Ayşe Bingöl: Bakanlar Komitesi, daha etkili bir denetim süreci işletmeli

Uluslararası hukuk örgütlerinin umut hakkına ilişkin Bakanlar Komitesine sunduğu hukuksal bildirime ilişkin değerlendirme yapan Avukat Ayşe Bingöl, “Bakanlar Komitesi bu konudaki denetimini sıkılaştırmalı; daha etkili bir denetim süreci işletmeli” dedi.

AYŞE BİNGÖL

Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (Turkey Human Rights Litigation Support Project - TLSP), Demokrasi ve Dünyada İnsan Hakları İçin Avrupa Avukatlar Derneği (European Association of Lawyers for Democracy and the World Human Rights - ELDH), Demokrasi ve Uluslararası Hukuk Derneği e.V. (Association for Democracy and International Law e.V. - MAF-DAD) ve Londra Hukuk Grubu (London Legal Group - LLG) adlı uluslararası hukuk örgütleri, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne Gurban Dava Grubu için sundukları Kural 9.2 bildiriminde Türkiye tarafından AİHM’in bu kararlarının yerine getirilmesi sürecine dair hukuksal görüş sundu.

TLSP, MAF-DAD, ELDH ve LLG hukuk örgütlerinin sunduğu hukuksal görüş, Bakanlar Komitesi web sayfasında yayınlandı.

Hukuksal görüşün hazırlanması sürecinde yer alan TLSP Türkiye Direktörü Avukat Ayşe Bingöl Demir, umut hakkına dair hazırlanan hukuksal görüşe ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.

TLSP, MAF-DAD, ELDH ve LLG hukuk örgütleri olarak, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne Kural 9.2 kapsamında Türkiye'deki ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin görüş sundunuz. Siz de bu görüşün hazırlık aşamasında emek sarf ettiniz. Öncelikle sivil toplumun AİHM kararlarının uygulanmasına, AİHM kararlarının uygulanmasının izlenmesine ilişkin bu süreci izlemesini nasıl yorumluyorsunuz? Dahası, devlet kurumlarının uygulamalarında ne tür sorunlar bulunmaktadır ki sivil toplum bu alana ağırlık veriyor son yıllarda?

Biliyorsunuz, Türkiye'deki sivil toplum kurumları ile yurt dışında bulunup da Türkiye üzerine çalışan sivil toplum kurumları, bir konuda uzlaşı içerisindeler: Ülkede gittikçe derinleşen bir insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi krizi var. Bu krizin çok sayıda boyutu var; sistemsel boyutu, politik boyutu, hukuki boyutu, sosyal ve toplumsal boyutu gibi.

Benim direktörlüğünü yürüttüğüm Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi ile üyesi bulunduğum Demokrasi ve Dünyada İnsan Hakları İçin Avrupa Avukatlar Derneği, MAF-DAD ve Londra Hukukçular Grubu gibi kurumlar, bu devam eden krize ilişkin çalışmalarında stratejik davalama yürütüyorlar. Yani, insan hakları ihlallerinin sistematik ve geniş kapsamlı olduğu durumlarda çeşitli hukuk yolları ve yöntemleri kullanarak mücadele etme çalışmaları yürütüyor.

TLSP açısından, bu çalışmalarımızın çok önemli bir kısmını Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nde, AİHM kararlarının yerine getirilmesinin denetlenmesi sürecine ayırıyoruz.

Bunun nedeni de şu: Elbette Türkiye’de sürmekte olan insan hakları ve hukuk devleti prensipleri ihlallerine ilişkin mücadele ve hukuki süreçler önemli. Bunun içerisinde Anayasa Mahkemesi var, uluslararası düzeyde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlar nezrindeki çalışmalar var.

Ama daha önce verilmiş ve sonuca bağlanmış kararların da uygulanmasının sağlanması da bu çalışmaların önemli ve tamamlayıcı bir boyutu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine verdiği, 90'ların sonları ve 2000'lerdeki kararlara bakıldığında; özellikle politik meselelere işaret eden ve bunlara dokunan kararların sistemli olarak uygulanmadığını, gereklerinin yerine getirilmediğini görüyoruz.

Aslında bu kararlar bize, Türkiye'de devam eden insan hakları ihlallerinin ve temel sistemsel sorunların bir haritasını da oluşturuyor. Dolayısıyla, kararların icrasının sağlanması önemli bir alan.

TLSP olarak, bu alanda hangi karar ve karar gruplarına dönük çalışacağımıza bakarken, bunların ne kadar sistemli, ne kadar önemli ve geniş kapsamlı ihlaller olduğunu önemsiyoruz. Bunların arasında, Gurban grubu kararları olarak isimlendirilen ve aralarında Öcalan-2 kararı, Gurban, Kaytan ve Boltan kararları olmak üzere dört önemli kararın bulunduğu bir grup yer alıyor. Bu kararlar kapsamında Türkiye'de belirli bir grup ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün cezalarının ölünceye kadar infazı rejimi de var. Bu, üzerine çalışmalar yürüttüğümüz, koalisyonlar oluşturduğumuz ve önem verdiğimiz bir alan.

Elbette bunun dışında çok sayıda başka alan da var üzerinde benzer çalışmalar yürüttüğümüz. Biliyorsunuz, Türkiye'deki sistemli hak ihlalleri bununla sınırlı değil. Ülkede çok sayıda politik tutuklu ve hükümlü var. Onların davalarında karşılaştığımız adil yargılanma hakkı ihlalleri var. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının, ifade özgürlüğünün, barışçıl toplanma hakkının ve örgütlenme özgürlüğünün ihlaline ilişkin çok sayıda AİHM kararı var. Bu kararlar hala uygulanmayı bekliyor.

Gurban grubu kararları da böyle bir grup. İlk karar olan Öcalan-2 kararı, AİHM tarafından

2014'te verilmişti. Devamında diğer kararlar da geldi. Aradan 11 yıllık bir süre geçtiği halde, bu kararların hala Türkiye tarafından gereğinin yerine getirilmediğini görüyoruz. Dolayısıyla bu grup, Türkiye'nin karar gereğini yerine getirmekte politik olarak direndiği bir karar grubu.

Bu sorun elbette başvurucu olan dört kişiyle sınırlı değil. Türkiye, bu konudaki istatistikleri paylaşmıyor, ama sivil toplum örgütlerinin yaptığı analizlerden ulaştığı sonuç, Türkiye'de bu rejime tabi 4 binin üzerinde hükümlü olduğu yönünde. Özellikle 2016 darbe girişimi sonrasında yargı içerisinde derinleşen çöküş, benzer suçlamalarla yargılama içeren çok sayıda davayı beraberinde getirdi. Kesin sayıyı bilmiyoruz, ama çok yüksek olduğunu anlıyoruz; çünkü Türk Ceza Kanunu'nun ‘devlete karşı suçlar’, ‘milli güvenliğine karşı suçlar’ ve ‘anayasal düzene karşı suçlar’ olarak nitelendirdiği maddeler kapsamında çok sayıda yargılama olduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla Gurban grubu kararları, çok ciddi sayıda hükümlü ve tutuklu grubunu ilgilendiriyor. Ayrıca bu kararların dikkat çektiği sorun, Türkiye'deki politik bir tıkanmayı aşabilme potansiyeli olan bir sorun. Üzerinde çok yönlü çalışmalar yürütülüyor ve bunun sürdürülmesi gerekiyor. Bakanlar Komitesi de bunun bir ayağı.

Şimdi, ‘Türkiye'de devlet içerisinde bu konuda ne gibi sorunlu uygulamalar var?’ dediniz. Öncelikle, Türkiye'de Ceza İnfaz Kanunu ve TMK kapsamında Türk Ceza Kanunu'nun devlete, hükümete, devletin güvenliğine ve anayasal düzene karşı suçları örgütlü olarak işlemek isnadıyla hüküm giyen kişilere ilişkin öngörülen ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasının, ölünceye kadar infaz rejimi var.

Yani bu kişilere, hiçbir şekilde cezalarının bir kısmını cezaevinde çektikten sonra herhangi bir şartla salıverilme talep etme hakkı tanımıyor. Burada sadece şartla salıverilme hakkından bahsetmiyoruz; şartla salıverilmeyi talep etme hakkı, yani bir aşamadan sonra cezaevinden çıkabilmeyi umut etme hakkından bahsediyoruz.

‘Umut hakkı’ dediğimiz bu hak, Türkiye’de tanınmıyor. Ceza adaleti sistemi ve yargı sistemi içerisinde, bu grup hükümlü bakımından buna ilişkin hiçbir mekanizma yok.

AİHM, bu konuda 2014'te verdiği ilk kararın sonrasındaki kararlarında -ki daha önce Birleşik Krallık gibi çok sayıda başka ülkeyle ilgili de verdiği benzer kararlar var- ‘Umut hakkının güvenceye alınmaması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin üçüncü maddesine aykırıdır’ diyor.

Üçüncü madde, işkence yasağı dediğimiz, çok önemli ve temel haklardan birini güvenceye alan bir madde. Mahkeme kararlarına göre, devlet bir kişiyi ömür boyu hapisle cezalandırıp, o kişiyi hiçbir aşamada ve koşulda cezaevinden çıkmayı talep edemeyeceği bir sistem altında cezaevinde tutamaz.

Sözleşme uyarınca, ömür boyu hapis cezası hükümlüsüne, belirli bir süre cezaevinde kaldıktan sonra salıverilme veya cezasının indirilmesi gibi iyileştirici bir süreci talep etme hakkının tanınması lazım. Türkiye ise bunu tanımıyor ve AİHM'in bu konudaki kararlarını uygulamıyor. Bakanlar Komitesi de buna ilişkin bir denetim süreci yürütüyor. Eylül ayında Komite’nin, bu konuda 2021 ve 2024’ten sonra üçüncü toplantısı yapılacak.

Dediğiniz gibi Eylül'de bir toplantı olacak ama öncesinde Türkiye, haziran sonunda bir Eylem Planı sundu Bakanlar Komitesi'ne. Siz, Türkiye'nin Bakanlar Komitesi'ne yapmış olduğu bilgilendirmeyi yeterli buluyor musunuz?

Türkiye'nin bu konudaki eylem planı, TLSP, ELDH, MAF-DAD ve LLG ile beraber yaptığımız bildirimden önce sunuldu. Dolayısıyla çalışmada buna da kısaca yer verdik. Ama Türkiye'deki sivil toplum kurumları, yaptıkları bildirimde çok detaylı bir şekilde eylem planını değerlendirmiş.

Türkiye’nin eylem planı tabii ki yeterli değil. Denetim sürecinde Türkiye, Komite’ye başka çok sayıda eylem planı da sundu. Hepsinde öz olarak söylenen, ülkede temel rejimin, sistemin ömür boyu hapis cezalarında şartla salıverilme hakkını tanıdığı. Yani kural olan rejimin bu olduğu, bahsettiğimiz grubun ise bir nevi istisna olduğu ve çok limitli olduğu gibi vurgular var.

Planda yargı reformu stratejisinden, insan hakları eylem planından falan bahsediliyor, ama elbette ciddi anlamda, elle tutulur bir eylem planını sunmuyor.

Az önce 4 bin sayısından bahsettiniz. Bu bir istisnayı aşan bir durum galiba. Türkiye’nin bunu istisna olarak sunması ne kadar gerçekçi?

Elbette, Türkiye istatistikleri zaten bu nedenle paylaşmıyor; az önce bahsettiğim gibi. Bakanlar Komitesi, şu ana kadar verdiği iki kararında da Türkiye'den, sivil toplum kuruluşlarının ısrarı ve isteğiyle, istatistikler talep ediyor.

Şu anda bu infaz rejimine tabi olan kaç hükümlü var? Buna ilişkin veri paylaşmıyor. Bunun nedeni, sizin de bahsettiğiniz gibi, aslında bu rejimin istisna değil, çok yaygın ve geniş bir kitleyi etkileyen, çok geniş kapsamlı bir sorun ve kriz hali olduğunu gizleme çabası.

Sivil toplum olarak, Gurban, Kaytan, Öcalan-2, Boltan  kararlarıyla ilgili yapmış olduğunuz bildirimde hangi noktaların dikkate alınmasını önerdiniz? Birkaç noktayı bizimle paylaşabilir misiniz?

Biz, uluslararası hukuk çalışan sivil toplum kurumları olarak, uluslararası hukuku merkeze alan iki boyutlu bir bildirim üzerinde çalıştık. Bildirimin bir boyutu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ömür boyu hapis cezalarının Sözleşme’ye uygun infaz edilmesinin gereklerine ilişkin verdiği bütün kararlar çerçevesinde, böyle bir sistemi oluşturacak ülkede hangi kriterler dikkate alınmalı; bu sistem, insan hakları hukuku bağlamında neyi gerektiriyor, temel kuralları ve kriterleri neler sorularına odaklanıyor.

İkinci başlığımız ise, Bakanlar Komitesi’nin Türkiye ile ilgili bu gruba ilişkin aldığı iki kararda da yaptığı bir referansı esas alıyor: Avrupa Konseyi ülkeleri arasındaki iyi örneklerden yararlanılarak reform yapılması. Bildirimimizin ikinci başlığı, bu iyi örneklerin neler olduğuna ve o iyi örnekler niteliğindeki ülkelerde neler yapıldığına odaklanıyor. Yani, bir nevi değişimin yol haritasına dair öneri geliştirme amacı güden başlıklar.

İlk başlıkta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Vinter -Birleşik Krallık'tan başlattığı Türkiye'deki kararlara kadar gelen Birleşik Krallık, Fransa, Macaristan, Hollanda, Litvanya, Slovakya, Türkiye gibi çok sayıda ülkeye ilişkin verdiği kararlar var. Bütün bu kararları bir araya getirip bir analiz oluşturduğunuzda, bazı sonuçlara ulaşıyorsunuz; olması gerekenlere ilişkin.

Türkiye'de de bunun tartışması yürütülüyor. Evet, umut hakkı tanınmalı, ama nasıl ve ne şekilde tanınmalı? Ne yapılmalı? Yapılacak yasal değişikliklerde ve uygulamalarda neler gözetilmeli?

Bunların en temeli, şu anda ölünceye kadar infaz rejimi uygulanan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüleri açısından umut hakkı tanınmalı. Yani bu kişilere, cezalarının belirli bir süre infazından sonra, kalan cezalarının şartla salıverilme rejimi altında infazını talep etme hakkı tanınmalı. Ve bu hak, kağıt üstünde değil, gerçek bir tanıma olmalı.

Bunun dışında, bu talebi öne sürmek için infazdan geçecek sürenin 25 yılı geçmemesi gerekiyor. 25 yıldan az olabilir, ama 25 yılı geçemez. Ve ilk inceleme sonrası red halinde ise, çeşitli periyodik aralıklarla incelemelerin yeniden yapılması gerekiyor. İncelemede ele alınacak kriterler kişiye özgülenmiş ve objektif kriterler olmalı. Yani takdire veya geniş yorumlamaya açık kriterler olmamalı. Kişiye prosedürel güvenceler tanınmalı ve istisnasız herkese bu hak tanınmalı. Bir diğer deyişle, bu sistem içerisinde herhangi bir istisna grubu olmamalı.

Elbette bu gözden geçirmeyi yapacak bir kurum veya mekanizma olmalı. Bu, örneğin bir mahkeme olabilir; yargı kurumu temsilcilerinden, yargıçlardan oluşmuş bir kurul olabilir; ya da bağımsız, yargı kurumu niteliği taşımayan bir idari kurul olabilir. Ama her halükarda bu mekanizmanın kararları yargı denetimine açık olmalı ve kararlara itiraz mümkün olmalı.

Süreç, hükümet denetiminden ve müdahalesinden ayrı ve bağımsız işlemeli. Kişiye, yani hükümlüye, bu süreçte aktif rol alma hakkı ve imkanı tanınmalı. Hükümlü, avukatı kanalıyla ve doğrudan dinlenmeli, delillerini sunabilmeli ve mekanizma önünde tartışma yürütebilmeli. Bütün bu süreçte haklarına ilişkin çok açık ve net bir öngörüye ve bilgiye sahip olmalı.

Dediğim gibi, değerlendirmeyi yapacak olan kurumun kriterleri objektif ve kişiye özgülenmiş olmalı. Bunun temel sorunsalı da şu: Hükümlünün daha fazla cezaevinde tutulmasında ceza hukuku ve ceza infaz hukuku ilkeleri kapsamında artık bir gereklilik var, mı yok mu? Bu soruya cevap bulmada esas alınacak genel bazı kriterler ve değerlendirmeler ışığında; aradan geçen zaman, kişinin dışarı çıkması halinde toplumsal bir risk ya da tehlike oluşturup oluşturmadığı gibi bazı kriterler. Birinci bölümde, bunların değerlendirmesini yapıyoruz.

Bildirimin ikinci bölümünde de az önce bahsettiğim iyi örneklerden bir analiz oluşturuyoruz. Bu analizi iki grup halinde yapıyoruz. Birincisi, neredeyse tamamen iyi örnekler. Bunlar arasında Slovakya, Litvanya ve Fransa var. Bunların her üçü de bir şekilde AİHM denetiminden geçmiş, aynı konuda AİHM kararlarına maruz kalmış ülkeler ve her biri, AİHM  kararlarıyla paralel olarak sistemlerinde değişiklikler yapmış.

Kimi bir yargı mekanizması, kimi bağımsız bir idari mekanizma oluşturmuş ve bunu yargı sisteminin denetimine bağlamış. İnfazda geçecek süre bakımından aralarında çeşitlilik var: Kimi 20 yıl infaz sonrası umut hakkını tanıyor, kimi 18 yıl infaz sonrası, kimi 25 yıl sonra. Her üç ülkede de hükümlüye prosedürel güvenceler var ve herkes için uygulanan objektif kriterler tanımlanmış. Bu ülkelerin sistemleri mükemmel olmayabilir, ama Mahkeme veya Bakanlar Komitesi tarafından sistemdeki iyi elementler nedeniyle Sözleşme’ye uygun bulunmuş olmaları nedeniyle, bunları iyi örnekler olarak belirledik ve bu yönleriyle analiz ettik. 

İkinci olarak, iyi yönleri de olan ama ciddi eleştiriye de maruz kalan ülke örneklerinin analizini yaptık. Bunlar İtalya, Hollanda ve Macaristan örnekleri.

Bu her üç ülke de sistemlerinde AİHM kararları kapsamında bazı değişiklikler yapmış, ama bu değişiklikler sorunu tamamen çözmemiş. Bunlar, Sözleşme’nin üçüncü maddesine, AİHM kriterlerine, Bakanlar Komitesi taleplerine aykırılıklar içeriyor, ama uygunluklar da içeriyor. Bu grubun analizini, Türkiye bağlamında reform sürecinde ‘ne yapmamalı’yı da göstermek için yaptık. Çok kapsamlı bir değerlendirme. Bildirimi Türkçe'ye de çevirip, Türkiye'de bu konuda devam eden tartışmaları da besleyici olması umuduyla erişilebilir kılmak istiyoruz.

En nihayetinde, Komite’ye Türkiye’nin atması gereken adımlar konusunda çok detaylı önerilerde bulunuyoruz. Bütün bu analizler üzerinden ulaştığımız sonuçlar bağlamında, Türkiye’deki reformlar zorunlu olarak neleri içermeli üzerine somut öneriler geliştiriyoruz.

Buna ek olarak, Türkiye’nin bu konuda yapacağı çalışmalara sivil toplumu, baroları ve bu konuda çalışan uzmanları dahil ederek yapması gerektiğini ifade ediyoruz. Bir diğer deyişle, onlar da bu sürecin bir parçası olmalı, görüş paylaşmalı ve süreç bu şekilde ilerletilmeli.

Ayrıca, Bakanlar Komitesi'nin bu süreçte aktif ve etkili bir denetimi sürdürmesini talep ediyoruz. Çünkü bu bir işkence yasağı ihlali grubu ve işkence yasağı en kor (temel) haklardan. Son olarak, umut hakkından mahrum hükümlü sayısı ve diğer konularda Türkiye'den istatistiksel veri istenmesi konusunda ısrarın sürdürülmesi gerektiğini ifade ederek görüşü tamamlıyoruz.

Tabii siz, hukuki görüşteki önerileri sundunuz ama ben son olarak sormak istiyorum. Türkiye'de umut hakkının uygulanması için devlet kurumlarının, sivil toplum ve yine Bakanlar Komitesi'nin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bakanlar Komitesi bu konudaki denetimini biraz daha sıkılaştırmalı ve daha etkili bir denetim süreci işletmeli. Bunu doğrudan ilettik bildirimimizle. Tabii, Türkiye açısından zaten bizce çok net olan yönler var: Ceza İnfaz Kanunu ve TMK başta olmak üzere çok ciddi bir reforma gidilmesi gerekiyor. Yasal değişiklikler yapılmalı, ilgili yönetmeliklerle bir mekanizma oluşturulmalı ve sistemin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve AİHM standartlarına uygun bir şekilde işlemesi için gerekli önlemler alınmalı.

Burada önemli bir nokta da şu: Şu anda diğer grup hükümlüler için mevcut bir şartla salıverilme değerlendirme sistemi ve kurulları var. Ancak bu kurullar çok ciddi şekilde sorunlu kurullar. Oluşturulma biçimleri, üyeleri, işleyişleri ve kararlarıyla son derece keyfi; hiçbir şekilde hukuki güvenceleri sağlamayan, bahsettiğim kriterlerin hiçbirine uymayan kurullar. Dolayısıyla bu grup açısından oluşturulacak mekanizma, onları o sisteme tabi kılmamalı. Bahsettiğimiz reform, bu kurulları da içerecek bir revizyon gerektiriyor.

Diğer yandan, Türkiye'deki sivil toplum kurumları ve Kürt politik hareketi bu konuyu gündemde tutuyor. Buna devam etmek gerekiyor. Bu konudaki değişim istemi, şu an devam eden diyalog sürecinin beraberinde gündeme getirdiği ve getireceği diğer bütün konuların önemli bir parçası olmayı sürdürmeli.

Bu diyalog süreci ile beraber, umut hakkı gündemde daha belirgin bir yer edinmiş durumda. Sivil toplum kurumları, avukatlar ve bu rejime tabi hükümlüler yıllardır bunun mücadelesini veriyor. İçinde bulunduğumuz koşullarda, bunun gündem olması bile önemli bir başarı. Bunu sürdürmek gerekiyor, diye düşünüyorum.