yeniden inşa etmek, yeniden canlandırmak gerekir; ama bu kez toplumlar ve halklar düzeyinde.

Ne var ki halklar da esaret altında; duydukları söylemler, propagandalar, ırkçılık, ırkçı, emperyalist ve savaşçı söylemler tarafından esir alınmışlar. Buna boyun eğmişler.

İşte tam da bu çerçevede, bugün Kürtlerin kültürel kimlik hakları ve özerk siyasi kurumları için yürüttükleri somut mücadele anlam kazanmaktadır. Bu ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

Ve işte bu yüzden Kürt davası evrensel bir davadır; hepimizi ilgilendiren bir davadır. Çünkü bu, halkların özgürleşmesi ve hakları için uluslararası bir kamuoyu ile dünya ölçeğinde uygun bir çerçeveyi yeniden inşa etmeye yönelik en temel ve en hayati mücadelelerden biridir.

‘ÖCALAN, MARKSİZME YÖNELİK ELEŞTİRİSİNDE HAKLI’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, PKK’nin 12. Kongresi’ne gönderdiği notlarında Marksizm’e dönük eleştiriler de getirmişti. Marksist teorinin önemli savunucularından birisi olarak, daha önce de Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Uygarlık Manifestosu” kitabının Fransızca baskısının önsözünü de yazmıştınız. Peki, Öcalan’ın Marksizm’e dönük eleştirilerini nasıl değerlendirdiniz?

Evet, Abdullah Öcalan’ın kitaplarının Fransızca baskısı için önsöz yazdım.  Bu mesele önemli bir meseledir. Öcalan’ın Marksizm’e yönelik eleştirileri büyük ölçüde haklı.

Örneğin, ekonomizme verilen aşırı önemli eleştirisi. Burada Öcalan’ın tamamen haklı olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyıl sosyalizmi ekonomiyi ön plana çıkardı. Elbette ekonomi hayati önemdedir. İnsanları doyurmak, yaşam koşullarını iyileştirmek, bunlar birincil bir hedeflerdir. Ancak ekonomizmin tuzağına düşmemek gerekir. Çünkü gerçekte toplumun dönüşümü -ve bugün Rojava’da denenen şey de budur- her şeyden önce bireylerin bilincindeki değişimle gerçekleşir.

Bu, sofraya konulan yemekle ya da insanların tatil yapıp yapamamasıyla ilgili değildir. Gerçek dönüşüm insanların bilincindedir. Ve bence Öcalan’ın ortaya koyduğu nokta, yani ekonomizm eleştirisi son derece önemlidir.

Sonuçta sosyalizmin, Marksizmin, komünizmin amacı, ilk ortaya konduğunda, insanın özgürlüğüydü. Özgürlük elbette toplumsaldır, ama aynı zamanda bireysel, ahlaki ve politiktir. Bu noktada, Öcalan’ın 20. yüzyıl sosyalizmine getirdiği eleştirinin doğru olduğunu düşünüyorum. Bu boyut ya küçümsendi ya da yeterince işlenmedi. Sistemin çöküşü bunun en açık örneğidir. Sadece ekonomik bir çöküş değil, aynı zamanda ideolojik bir çöküştür.

Bu da gösteriyor ki asıl temel mesele -insanların bilinci- gerçekten hesaba katılmamıştı. Elbette propaganda yapıldı, ajitasyon yürütüldü, ama rejimlerin yıkıldığı anda sonuç ortada değildi. Bu yüzden bu eleştiriyi tamamen destekliyorum. Öcalan, Marksizme başka eleştiriler de yöneltiyor; ancak bence bu noktadaki eleştirisi özellikle haklıdır. Çünkü bana göre bu, 20. yüzyılda sosyalizmin ve komünizmin çıkmaza girmesinin başlıca nedenlerinden biridir.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın notlarında dikkat çeken bir diğer nokta ise komün ve komünalizm vurgusuydu. Bu noktada ne demek istersiniz?

Komün vurgusu gerçekten önemlidir. Bence bugün yaşananlar, Öcalan’ın inşa edilecek toplum üzerine, kurulacak toplumsal ilişkiler biçimi üzerine savunduğu kavram aracılığıyla ve Rojava’da hayata geçirilen deneyimle açıkça görülmektedir. Bu, komün ilkesine ve tabandan başlayarak zirveye doğru inşa etme anlayışına dayanmaktadır. Şu anda Rojava’da yürürlükte olan pratik tam da budur.

Daha şimdiden, bu aşamada bile, Suriye’deki Kürt toplumunda ve hatta bunun ötesinde, çevre halklar içinde insanların ilişkilerini nasıl dönüştürdüğü bilinmekte. Bu son derece önemli bir yaklaşım; çünkü ulusal sorunun ya da yalnızca toplumsal sorunun veya insanların anlık tüketim çıkarlarının ötesinde, önceliği bireylerin bilincinin gelişimine vermektedir.

Bu bakımdan, kuşkusuz, komünist projeye ve sosyalist projeye değerli bir katkı sunan bir deneyimdir. Ve bu proje, yani Rojava deneyimi, bugün her zamankinden daha fazla halkların ve toplumların sorunlarına bir yanıt olmaya devam ediyor.

Değerli yorumlarınız için teşekkürler. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Herkes, Kürt halkının içinde bulunduğu durumu ve onun bugüne kadar aştığı, hâlâ aşmak zorunda olduğu büyük zorlukları fark etmeli. Abdullah Öcalan’ın günümüz koşullarında başlattığı doğru süreci de kavramak gerekir. Kürt sorunu hepimizin davasıdır. Elbette, Kürtlerin davasıdır; ama onların ötesinde, Avrupa’da ve dünyada herkesin davasıdır. Çünkü bu mesele, ortak tarihimizin -trajik diyebileceğimiz- bağlamına oturmaktadır.

Nils Andersson kimdir? 

91 yaşındaki Frédy-Nils Andersson, genellikle Nils Andersson olarak bilinen İsveç kökenli İsviçreli-Fransız düşünür, editör-yazardır. Özellikle sömürgecilik karşıtlığı ve barış yanlısı duruşuyla tanınan Nils Andersson, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini ve Vietnamlı savaşçıları destekleyen çeşitli yazılar ile Mao Zedung’un düşüncelerini de içeren yayınladığı metinler nedeniyle 1966 yılında İsviçre’den sınır dışı edildi.

Daha sonra Fransa’da yaşamaya başlayan Nils Andersson, eğitim ve politik yaşamını burada sürdürmeye devam etti. Çok sayıda kitabı bulunan Nils Andersson, özellikle sömürgecilik karşıtı duruşu ve dünya genelindeki özgürlük hareketlerine desteğiyle entelektüel ve siyasi alanda önemli bir figür.

Nils Andersson, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın "Demokratik Uygarlık Manifestosu" kitabının Fransızca baskısının da önsözünü yazdı.