Kürt meselesinin çözümü için mecliste kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” Komisyonu’nun açıkladığı ortak rapora ilişkin tepkiler sürüyor. Ortak raporda neden-sonuç meselesi irdelenmeden, Kürt meselesinin “ terör meselesi” olarak ele alınması, zaten anayasa ile güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerin bir şart gibi öne sürülmesi, hakikat ile yüzleşmeye dair tek bir cümlenin yer almaması ve devletin kendi hassasiyetlerinin “kamu düzeni” olarak lanse edilmesi pek çok siyasi parti ve demokratik kitle örgütünün eleştirilerine hedef oldu. Raporu ANF’ye değerlendiren İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Avukat Cihan Aydın, raporda Kürt meselesinin adının konulmaması kadar, "yüzleşme" veya "geçiş dönemi adaleti" konusunda hiçbir öneri ya da tespit yapılmamasının da önemli eksikliklerden biri olduğunun altını çizdi.
‘KÜRT MESELESİNİN “TERÖR” VE “GÜVENLİK” SORUNU OLARAK ELE ALINMASI BÜYÜK BİR HANDİKAP!’
İHD Eş Genel Başkanı Cihan Aydın, her şeyden önce Meclis komisyonundaki raporda Kürt meselesinin bir "terör" ya da "güvenlik" sorunu olarak ele alınmasının, çözüm yollarını güçleştiren önemli bir handikap olduğunu vurguladı. Çatışma çözümlerinde sorunun kök meselesinin tespitinin son derece önemli olduğunu hatırlatan Aydın, bu açıdan meseleyi bir “terör” ya da “güvenlik” parantezi ile konuşmanın muhtemel çözüm yolu ve yöntemlerini önermeyi, bu konuda yol almayı da oldukça güçleştirdiğini kaydetti. Kürt meselesine “terör meselesi” olarak bakmanın yapıcı sonuçlar doğurmayacağına işaret eden Aydın, “Eğer meseleye bir ‘terör’ meselesi olarak bakarsanız, ‘terör sona erdi, silahlar bırakıldı, dolayısıyla sorun çözüldü’ şeklinde bir sonuca varmak pekala mümkün. Ama meselenin bir silahlı çatışma ya da terör meselesi, bir güvenlik meselesi olmadığının herkes farkında. Tam aksine Kürt meselesinin bir kimlik meselesi olduğu, bir yurttaşlık meselesi olduğu, bir eşitlik meselesi olduğu konusunda sanırım hemen herkes hemfikir. Dolayısıyla rapordaki parantezden meseleye bakmak, bu sorunun çözümü açısından uygun reçeteler, uygun yol ve yöntemler bulmayı da güçleştiren bir durum. Ama tabii ki bu sonuçta bir süreç. Bu sürecin bundan sonra hangi aşamaya ya da aşamalara evrileceğini, ne tür tedbirler alınacağını, ne tür yasal düzenlemeler ya da anayasal düzenlemeler yapılacağını zamanla hep birlikte göreceğiz. İsminin Kürt meselesi olarak anılmaması başlı başına bir handikap ama tabii ki nihai bir karar da değil. Bu biraz sanırım ‘Türk tipi model’ dedikleri; zamanla toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel ihtiyaçları belirleyip ona göre adımların atılmasını umuyoruz” dedi.
‘YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA ÇATIŞMA ÇÖZÜMLERİNİN OLMAZSA OLMAZ KURALLARI!’
Raporun en önemli eksikliklerinden birinin 'yüzleşme" veya "geçiş dönemi adaleti" konusunda hiçbir öneri ya da tespit içermemesi olduğunun altını çizen Aydın, “Bizim yüzleşme ya da geçiş dönemi adaleti dediğimiz, bu çatışma çözümü süreçlerine dair bir önermeyi geçin, herhangi bir tespit bile yok. Binlerce faili meçhul cinayet, yakılan ve boşaltılan köyler, yerinden edilen milyonlarca nüfus, yargısız infazlar gibi ağır insan hakları ihlalleri olarak kategorilendirdiğimiz meselelerle bir yüzleşme ve hesaplaşma, bu çatışma çözümlerinin olmazsa olmaz kurallarından, kaidelerinden birisidir. Bunu çözemezseniz aynı zamanda bunun tekrarlanma riskini de ortadan kaldırmamış olursunuz. Zaten genel kavram olarak, geçiş dönemi adaleti denilen, yüzleşme, hakikat ve onarım gibi formüle edilen bu süreçlerin yürütülmemesi, bu sorunun çözülmemesi anlamına geliyor. Dolayısıyla yaşanan bu kadar trajedi, bu kadar acı ile mutlak suretle bir yüzleşmeye, bir hakikat arayışına ve bir onarıma ihtiyaç var toplumsal olarak. Toplumun bütün kesimlerinin yaşadığı, Kürtlerin yaşadığı, Türklerin yaşadığı, yani sivillerin penceresinden meseleye bakmadığınız sürece bu çatışma çözümünü ya da bu süreci nihai olarak sonlandırmanız mümkün değil. Dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerinde de bu mesele gündeme gelmiş. Farklı mekanizmalar, pratikler, farklı yol, yöntem ve araçlarla bunlar bir şekilde çözülmüş ya da çözülmeye çalışılmış. Ama dediğiniz gibi komisyon raporunda buna hiçbir referansta bile bulunulmamış olması, bence bu raporun eleştirilecek en önemli kısmı. Yüzleşme, hakikat ve onarım süreçleri sağlanmadığı takdirde biz tam anlamıyla bir barış sürecinden ya da çözüm sürecinden bahsedemeyiz. Türkiye'nin kendine has bir model oluşturduğu söyleniyor. Tabii ki bu model, yol, yöntem ve araçlar farklı olabilir ama izlenmesi gereken prosedürler var. Geçiş dönemi adaleti de bunların başında geliyor. Bizler geçiş dönemi adaleti konusunda gerekli adımların atılması, yüzleşme, hakikat ve onarımların sağlanması için mücadelemizi sürdüreceğiz” vurgusunda bulundu.
‘DEMOKRATİKLEŞME ADIMLARI OTORİTERLEŞMENİN İTİRAFI’
Aydın, Komisyon raporunda, Türkiye’nin zaten taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararlarının uygulanmasının yanı sıra, mevcut anayasa ile güvence altında olan ifade ve basın özgürlüğü gibi hakların sürecin birer şartı olarak ele alınmasını da değerlendirdi. Raporun özellikle yedinci bölümünde demokratikleşme adımlarının bu şekilde sıralanmasının aynı zamanda bir itiraf niteliği taşıdığına işaret eden Aydın, bu bölümde sıralanan reform önerileri ve maddelerinin aslında Türkiye'nin demokratik standartlardan uzaklaşarak bir otoriterleşme sürecinde olduğunu tespit ettiğini kaydetti. “Bu demokratikleşme adımları bir lütuf değil” diyen Aydın, raporda bahsedilen temel hak ve özgürlüklerin zaten anayasayla, yasalarla koruma altına alınmış haklar olduğunu hatırlattı. Bu temel hakların çözüm sürecinin bir parçası olarak sunulmasının, bir havuç politikası gibi ileri sürülmesinin çok ilginç olduğunu ifade eden Aydın, bunun aynı zamanda otoriterleşmenin itirafı olmasını, Türkiye'de ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, basın özgürlüğü, AİHM ve AYM kararlarının yerine getirilmesi konusunda çok ciddi sorunlar olduğunun bu rapora yansıtılmış olmasını önemsediğini vurguladı.
‘TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER SÜRECİN BİR KOŞULU OLARAK ÖNE SÜRÜLEMEZ!’
Bu reformları hayata geçirme gibi bir niyet varsa, bunun çözüm sürecinden bağımsız olarak da yapılabileceğinin altını çizen Aydın, şunları kaydetti: “Bu reformların eğer yapılma niyeti varsa, yapılması önünde hiçbir engel yok. Çünkü bunlar temel hak ve özgürlükler. Bu haklar zaten çözüm sürecinden bağımsız olarak yasayla korunan, anayasal güvenceye alınmış temel hak ve özgürlükler. Dolayısıyla bu temel hak ve özgürlüklerin sürecin bir koşulu olarak öne sürülmesi anlaşılmaz bir durum. Mesela AİHM ve AYM kararlarının yerine getirilmesi için hiçbir reforma ihtiyaç yok çünkü bunu anayasanın ilgili hükümleri ve mevzuatın ilgili hükümleri zaten yasa uygulayıcılarına emrediyor. Raporun yedinci bölümünde sıralanan maddeler hiç vakit geçirmeksizin, herhangi bir koşula bağlanmaksızın hızlıca hayata geçirilmeli. Eğer yasal düzenleme gerekiyorsa yasal düzenlemelerin, idari düzenleme gerekiyorsa idari düzenlemelerin yapılması lazım ama Türkiye'nin şu andaki temel sorunu yargı bağımsızlığı sorunu. Çünkü yedinci maddedeki meselelerin neredeyse tamamı yasal düzenlemelerden ziyade uygulamadan kaynaklı sorunlar. Yargının iktidarın boyunduruğundan kurtulması lazım. Yargının bağımsız ve tarafsız bir şekilde yeniden yapılandırılması lazım. Bu sağlandığı takdirde önemli gelişmeler olabileceğini ya da en azından baskıcı bir ortamdan nispeten de olsa sıyrılabileceğimizi düşünüyorum.”
‘UMUT HAKKI PAZARLIK KONUSU YAPILAMAZ!’
Umut Hakkı’nın da pazarlık konusu yapılmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Aydın, Umut Hakkı’nın da temel hak ve özgürlüklerin bir parçası olduğunu ve tıpkı ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, protesto hakkı bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Bu konuda AİHM kararı olduğunu hatırlatan Aydın, “AİHM’in 2014'te Umut Hakkı konusunda vermiş olduğu bir karar var. Bu karar sadece Abdullah Öcalan’ın değil, hapsedilen her mahpusun temel haklarından birisi. Bu hakkın uygulanması lazım. Dünyadaki ceza adaleti sistemi de bu şekilde işliyor. Bu durum maalesef neredeyse sadece Türkiye'ye mahsus. Bu açıdan Umut Hakkı meselesinin pazarlık olarak ileri sürülmesi ya da bir koz olarak elde tutulması da bizim açımızdan kabul edilemez. Bu mesele çözüm süreciyle alakalı değil. Çözüm sürecinin asıl önemli olan yanları silahsızlanma, silahlı militanların geri dönüşlerinin ve entegrasyonlarının sağlanması ve sonrasında ise yapılacak sosyal, siyasal, kültürel reformlar ve peşi sıra başta da konuştuğumuz üzere, geçiş dönemi adaleti yani hakikat, yüzleşme ve onarım” dedi.
‘15 TEMMUZ SONRASI EKLENEN HÜKÜMLER KALDIRILIRSA KAYYUM MESELESİ ORTADAN KALKAR!’
Kayyumun açıkça irade gaspı olduğunu vurgulayan Aydın, bu meselenin de raporda şart olarak öne sürülmesinin doğru bir yaklaşım olmadığını kaydetti. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yasaya eklenen bazı hükümler kaldırıldığı takdirde, kayyum meselesinin Türkiye’nin gündeminden çıkacağını belirten Aydın, “15 Temmuz sonrası kanun hükmünde kararnameler ve sonrasında yasaya eklenen bazı hükümler var. O hükümler kaldırılırsa kayyum meselesi de biter. Çünkü kayyum atamalarının yasal altyapısı 15 Temmuz'dan sonra çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerdir ve bu kararnameler daha sonra bir yasa maddesi olarak ilgili yasalara eklendi. Dolayısıyla mevzuat 15 Temmuz sonrası eklenen o ek maddelerden, hükümlerden arındırılırsa kayyum meselesi ortadan kalkar. Belediye mevzuatında bir değişiklik yapılması lazım. Hepsi bu kadar. Bu açıdan kayyum meselesi çok hızlıca çözülebilir. Küçük bir yasal değişiklikle hızlıca eski uygulamaya dönüldüğü takdirde, kayyum meselesi de ortadan kalkmış olur” ifadelerini kullandı.
‘STK’LERİN VE AKADEMİK ÇEVRELERİN SÜRECE AKTİF KATILIMININ SAĞLANMASI LAZIM!’
Aydın, İHD olarak, raporun içeriğinden bağımsız olarak siyasi partilerin katılımıyla Meclis çatısı altında bir komisyonda bir araya gelinmesini Kürt meselesinin varlığı ve meşruiyeti açısından önemsediklerini dile getirdi. Aydın, İHD’nin de komisyonda dinlenen yaklaşık 137 kişi ve kurum arasında yer aldığını anımsattı. Burada eleştirdikleri önemli noktalardan birisinin de komisyonda dinlenen kurumların, kişilerin, akademik çevrelerin ve sivil toplum örgütlerinin görüş ve önerilerinin fazlaca dikkate alınmaması olduğunu belirten Aydın, ancak komisyonun bu raporu sunmasının nihai bir sonuç değil, bir başlangıç olduğunu kaydetti. İlerleyen dönemde sivil toplumun, akademik çevrelerin bu sürece etkin bir şekilde katılmasının sağlanması gerektiğini vurgulayan Aydın, şöyle konuştu: “Çatışma ve çözüm konusunda yıllardır çalışan, iyi bir birikime sahip olan sivil toplum örgütlerinin sürece aktif katılımının mutlaka sağlanması lazım. Bizim üçüncü göz olarak tarif ettiğimiz, bu süreci hem denetleyen, hem izleyen, hem görüş ve önerilerle destekleyen, besleyen bir mekanizmanın mutlak suretle oluşturulması lazım. Bu sağlanmadığı takdirde, mesele sadece hükümetin politik tavrına ya da tutumuna terk edilmiş olur. Dünyadaki benzer süreçlerde bir üçüncü gözün denetimi sağlaması, başka mekanizmaların da etkili bir şekilde katılması, taraflar arasında kolaylaştırıcı bir rol oynaması konusunda farklı farklı mekanizmalar kurulmuş. Türkiye'nin kendine özgü bir çözüm mimarisi var. Bunun da başından sonuna kadar doğru bir şekilde örgütlenmediğinin, kurgulanmadığının farkındayız. Bu eksikliklerin aşılması için sivil toplumun daha güçlü katılımının sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim bundan sonraki çabamız da bunlara yönelik olacak.”