İran'ın Arap ülkelerine yönelik füze ve silahlı insansız hava aracı (SİHA) saldırıları, Tahran'ın stratejik hesaplarını ve bölgesel gerilimdeki yeni evreyi net biçimde gözler önüne serdi. ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı kapsamlı operasyonlara misilleme olarak İran, yalnızca İsrail'i değil, Körfez ülkeleri başta olmak üzere tarafsızlığını ilan eden veya doğrudan çatışmaya katılmayan Arap devletlerini de hedef aldı.
PSİKOLOJİK SAVAŞ VE CAYDIRICILIK ARAYIŞI
Tahran, bölgedeki etkisini uzun süredir Bağdat’tan Beyrut’a, Şam’dan Sana’ya uzanan vekil güçler ve kara koridorları üzerinden inşa ediyor. Ancak özellikle İsrail’in Suriye’deki hava saldırıları ve Esad sonrası süreçte Şam’daki nüfuzun zayıflaması, İran’ın bu hatta hareket alanını daralttı. Bu durum, yalnızca bölgesel nüfuz kaybı değil, aynı zamanda askeri caydırıcılık kapasitesinin sorgulanması anlamına geliyor.
İran yönetimi söz konusu saldırıları “ABD üsleri ve askeri varlıklara yönelik meşru savunma” olarak nitelendirirken, uzmanlar bunun psikolojik ve stratejik boyutlarına dikkat çekiyor. İran’ın bölgesel nüfuzunu vekil güçler ağı ve lojistik koridorlar üzerine kurduğu biliniyor. Ancak Suriye’deki etkinliğin zayıflaması ve İsrail’in hava operasyonlarının sürmesi, Tahran’ı caydırıcılığını yeniden göstermeye zorladı. Bu çerçevede daha önce “güvenli geçiş alanı” olarak değerlendirilen bazı Arap topraklarının, mesaj verme aracına dönüştüğü yorumları yapılıyor.
Uzmanlara göre İran, stratejik bir ikilemle karşı karşıya: Ya bölgesel hegemonyasının gerilediğini fiilen kabul edecek ya da alternatif bir “arena” bularak güç projeksiyonu yaparak caydırıcılığını yeniden tesis etmeye çalışacak. Bu bağlamda Arap ülkelerine yönelik saldırılar, doğrudan bu ülkelerle hesaplaşmadan ziyade bölgesel ve küresel aktörlere yönelik bir mesaj niteliği taşıyor.
İÇ KAMUOYUNA DÖNÜK MESAJ
Saldırıların bir diğer boyutunun iç kamuoyuna yönelik olduğu değerlendiriliyor. İran, son yıllarda ekonomik sıkıntılar ve toplumsal huzursuzluklarla karşı karşıya. Kapalı siyasi sistemlerde dış krizler ve askeri hamleler, iç kamuoyunda dikkatleri dış tehdide yöneltmenin araçları olarak görülüyor. İran medyasında saldırıların “egemenliği savunma” ve “ABD-İsrail planlarına karşı koyma” çerçevesinde sunulması, bu söylemin hem iç hem de dış politikada işlevsel bir araç olarak kullanıldığını gösteriyor.
ÇIKARLAR VE ÖNCELİKLER
Tahran’ın hedef aldığı ülkelerin yüksek operasyonel değere sahip altyapılara, hava sahalarına ve deniz geçiş güzergahlarına sahip olduğu belirtiliyor. Bu alanlara yönelik saldırıların, ABD ve İsrail’e “kuşatma daralırsa etki alanı genişler” mesajı verdiği ifade ediliyor. Aynı zamanda bu adımların, tarafsızlığın kriz anında yeterli koruma sağlamayabileceği yönünde Arap başkentlerine dolaylı bir uyarı niteliği taşıdığı kaydediliyor.
BÖLGESEL DENGELER YENİDEN TARTIŞILIYOR
Saldırıların bölgesel güvenlik dengelerini sarstığı belirtiliyor. İran uzmanı akademisyen Dr. Nebil el-Atum’un Fırat Haber Ajansı’na (ANF) yaptığı değerlendirmeye göre, bu gelişmeler “güvenli tarafsızlık” yaklaşımını zora soktu. Körfez ülkeleri ve bazı bölge devletleri, ilk kez teorik bir tehdidin ötesinde fiili hedef haline geldi. Bu durumun, Batı ile askeri koordinasyonun derinleşmesine ve hava sahaları ile üslerin daha geniş kapsamda kullanıma açılmasına yol açabileceği ifade ediliyor.
ANF’ye konuşan uluslararası ilişkiler uzmanı Ürdünlü akademisyen Dr. el-Faris el-Helelme ise söz konusu gelişmelerin mevcut bölgesel güvenlik mimarisini yeniden tartışmaya açtığını belirtiyor.
“Çin’in aracılık ettiği Suudi-İran normalleşmesi, ilk ciddi kriz testinde dayanıklılık gösteremedi” diyen Dr. el-Faris, bu durumun yapısal güvenceler ve İran’ın davranışında somut değişim olmaksızın yapılan normalleşme anlaşmalarının, kriz anında hızla aşınan diplomatik belgelerden ibaret kaldığını ortaya koyduğunu vurguladı.
Sonuç olarak İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırıları, istisnai bir tutumdan ziyade uzun süredir arka planda işleyen bir yaklaşımın açık yansıması olarak değerlendiriliyor. Bu yaklaşıma göre Tahran, sessiz kalan bir dost ile harekete geçen bir düşman arasında nihai aşamada keskin bir ayrım yapmıyor; her iki tarafı da büyük stratejik oyunun bir unsuru olarak görüyor ve egemen tercihlere gerçek anlamda saygı gösterilecek eşit ortaklar olarak değerlendirmiyor.