Bakırhan: Kalıcı çözüm için dört temel düzenleme zorunlu

Meclis kapanmadan çerçeve yasanın kesinlikle çıkarılması çağrısında bulunarak Bakırhan, Türkiye için zorunlu dört temel düzenlemeyi sıraladı: Çerçeve yasa, demokratik toplum yasası, genişletilmiş yerel demokrasi ve özgür yurttaş yasası.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 

Bakırhan, konuşmasının başında 17 Haziran Çarşamba günü Deniz Poyraz’ın katledilişinin yıldönümü olduğunu hatırlatarak, onu andı ve cinayetin arka planının aydınlatılmasını istedi. 

ABD-İRAN ANLAŞMASI

İran, İsrail ve ABD arasındaki çatışma ve varılan anlaşmaya değinen Bakırhan, “DEM Parti olarak, ölüme ve savaşa son veren bu anlaşmayı olumlu karşılıyoruz. Nerede bir savaş ve çatışma varsa barışla sonuçlanmasını biz parti olarak destekliyoruz. Çünkü barıştan yana bir partiyiz. Anlaşmanın kalıcı olmasını ve yapıcı gelişmelerle sürmesini umut ediyoruz. Bölgesel gerilimlerin bu kadar yüksek olduğu bir ortamda toplumsal barışı inşa etmek her ülkenin öncelikli görevidir” dedi. 

İÇERİDE DE BARIŞ OLMALI

“Dışarıda silahları susturan bir devlet, içeride kendi halklarıyla savaş halinde kaldığı sürece gerçek anlamda barışa varmış sayılmaz” diye ekleyen Bakırhan,  şöyle konuştu: 

“Bu yüzden bizim için dışarıdaki barış önemli ama içeride sağlanan toplumsal barış da en az onun kadar değerlidir. İran; Kürtlerin, Belucilerin, Azerilerin ve hepsinden önce kadınların doğal, meşru, demokratik taleplerini bir an önce karşılamalıdır. İran, Kürtleri ve muhalifleri idam sehpasında sallandırmaktan artık vazgeçmelidir. Bu anlaşmanın içeride de halkların iradesine dayanan, kimseyi dışlamayan, demokratik ve kalıcı bir iç barışın başlangıcı olmasını temenni ediyoruz. Ortadoğu'nun gerçek huzuru ne büyük güçlerin vesayetinde ne de içerideki otoriterliktedir. Huzur, istikrar, refah o topraklarda yaşayan halkların ve inançların özgürce yaşayacağı bir zeminle ancak mümkündür.”

BARIŞ ZAMANIDIR ARTIK

Bakırhan şöyle devam etti:

“Bugün bu kürsüde gündelik siyasetin sığ çekişmelerinden, anlık hesapların gürültüsünden biraz uzaklaşarak konuşmak istiyorum. Türkiye'nin yaşadığı krizler yalnız bugünün krizleri değil. Bu ülkenin sorunları yüzyıllardır katman katman birikti, ertelendi. Yeri geldi bastırıldı, yeri geldi yok sayıldı. Üstü örtülen her mesele, gün geldi daha ağır bir fatura olarak topluma döndü. Bugün ödediğimiz fatura adeta 100 yılın birikmiş faizi gibidir. Bu fatura bazen ekonomik kriz olarak bize yansıdı; bazen de adaletsizlik, şiddet, yoksulluk, siyasal meşruiyet sorunu olarak karşımıza çıktı. Türkiye bugün bunların hepsini aynı anda yaşıyor. Çünkü bu sistem; ürettiği gerilimleri çözmek yerine yönetmeyi seçti, sorunları iyileştirmek yerine dondurdu, hakikate yüzünü dönmek yerine sorunları bastırdı. Ama hiçbir sorun yok olmadı. İnkar ederek, yok sayarak, bastırarak sorunları ortadan kaldıramıyorsunuz. Sorunlar derinden büyüdü, çürüttü, bütün toplumu neredeyse kuşattı. Yıllardır bu ülkede aynı filmi farklı aktörlerle izliyoruz. Muktedir olan kendi hukukunu kuruyor, kendi ötekisini yaratıyor ve ötekine düşmanlık üzerinden iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu döngüsel intikam makinesi ve bu rövanşist öfke ülkede acı, yoksulluk ve korku üretti. 86 milyon yurttaşımız devr-i sabıklardan bıktı, usandı. Artık zaman devr-i sabıkların değil; adaletin, eşitliğin ve barışın zamanıdır.

BUTLAN KARARI

Türkiye'nin siyasi tarihine bakın. Darbeler, muhtıralar, parti kapatmalar, siyaset yasakları, cezaevine konulan seçilmişler, görevden alınan belediye başkanları, kayyımlar ve yargı eliyle siyasete verilen ayarlarla dolu. Bunu daha fazla çoğaltabilirdim. Her dönemin dili farklıydı ama refleksi aynıydı. Bu ülkede Kürtler, Aleviler ve sosyalistler hep tehdit sayıldı. Ermeniler, Rumlar, Romanlar, farklı inanç ve kimlikler tehdit sayıldı. Bir dönem muhafazakarlar, başka bir dönem milliyetçiler dahi tehdit sayıldı. Bugün vatan millet diyenler de 80'lerde devrimcilerle birlikte cezaevinde aynı işkenceleri gördü, aynı hücrelere konuldu. Devlet aklı, toplumu zenginliğiyle görmek yerine sürekli bir tehdit haritası çizdi ve o haritada yurttaş hep şüpheliydi. Hak değil güvenlik, çözüm değil bastırma vardı. En çok da demokratik siyaset hakkı tehdit sayıldı. Kürt siyasi hareketinin partileri birbiri ardına kapatıldı. Ama her kapatmanın ardından ne oldu? Halk yeniden sözünü söyledi, örgütlendi. Halk yeniden siyaset sahnesine çıktı ve buradayız dedi. Demeye de devam edecek. Bugün CHP’ye yönelik mutlak butlan kararıyla karşı karşıyayız. Bugün muhatap Cumhuriyet Halk Partisi olabilir ama refleks tanıdıktır. Bu kararı bir partinin iç meselesi olarak hiçbir zaman okumadık. Bu karar, siyasi çoğulculuğa tahammülsüzlüğün yeni bir halkasıdır. Dün bu halkaya Kürtler kayyımla dahil edildi, bugün de ana muhalefet yargı müdahalesiyle dahil edildi. Yarın bu halkaya kimin dahil edileceği belli değil. Biz o gün de söyledik; hukuku sopaya çevirmeyin, bu sopa bir gün herkesi döver dedik. Bugün yine söylüyoruz. Yargı, siyaseti dizayn etme laboratuvarı değildir. Mahkeme salonları halkın iradesinin yerine geçirilemez. Hukuk eğilip bükülemez. Adalet Kürt’e başka, muhalife başka, iktidara başka işleyemez. Biz bu düzene itiraz ediyoruz. Muhalife ve Kürt’e, Alevi’ye, Roman’a farklı işleyen bir hukuku kabul etmiyoruz ve etmeyeceğiz.

KORKU SİYASETİ

Türkiye'nin son yüz yıllık hikayesine baktığımızda ilginç bir manzarayla karşılaşıyoruz. Dünya ve ülke değişiyor, iktidarlar değişiyor ama birçok temel sorun olduğu yerde duruyor. Bu nedenle Türkiye'nin son 100 yılı aynı istasyonlara dönüp duran bir treni andırıyor. Vagonlar değişiyor, yolcular değişiyor, zaman değişiyor fakat siyaset aynı duraklarda bekleyip duruyor. Peki, bu tablonun nasıl bir mantığı vardır? Türkiye'yi bu hale getiren üç tarzı siyaset var. Bunlar korku siyaseti, erteleme siyaseti ve tekrar siyasetidir. Nasıl mı? Topluma sürekli bir tehdit anlatıldı, sürekli bir beka meselesi sunuldu ve yeni düşmanlar üretildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında parçalanma korkusuyla, soğuk savaş boyunca komünizm tehdidiyle, 1990'larda Kürt meselesiyle, sonrasında irtica, dış güçler, göçmenler ve toplumsal hareketler adıyla tehditler üretildi. Bu tehlikeler listesi uzadıkça uzadı. Korku siyaseti hep devam etti. Kürt anadilini istedi, “ülke bölünür” dediler. İşçi grev istedi, “ekonomi zarar görür” dediler. Kadın eşitlik istedi, “aile bozulur” dediler. Genç özgürlük istedi, “dış güçlerin oyunudur” dediler. Korku üzerine kurulan siyaset bu ülkeye güven değil; daha fazla güvensizlik, sefalet ve hukuksuzluk getirdi. Erteleme siyaseti ise “bugün değil sonra” dedi. Türkiye'nin devasa sorunları vardı. En başta da Kürt meselesi olmak üzere. Her gelen iktidar bu meselede risk almadı, inisiyatif almadı ve meseleyi erteledi. Yine yargı reformu ertelendi, yerel demokrasi ertelendi. Emekçilerin hakkı ertelendi. Kadınların talepleri ertelendi. Ama ertelenen her hak toplumsal maliyeti artırdı. Korku ve erteleme siyasetlerinin kaçınılmaz sonucu ise tekrar siyasetidir. Tekrar siyaseti aynı krizi aynı cümle ve yöntemlerle yeniden üretmektir.

HUKUK VE SİYASET ÇEKİLİNCE ÇETELER VE MAFYA BÜYÜYOR

Aynı kaya, aynı yokuş, aynı son. Sisifos'un kayası var. Bilirsiniz, Sisifos bir kayayı yokuştan düzlüğe çıkarmaya çalışır. Ama kayayı bir yere her getirdiğinde kaya tekrar aşağı yuvarlanır. Türkiye'de de o kaya bir türlü düzlüğe çıkarılamadı. O kaya her defasında halkların, emekçilerin, kadınların üzerine yuvarlandı. Bu üç tarz siyasetin toplumsal bedeli çok ağır oldu. Korku toplumu daralttı, erteleme sorunları büyüttü, tekrar ise çözümsüzlüğü kalıcılaştırdı. Bakın, hukukun çekildiği yerde çeteler büyüyor. Siyasetin sustuğu yerde mafya konuşuyor. Adaletin işlemediği yerde tefeciler düzen kuruyor. Ülkemizin her sokağı, her kenti, her caddesi böyle değil mi arkadaşlar? Ne yazık ki kentler mafyalara, çetelere, tefecilere teslim olmuş. Toplum dehşet bir girdap içerisinde. Daha grup toplantısına girmeden önce Kızıltepe'den arkadaşlar bizi aradı. Çeteler Kızıltepe'de açıktan uyuşturucu satıyor. Devletin gözü önünde satıyorlar. Memleketin ne hale geldiğinin en iyi görüntülerinden birisi bu sabah Kızıltepe'de yaşanan olaydır. Türkiye bunu 1990'larda acı bir biçimde aslında görmüştü. Susurluk kazasını hatırlarsınız; devlet, mafya ve çetelerin yapmış olduğu işbirliği bir kamyonun çarpmasıyla deşifre olmuştu. Ama o zaman çok fazla üzerine gidemediler. Çünkü “Bir tuğla çekilirse duvar yıkılır” demişlerdi. Bugüne kadar getirdiler. Bugün sokak çetelerinin, uyuşturucu ağlarının, mafyatik yapıların büyümesini sıradan bir mesele olarak göremeyiz. Bu yapıların büyümesi aynı zamanda demokrasi, siyaset ve hukuk boşluğunun bir sonucudur. Ekonomik çöküşün, yoksulluğun, umutsuzluğun bir sonucudur. Çöken siyasal sistemin toplumsal faturasıdır. Biz bu faturayı ödemek istemiyoruz ve açık söylüyoruz: Bu faturayı yaratanlar faturanın sonuçlarına katlanmalı, bu faturayı ödemelidir.

SOFRADA EKMEK KÜÇÜLÜYOR

Şimdi de ekonomiye bakalım. Sofrada ekmek küçülüyor, ücret ayın ortasını görmeden eriyor. Ücreti ayın sonunu gören tek bir arkadaşımız var mı acaba bu salonda? Yok. Emekli pazara akşam saatlerinde çıkıyor. Gençler çalışsa da bir gelecek kuramıyor. Gençler kapağı yurt dışına atmak için çok büyük badireler atlatıyor. Ama TÜİK'in açıkladığı rakamlar ile sokağın, pazarın, cüzdanın gerçekliği arasında büyük bir uçurum var ve her geçen gün gittikçe derinleşiyor. İktidarın rakamı başka, halkın yaşadığı gerçek bambaşka. Ankara'da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ile mülakat mağduru öğretmenler süresiz açlık grevindeydiler. Dün onlara karşı bir gözaltı ve saldırı dalgası oldu, gerçi arkadaşlarımız bırakıldı. Milletvekillerimiz de oradaydı. Ne diyor Özel Öğretmenler Sendikası ile mülakat mağduru öğretmenler? Özel sektörde çalışan öğretmenler için taban maaş uygulaması, güvenceli çalışma koşulları ve mülakat nedeniyle ataması yapılmayan öğretmenlerin haklarının teslim edilmesini talep ediyorlar. Biz bu talepleri destekliyoruz. Bu talepler için kar kış, yağmur çamur demeden Ankara'nın göbeğinde direnen arkadaşlarımızı destekliyoruz ve bu direnişlerinden dolayı da kendilerini selamlıyoruz. 

HAYATIN ACI GERÇEKLERİ

Bekar bir çalışanın yaşam maliyeti 45 bin lirayı geçmiş. Bunlar soğuk istatistikler değil, acı hayatın gerçekleridir. Emeğin bu kadar ucuz, ekmeğin bu kadar pahalı olduğu bir düzende huzur olur mu, mutluluk olur mu değerli arkadaşlar? İşçinin alın teri değersizleştiriliyorsa, emeklinin ömrü yoksulluğa mahkum ediliyorsa orada ekonomik kriz değil; bir adalet krizi, bir hukuk krizi vardır.

EMEKLE DEMOKRASİ VE BARIŞ AYRILMAZ

15-16 Haziran İşçi Direnişinin aynı zamanda yıl dönümündeyiz. 1970'te yüz binlerce işçi ve emekçi sendikal hakları için fabrikalardan sokaklara aktı. Sungurlarda, Demirdöküm'de, Gebze'de, İstanbul'da, Kocaeli'de, Türkiye'nin birçok fabrikasında ve kentlerinde yalnızca ücret için değil, onurlu bir yaşam için yürüdüler. O direniş bize şunu öğretti: Ekmekle özgürlük ayrılamaz, ekmekle demokrasi ve barış ayrılamaz. O günden bugüne hakları için mücadele eden bütün onurlu işçileri selamlıyoruz. Yine işçi direnişlerinde ve iş cinayetlerinde yaşamını kaybedenleri de saygı ve minnetle anıyoruz. 15-16 Haziran işçi ve emekçilerin haklı mücadelesiydi. İşçi ve emekçilerin haklı mücadelelerinin bugünden sonra da yanında olacağız.

KORKUYA, ERTELEMEYE VE TEKRARA KARŞI KURUCU DEMOKRATİK SİYASET

Peki, bu karanlık tablo kader midir? Hayır, biz kader demiyoruz. Çaresizlik de demiyoruz. Böyle gelmiş böyle gider de demiyoruz. Çünkü DEM Parti'nin genel mücadele paradigmasına uygun değil. Biz korkuya, ertelemeye ve tekrara karşı kurucu demokratik siyaseti savunuyoruz. Savunmaya da devam edeceğiz. Bu ülkenin çıkış yolu var. O yolun adı da güçlü demokrasi, bağımsız hukuk, eşit yurttaşlık, emeğin hakkı ve toplumsal barıştır. Çıkışı ancak böyle sağlayabiliriz. DEM Parti olarak şimdi ortaya bir öneri seti ve programı koyacağız: Birincisi, Türkiye gerçek bir çoğulculuğa ve demokratik bir düzene ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacın adı “Demokratik Cumhuriyet”tir. Demokratik cumhuriyet yalnızca bir yönetim modeli değildir, bir ortak yaşam sözleşmesidir. Zemini eşit yurttaşlıktır, çatısı demokratik cumhuriyettir, ortak adı da Türkiyelilik'tir. İkincisi, Türkiye'nin en acil ihtiyacı hukuktur. Yargının tek pusulası adalet olmalıdır. Hakim kürsüsünde kararı veren hukuk mu olacak, yoksa güçlü olan mı olacak? İşte demokrasinin sınavı aslında burada başlıyor. Yargı adil ve bağımsız olmalı, temel özgürlükler güvence altına alınmalı, kuvvetler ayrılığı gerçek anlamda işletilmelidir. CHP’ye yönelik butlan kararında, başta Kobanî Kumpas Davası olmak üzere Kürt siyasetçilerine yönelik davalarda, gazetecilere, sendikacılara ve gençlere yönelik baskılarda aynı hukuk krizinin farklı yüzlerini görüyoruz. Bu kriz çözülmeden ne demokrasi güçlenir ne de toplum rahat nefes alır. Üçüncüsü, bugün her evin temel ihtiyacı iktisadi adalettir. Ekonomi, eşitlik ve adalet temelinde yeniden kurulmalıdır. Bir ülkede gökdelenler yükselirken çocuklar yatağa aç giriyorsa; orada refah değil, derin bir haksızlık ve eşitsizlik vardır. Sendika hakkı, grev hakkı, toplu sözleşme hakkı anayasal bir haktır. Bu haklar sadece kâğıt üzerinde kalmamalı, hayatta güvence altına alınmalıdır. İşte, Demokratik Cumhuriyete ulaştıkça hak yerini bulacak, hukuk güçlü olacak, eşitlik ve adalet gelecektir. Bunu sağlamak için de kendimize güveniyoruz, 15-16 Haziran Direnişini devam ettiren işçilere ve emekçilere güveniyoruz, ezilenlere ve siz değerli kıymetli halklarımıza güveniyoruz.

BU MESELEYİ SİYASET, HUKUK VE CESARET ÇÖZER

Bütün bu çözüm başlıklarının kilidi nedir? Kürt meselesinin demokratik çözümüdür. Bunu açıkça söyleyelim. Kürt meselesi çözülmeden Türkiye'nin demokrasisi de ekonomisi de dış politikası da kalıcı istikrara kavuşamaz. Çünkü bu mesele, yalnızca Kürtlerin meselesi değildir; bu mesele cumhuriyetin demokrasi ile tamamlanma meselesidir. Hafta sonu İstanbul'da bir konferans yapıldı. Biz de katıldık. Türkiye'den birçok renk vardı. Aydın, yazar, çizer, bu meselelere kafa yoran akademisyenler, vatandaşlarımız, halkımız vardı. Orada da temel mesele cumhuriyetin nasıl demokratikleştirilmesi üzerineydi. Çok kıymetli, çok değerli düşünceler sunuldu. Muhtemelen konferansın sonuç bildirgesi de yayınlandı. Ben daha yoğunluktan dolayı bakamadım. Türkiye'nin bu kaotik ve krizli dönemden çıkmasının tek bir yolu var: Cumhuriyetin demokratikleştirilmesidir. Bu mesele, hukukun bütün yurttaşlar için eşit işlemesi meselesidir. Bu mesele, Türkiye'nin kendi halklarıyla barışma meselesidir. 100 yıl boyunca bu düğüm baskı ve inkarla çözülmeye çalışıldı ve her seferinde daha fazla dolandı. Oysa bu düğümü ne çözer? Siyaset çözer, hukuk çözer ve cesaret çözer.

ARTIK SOMUT HUKUKİ VE DEMOKRATİK BİR ZEMİN OLUŞTURULMALI

Bugün dünya sarsılıyor, Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Enerji yolları, ticaret koridorları, ittifaklar, sınırlar yeniden tartışılıyor. Ortadoğu 100 yıldır hiç durulmadı ama son birkaç yıldır çok büyük altüst oluşlar yaşıyor. Bölge bir taraftan küresel rekabetlerin sahnesi oluyor. Diğer taraftan da 100 yıldır etnik ve dinsel gerilimlerle kaynayan kazan patlama noktasına yaklaşıyor. Böyle bir dönemde Kürt meselesini çözümsüz bırakmak Türkiye'yi tarihsel bir riskin eşiğinde bekletmektir. İç barışını kuramamış, kendi yurttaşıyla kavgalı bir devlet dışarıdan esen her rüzgarda savrulur. Yaklaşık iki yıldır süren bu sürecin artık somut bir hukuki ve demokratik zemine kavuşması gerekiyor. Bunun yolu çerçeve yasadır. Kürt meselesini çatışma zemininden çıkarıp siyaset ve hukuk zeminine taşıyacak bir çerçeve yasa artık ertelenemez. 

DÖRT TEMEL DÜZENLEME ZORUNLU

Dört temel düzenlemeyi Türkiye'de zorunlu görüyoruz: Kalıcı çözüm için Çerçeve Yasa, demokratik bütünleşme ilkelerini güvence altına alacak Demokratik Toplum Yasası, yerel demokrasiyi, sivil toplumu ve siyasal katılımı güçlendirecek Genişletilmiş Yerel Demokrasi Yasası ve Özgür Yurttaş Yasası. Bu adımlar taviz değildir; eşit yurttaşlığın gereğidir, demokratik bir ülkede olması gereken adımlardır. Kimliklerin ve inançların anayasal güvenceye alınması birlikteliğimizi zayıflatmaz, aksine sağlamlaştırır. Yerel yönetimlerin güçlenmesi devleti küçültmez; demokrasiyi büyütür, merkezin yükünü azaltır. Kürtlerin kazanması, Türklerin kaybetmesi değildir. Alevilerin ve Romanların kazanması, Sünnilerin ve diğer halkların kaybetmesi değildir. İşçinin kazanması, ülkenin kaybetmesi değildir. Bir halkın hakkı, başka bir halkın kaybı değildir. Böyle okunmamalıdır.

MECLİS KAPANMADAN ÇERÇEVE YASA KESİNLİKLE ÇIKARILMALI

Bu nedenle çağrımız açık ve nettir: Meclis kapanmadan çerçeve yasa kesinlikle çıkarılmalıdır. Oyalanmadan, yokuşa sürülmeden, yeni belirsizlikler yaratılmadan bu adımlar artık atılmalıdır. Çünkü barış geciktikçe güvensizlik büyüyor. İşte sahada bunu görüyoruz. Hukuk geciktikçe umut azalıyor, demokrasi geciktikçe toplum yoruluyor. Biz Meclis’te bu iradenin sesi olmaya devam edeceğiz. Meclis önümüzdeki günlerde çerçeve yasayı çıkararak tarih yazmalıdır, ikinci yüzyıla güçlü bir damga vurmalıdır. Hepimizin ortak ihtiyacı, hukuka dayalı bir düzen, işleyen bir demokrasi, onurlu bir yaşam ve kalıcı bir barıştır. Birinci yüzyılın paslı sarkacını kırmanın zamanı geldi. İkinci yüzyılı yasaklarla, kayyımlarla, butlan kararlarıyla, yoksullukla değil; barışla, eşitlikle ve emekle yazalım diyoruz.

ERTELEME SİYASETİNE KARŞI ÇÖZÜM SİYASETİ

Biz korku siyasetine karşı demokratik siyaseti savunmaya devam edeceğiz. Erteleme siyasetine karşı çözüm siyasetini devam ettireceğiz. Tekrar siyasetine karşı dönüşüm siyasetini savunmaya devam edeceğiz. Çünkü bu ülkenin halkları bunu hak ediyor. Çünkü siz bunu hak ediyorsunuz. İyi ve güzel günlerde buluşmak dileğiyle hepinize selam, sevgi ve saygılarımı iletiyorum.”