Halkların Demokrasi ve Eşitlik Partisi(DEM) Dış İlişkiler Eşsözcüsü Ebru Günay, bir yılını dolduran 27 Şubat çağrısı ve sonrasında yaşanan gelişmeleri ajansımıza değerlendirdi. Atılan adımları, kaçırılan fırsatları ve bundan sonra ki atılacak yol haritasına dair sorularımıza yanıt veren Ebru Günay, toplumsal rızanın oluşması için hukuki adımların atılması ve somut adımların atılması vurgusunu yenileyen Günay, "Demokrasi alanında atılacak bu adımlar, sorunun çözümüne ve barışın inşasına doğrudan katkı sunacaktır. Geride bıraktığımız bir yıldaki temkinli ve çekingen yaklaşımın yerine, bu dönemde daha cesur ve kararlı bir tutuma ihtiyaç vardır" dedi.
Ebru Günay’ın ANF’ye verdiği özel röportaj şu şekilde:
*Bir yılın sonunda, çağrının somut çıktıları neler oldu? Yasal düzenlemeler, idari adımlar, oluşturulan mekanizmalar ya da hayata geçirilemeyen vaatler açısından tabloyu nasıl özetlersiniz?
27 Şubat çağrısının üzerinden bir yıl geçti. Aslında baktığımızda, bir yıllık süreçte neredeyse tarihe eşdeğer diyebileceğimiz çok sayıda gelişme yaşandı. Çok ciddi olaylar yaşandı. Hem atılan adımlar hem verilip tutulmayan sözler hem de dile getirilen vaatler açısından değerlendirdiğimizde, Türkiye kamuoyunun tamamının konuştuğu bir yılı geride bıraktık. Bu dönemin en temel karakteristik özelliği şuydu: Kürt sorunu, hiç olmadığı kadar Türkiye’nin tamamında ve Türk hattında açık biçimde konuşuldu, tartışıldı ve değerlendirildi. Bu yönüyle 27 Şubat çağrısı çok ciddi bir eşiğin aşılmasını sağladı. Sayın Öcalan’ın 'Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı' ile birlikte PKK’nin varlık gerekçeleri, ortaya çıkış nedenleri ve içinde bulunduğu durum kamuoyunda daha açık şekilde tartışılmaya başlandı. Oysa daha önce Kürt sorununun çözümü, dinamikleri, içeriği ve nedenleri belli ölçülerde bir tabu niteliğindeydi. Son bir yılda ise bu mesele hiç olmadığı kadar açık biçimde ele alındı.
Bu süreçte özellikle Kürt özgürlük hareketinin ve Sayın Öcalan’ın çok cesur adımlar attığını düşünüyorum. Tartışmanın önünü açan ve daha güçlü adımların zeminini oluşturan esas irade Kürt özgürlük hareketinin kendisi oldu. Çağrı yapıldığında birçok kişi böylesi açık bir fesih çağrısının yapılacağını beklemiyordu. Kamuoyunda 'Çağrı yapılırsa PKK buna karşılık verir mi, vermez mi?' şeklinde soru işaretleri vardı. Sanki bu adım atılmayacakmış gibi bir yaklaşım hakimdi. Ancak bu beklentilerin hiçbiri gerçekleşmedi. Sayın Öcalan ezberleri bozan bir yerden, PKK’nin kendisini feshetmesi gerektiğini ifade etti ve bunun demokratik siyaset ile hukuki koşulların oluşması çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurguladı. Ardından PKK kongresini topladığını ve kendisini feshettiğini açıkladı. Böylece önemli eşikler aşılmış oldu. Bu gelişmelerle birlikte Kürt sorunu demokratik siyaset zemininde daha doğrudan tartışılabilir hale geldi. Tarihsel açıdan bir diğer önemli eşik ise 11 Temmuz’da Süleymaniye’de gerçekleşen silah bırakma merasimiydi. Dünyada başka örneği olup olmadığı tartışılabilir; silahların gömülmesi ya da üçüncü gözlere teslim edilmesi gibi örnekler var. Ancak silahlı bir gücün bu şekilde, merasimle ve kararlılığını açık biçimde ortaya koyarak bir adım atması tarihsel olarak farklı bir örnektir.
Bütün bunlar, Kürt hareketinin ve Sayın Öcalan’ın sorunun çözümündeki kararlılığını göstermektedir. Bir barış ya da çözüm süreci yalnızca kararlılık değil, aynı zamanda cesaret işidir. Tüm sorumlulukları üstlenerek bu cesareti göstermek gerekir. Ben bu noktada Kürt özgürlük hareketinin ve Sayın Öcalan’ın cesur adımlar attığını düşünüyorum.
Türkiye ve iktidar cephesi açısından da bazı önemli adımlar atıldı. Sayın Öcalan’ın videosunun yıllar sonra kamuoyuna ve dünyaya yansıması, demokratik entegrasyon ve hukuk çağrılarının doğrudan kendi ağzından paylaşılması alışılmışın dışında bir gelişmeydi. Ayrıca parlamentoda bir komisyonun kurulmuş olması ve bu komisyonun, tüm siyasi partiler yer almasa bile, İmralı’ya giderek Sayın Öcalan’la görüşmesi Türkiye siyasi tarihi açısından önemli eşiklerdir. Bu gelişmeler, Kürt sorununun yalnızca bir güvenlik meselesi olarak ele alınması anlayışının kırılmasına yönelik adımlar olarak değerlendirilmelidir.
Kürt sorunu bir güvenlik meselesi değil; kimlik, statü ve hukuki tanınma meselesidir. Bu meselelerin tartışılacağı zemin yasama organıdır, yani parlamentodur. Tarihsel olarak ilk kez bu zemin bu ölçüde görünür hale gelmiştir. Raporun içeriği ayrı bir tartışma konusudur; ancak parlamentonun bu sürece dahil olması başlı başına önemli bir eşiktir. Sonuç olarak geriye dönüp baktığımızda, Kürt sorununun demokratik çözümü açısından Türkiye siyasetinde önemli eşiklerin aşıldığını, bazı ön yargıların kırıldığını ve belli tavırların değişmeye başladığını söyleyebilirim.
*Bu çağrı kamuoyunda ilk yapıldığında oluşan hava ile bugün gelinen nokta arasında nasıl bir duygu ve algı dönüşümü var?
Aslında hatırlarsanız, AKP içinde de kimsenin bu çağrıyı beklemediği ifade ediliyordu. İlk anda bir hüzün, ardından ağlamaklı bir atmosfer, sonrasında merak, tepki ve nihayetinde destekleyici bir duygu hali ortaya çıktı. Aradan geçen bir yılın ardından halkın duygu ve algısındaki dönüşümün nasıl seyrettiği önemli bir soru. 27 Şubat’taki ruh hali gerçekten farklıydı. Çünkü Kürtler açısından bakıldığında; birçok insanın gençliğini, yaşadığı yılları, tanıklık ettiği ve birebir temas kurduğu tarihsel bir süreçten söz ediyoruz. Bu sürecin değiştiğini kabullenmek duygusal olarak kolay değildi. İlk anda yaşananlar daha çok o anın duygusal refleksleriydi. Burada kritik olan nokta şu: Kürt halkı, Kürt özgürlük hareketi ve Sayın Hoca arasında çok özel bir bağ bulunuyor. Bu nedenle çağrının hemen sonrasında oluşan duygusal atmosferin ardından süreci anlamaya ve anlamlandırmaya dönük bir halk gerçekliği ortaya çıktı. Bu, esasen bir güven ilişkisiyle ilgiliydi. Zamanla bu durum daha da netleşti.
Örneğin PKK’nin kendisini feshetmesi, silah bırakma süreci ve özellikle demokratik entegrasyon yasaları, demokratik siyasetin önünün açılması ve hukuki engellerin kaldırılmasına dönük çağrılar, süreci Kürt halkı açısından daha anlaşılır kıldı. Nihayetinde mesele, Kürt halkının yıllardır yürüttüğü mücadelenin hukuken ve siyaseten tanınması ve bunun Türkiye’deki siyaset arenasında ifade bulmasıydı. Bu adımlar geliştikçe, özellikle 11 Ocak ve 11 Temmuz açıklamaları ile Sayın Hoca’nın çağrıları, zihinlerdeki birçok soruyu netleştirdi. Demokratik entegrasyon kavramı, komünal yoldaşlık ifadeleri, eşit yurttaşlık vurgusu; silahların bırakılmasıyla birlikte demokratik siyasetin önünün açılması, hukukun işletilmesi ve Kürtlerin varlık ve kimliğinin kabul edilmesi yönündeki söylemler, Kürt halkının süreç içindeki soru işaretlerine doğrudan yanıt niteliği taşıdı. Temel belirleyenin ise Sayın Hoca ile Kürt halkı arasındaki diyalog ve karşılıklı anlama düzeyi olduğunu düşünüyorum. Temas arttıkça ve görüşler kamuoyuna yansıdıkça, sürecin daha anlaşılır hale geldiği görüldü. Özellikle hukukun işletilmesi ve hukuki zeminin tanımlanması açısından bu temasın ciddi bir eşik oluşturduğu kanaatindeyim.
Hatırlanacaktır; önceki yıllarda da, örneğin 2019’daki açlık grevleri sürecinde yapılan avukat görüşmelerinde benzer değerlendirmeler dile getirilmişti. Son dönemdeki açıklamalara ve yayımlanan manifestoya bakıldığında da üç aşağı beş yukarı aynı çerçevenin korunduğu görülüyor: Kürtlerin varlığının hukuk kapısından içeri alınması; kimliğinin, örgütlenme özgürlüğünün ve iradesinin tanınması. Bu da zaten Kürt halkının temel beklentisini oluşturuyor.
Zaman içinde, özellikle Kürt halkı açısından, Sayın Öcalan’nın yaklaşımı ile halkın beklentileri arasında daha fazla kavrayış ve karşılıklı anlama gelişti. Sürecin gerektirdiği refleksleri gösterebilen bir halk gerçekliği ortaya çıktı. Rojava’daki gelişmelere verilen tepkiler ile Türkiye’de, Kürdistan’ın birçok kentinde ve Avrupa’da yaşayan Kürtlerin gösterdiği refleksler de bununla bağlantılıydı. Bu refleks, çözüm süreci ile Kürtlerin varlığı ve statüsü arasındaki ilişkiyi kavrayan bir toplumsal bilinç haline işaret ediyor. Ben 27 Şubat’tan bugüne yaşanan değişimi biraz da bu reel dönüşüm üzerinden okuyorum. Süreç içindeki temas arttıkça, insanların algısı ve yaklaşımı da buna paralel biçimde dönüşüm gösterdi.
*Sürecin gelinen aşamada toplumsallaştığını düşünüyor musunuz? Halk süreç içerisinde yürütülen görüşmeler ve aktarımlardan genellikle habersiz kalıyor. Bu noktada iki kesim içinde toplumsal rızanın oluştuğunu düşünüyor musunuz? Oluşmadıysa neden?
Süreci yalnızca 27 Şubat’tan itibaren değerlendirmemek gerekir; 1 Ekim öncesine bakmak da önemli. Örneğin 1 Ekim’de Sayın Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek tokalaşması önemli bir işaretti. İmralı heyetinin temasları vardı. O dönemde kamuoyunda 'Süreç başladı mı, başlamadı mı?', 'Kürt sorunu gerçekten çözülecek mi?' gibi pek çok tartışma yürütülüyordu. Ancak sürecin gerçek anlamda bir diyalog aşamasına geçtiği ve kamuoyunun zihninde bu şekilde şekillendiği dönem, İmralı heyetinin Sayın Öcalan’la görüşmeye başlaması ve bu görüşlerin dışarıya yansımasıyla başladı.
Buna rağmen belirli düzeyde bir kafa karışıklığı devam ediyordu. 23 Mart’ta Sayın Öcalan’ın kendi el yazısıyla kaleme aldığı ve kamuoyuyla paylaşılan çağrı bu belirsizliği bir adım daha azalttı. Ardından videolu mesajı ve kamuoyuna yansıyan açıklamaları sürecin çerçevesini daha görünür hale getirdi. Toplumsal rızanın kalıcı biçimde oluşmasının yolu, İmralı’daki koşulların iyileştirilmesi ve Sayın Öcalan’ın kamuoyuyla doğrudan temas kurabileceği zeminlerin güçlendirilmesinden geçer. Bu imkanlar sağlandıkça toplumsal rıza daha sağlam bir zemine oturacaktır. Bugün gelinen noktada, İmralı’dan gazetecilerle ya da siyasetçilerle düzenli ve kapsamlı temasın hâlâ istenilen düzeyde olmadığı görülüyor. Oysa bir baş aktörden söz ediyoruz. Baş aktörün dünya ile, kamuoyuyla doğrudan temas kurması sürecin inandırıcılığı açısından farklı bir anlam taşır.
Bu koşullar oluşturuldukça toplumsal rıza daha güçlü ve daha ikna edici hale gelir. Henüz bu imkanlar tam olarak sağlanmadığı için toplumsal rıza da arzu edilen düzeye ulaşmış değil. Ancak önemli bir gerçek var: Siz de muhtemelen sahada yaptığınız görüşmelerde gözlemliyorsunuzdur; 'Bize çok yansımadı' diyen insanlar dahi 'Biz Sayın Öcalan’a güveniyoruz' ifadesini kullanıyor. Onun varlığı toplumda bir güven duygusu oluşturuyor. Halk arasında 'Bir şey söylüyorsa vardır bir bildiği' şeklinde ifade edilen yaklaşım tam da bunu anlatıyor. Bu nedenle bu temas kanallarını çoğaltmak gerekiyor. İkinci yıl tartışılırken ilk ele alınması ve çözülmesi gereken temel meselelerden biri budur. Çünkü ortada şu tablo var: Bir tarafta güçlü bir devlet aklı ya da iktidar perspektifi bulunuyor; diğer tarafta ise baş aktörün dış dünyayla, kamuoyuyla, gazetecilerle, aydınlarla, kadınlarla ve gençlerle kurduğu daha sınırlı bir iletişim söz konusu.
Bu dengenin sağlanabilmesi için eşit koşulların oluşturulması gerekir. Eşit koşullar sağlandığı anda toplumsal rıza da doğal olarak şekillenecektir. Nitekim son bir yıllık süreçte Sayın Öcalan’ın dış dünyayla her temasında toplumsal rıza bir adım daha güçlendi. Her temas süreci ileri taşıdı ve güveni artırdı. Temel kriter budur: Temasın düzenli ve güçlü biçimde sağlanabileceği koşullar oluşturulduğunda toplumsal rıza daha belirgin ve kalıcı bir nitelik kazanacaktır
*Eğer bu bir yıllık dönemi bir “fırsatlar ve riskler” bilançosu olarak çıkaracak olsak, hangi başlıklar öne çıkar? Kaçırılan imkanlar var mıydı?
Fırsatlar vardı. Devlet açısından bakıldığında, geriye dönüp değerlendirildiğinde daha hızlı hareket edilebilirdi.
27 Şubat çağrısı yapıldı. Ardından Mart ortasında kapsamlı bir çağrı daha geldi ve hemen akabinde önemli bir gelişme yaşandı. Sürecin başından itibaren devlet daha hızlı ve daha kararlı adımlar atabilirdi. Kürt hareketinin attığı her adımdan sonra daha güçlü ve daha cesur karşılıklar verilebilirdi. Çünkü bundan daha ileri bir eşik düşünmek zor: Silahlı bir örgüt, silahlı bir güç açık biçimde 'Silahlarımı bıraktım ve demokratik siyasete katılmaya hazırım' dedi. Üstelik bu açıklamalar yalnızca alt düzey beyanlar değildi; üst düzey yöneticiler tarafından da ifade edildi. Böyle bir adımdan sonra karşılık üretmek ciddi bir fırsattı. Kamuoyunun beklentisi bu yöndeydi; Türkiye kamuoyunun da, demokratik çevrelerin de, uluslararası kamuoyunun da beklentisi buydu.
Ancak çözüm süreçlerinin klasik handikaplarından biri devreye girdi: Süreçlerin zamana yayılması ve temkinli ilerleme eğilimi. Bu eşiklerin devlet tarafından yeterince değerlendirilmediğini düşünüyorum. Çok cesur bir adıma karşılık aynı ölçüde cesur bir adım atılabilirdi. Örneğin umut hakkı meselesi. Bu, çok karmaşık ya da özel planlama gerektiren bir konu değil. Mevcut hukuki normların uygulanması dahi büyük bir fırsat yaratabilirdi. 1 Ekim’den bu yana, hatta 27 Şubat’tan da önce umut hakkı tartışıldı. Oysa umut hakkı ekstra bir yasal düzenleme gerektiren bir konu değil; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasıyla doğrudan bağlantılı ve Türkiye’nin hukuk sistemi buna uygun. Bu kararlar uygulandığı takdirde birçok sorun çözülebilirdi.
Bu nedenle Kürt sorunu aynı zamanda bir hukuk kapısından içeri girme meselesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü mesele büyük ölçüde hukukun uygulanmadığı bir alan olarak tanımlanıyor. Bir yılın sonunda umut hakkının hâlâ uygulanmamış olması önemli bir eksikliktir. Oysa bu süreçte ciddi fırsatlar ortaya çıktı. Silahlı güçlerin Türkiye’den çekilmesinden sonra dahi somut adımlar atılabilirdi. Daha kararlı ve cesur bir pozisyon alınabilirdi. Türkiye’de tarihsel olarak bu meseleye yaklaşımda bir “egemen akıl” refleksi bulunduğunu düşünüyorum. Sürekli adım atması gereken tarafın Kürtler olduğu varsayımıyla hareket eden bir yaklaşım söz konusu. Sosyolojik açıdan buna bir tür egemen kibri demek de mümkün. Bu zihinsel eşiklerin aşılması gerekiyor. Çünkü yılların biriktirdiği karşılıklı yargılar var. Süreç aynı zamanda bir inşa sürecidir; aşınmayı, değişimi ve dönüşümü gerektirir. Bu dönüşüm gerçekleştiği ölçüde tarihsel fırsatlar değerlendirilebilir.
Eğer iktidar kendi cephesinden toplumu daha iyi hazırlayabilseydi, medyanın dilini dönüştürebilseydi, siyasetçilerin kullandığı dili çözüm sürecine uygun hale getirebilseydi kamuoyunda ciddi bir değişim yaşanabilirdi ve tarihsel fırsatlar kaçırılmayabilirdi. Toplum kendi içindeki bazı eşikleri aşabilirdi. Türkiye’de ise iktidar cephesinde bu tür hazırlıklar yapılmadı. Süreç parlamentoya taşınmış olsa da ve belli içerikler üretilmiş olsa da, Kürt meselesi zihinsel düzeyde hâlâ bir güvenlik sorunu olarak ele alınıyor. Güvenlik perspektifi ağır bastığı için kültürel kimlik ve hak temelli adımlar konusunda çekingen bir tutum ortaya çıkıyor. Bu da fırsatların kaçırılmasına yol açıyor. Oysa asgari hukuki normların uygulanması dahi ciddi bir değişim yaratabilirdi. AİHM kararlarının uygulanması, cezaevleriyle ilgili özellikle hasta mahpuslara yönelik adımların atılması, infaz düzenlemelerinde eşitlik ilkesinin gözetilmesi mümkün ve zor olmayan düzenlemelerdi. İki ayrı dönemde infaz tartışmaları yürütüldü; ancak politik mahpusların kapsam dışında bırakılması toplumda ciddi bir güvensizlik yarattı. Bunlar son derece karmaşık meseleler değildi. Basit ve pratik yasal düzenlemelerle infazda eşitlik ilkesinin uygulanması sağlanabilirdi. Ancak iktidar bu başlıklarda daha kaygılı ve temkinli bir yaklaşım benimsedi. Bu nedenle ortaya çıkan fırsatların yeterince değerlendirilemediğini düşünüyorum.
İkinci yıl için gerçekçi bir yol haritası nasıl olmalı? Hangi adımlar kısa vadede atılabilir, hangi başlıklar daha uzun soluklu bir strateji gerektiriyor?
Demokrasi perspektifi açısından bakıldığında, ortaya konulan raporun çok daha güçlü bir metin olma potansiyeli vardı. Çünkü komisyon son derece kapsamlı dinlemeler gerçekleştirdi, güçlü hazırlık süreçleri yürüttü. Dolayısıyla demokratik toplumun ruhunun ve barışın ruhunun rapora daha belirgin ve daha güçlü biçimde yansıtılması mümkündü. Pratikte ortaya çıkan barışçıl ve demokratik yönler metne daha kapsamlı şekilde aktarılabilirdi. Bundan sonraki süreç açısından ise asgari hukuki normların uygulanması belirleyici olacaktır. Özellikle dış dünyayla temasın önünü açacak serbestlik koşullarının oluşturulması ve bunun hukuki çerçevesinin net biçimde tanımlanması yeni dönem açısından büyük önem taşımaktadır.
Komisyon raporunda yer alan, özellikle 6 ve 7'nci maddelerde tanımlanan hususlar bu açıdan dikkat çekicidir. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, gerekli mevzuat değişikliklerinin önerilmesi, infaz düzenlemelerine ilişkin tartışmaların yürütülmesi; demokratik bir Türkiye’nin ve demokratik bir toplumun inşası için atılması gereken temel adımlar arasında yer almaktadır. Demokrasi alanında atılacak bu adımlar, sorunun çözümüne ve barışın inşasına doğrudan katkı sunacaktır. Geride bıraktığımız bir yıldaki temkinli ve çekingen yaklaşımın yerine, bu dönemde daha cesur ve kararlı bir tutuma ihtiyaç vardır. Aksi halde toplumsal rıza güçlenmek yerine güven ve kaygı arasındaki gerilimi derinleştirebilir. Bu nedenle daha hızlı ve somut adımlar atılması gerekmektedir. Parlamentonun bu süreçte üstleneceği sorumluluk tarihsel bir nitelik taşımaktadır. Toplumu ikna edecek, güven artırıcı ve kararlılığı ortaya koyacak somut pratik adımların gecikmeksizin hayata geçirilmesi sürecin kalıcılığı ve barışın inşası açısından belirleyici olacaktır.