Ankara, coğrafi konumu, ekonomik bağımlılıkları ve siyasi hesapları nedeniyle bölgesel gerilimlerde sessiz kalmayı tercih etse de komşu ülkelerdeki gelişmeleri yakından izlemek zorunda kalıyor. Aksa Tufanı'nın ardından başlayan ve uzun yıllar sürecek gibi görünen jeopolitik gerilimler, son dönemde ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla yeni bir boyuta taşındı.
28 Şubat’ta başlayan ve beşinci gününe giren bu saldırılar, doğrudan ekonomik etkilerin ötesinde Türkiye'nin iç siyasi dengelerini ve Erdoğan'ın son yirmi yıldaki bölgesel nüfuz hesaplarını derinden sarsıyor.
Türkiye, İran üzerinden geçen enerji hatlarına ve bölgesel piyasa istikrarına büyük ölçüde bağımlı. Açık savaş durumunda bu hayati koridorlar doğrudan hedef haline gelebilir. Türk lirası zaten ağır baskı altındayken, İran gazı avantajlı fiyatlarla temin ediliyordu; ayrıca transit ticaret ve lojistik geçişlerden gelir elde ediliyordu. İki ülke arasındaki ticaret, enerjiden tüketim mallarına uzanan çok yönlü bir yapıya sahipti.
Savaşın enerji akışını kesmesi veya ciddi biçimde aksatması, yüksek enflasyon ve değer kaybıyla boğuşan Türk ekonomisine ek yük bindirecek. Kısa vadede enerji fiyatlarındaki yükselişle Türkiye'den yeniden satıştan sınırlı kazançlar elde edilebilse de bu kazançlar yatırımlardaki durgunluğu, güven kaybını, artan nakliye ve sigorta maliyetlerini karşılamaya yetmeyecek; ithal enflasyon baskısını daha da artıracak.
KÜRT MÜCADELESİ DENEYİMİ
Siyasi ve güvenlik açısından savaşın örtülü hedefleri, Erdoğan yönetimi için ciddi kaygı kaynağı. İran rejiminin sarsılması veya çökmesi, Türkiye için ekonomik, siyasi, toplumsal ve askeri derin sonuçlar doğurabilir. İran çok etnikli bir yapıya sahip: Farslar nüfusun yarısından azını oluştururken, Azeriler yaklaşık yüzde 25, Kürtler yüzde 10 civarında; Araplar, Beluçlar ve Türkmenler de önemli paya sahip. Bu çeşitlilik, yıllardır sert merkezi otorite ve tek tip dini söylemle bastırılmış, ancak tam entegre edilememiş durumda.
Kürt mücadelesi, Başurê Kürdistan ile coğrafi süreklilik taşıyor ve lojistik ile siyasi derinlik sağlıyor. Kirmanşah, Kürdistan ve Batı Azerbaycan bölgelerinde tekrarlayan protestoların son büyük dalgası 2022'de Rojhilatê Kürdistan'dan yükselmişti. Rejimin devrilmesi halinde etnik grupların özgürlük talepleriyle sahneye çıkması ve kaynak ile nüfuz rekabetinin federal kaos yaratması muhtemel. Bu senaryo, mevcut rejimin devamından daha büyük istikrarsızlık riski taşıyor.
Türkiye üzerine araştırmalar yapan akademisyen Dr. Kerem Said, ANF’ye yaptığı değerlendirmede, savaşın Kürt meselesini Türkiye'nin iç siyasi hesaplarının merkezine yeniden oturttuğunu belirtti. Said'e göre İran'daki istikrarsızlık, Türkiye-İran-Irak sınır üçgenindeki Kürt dinamiklerini doğrudan etkiliyor.
İran Devrim Muhafızları'nın PKK’nin faaliyetlerini bastırmada Türk ordusuna paralel rol üstlendiğini hatırlatan Said, İran'ın kendi cephelerine odaklanması halinde bu işlevin gevşeyeceğini ve yüzlerce kilometrelik sınır hattında Türkiye'ye güvenlik baskısının artacağını ifade etti.
Said, "Bu, Ankara'nın zaten yeni gerilime ihtiyaç duymayan bir cepheye ek askeri ve güvenlik kaynağı aktarması anlamına geliyor; üstelik kaynaklara başka önceliklerde ihtiyaç duyulan bir dönemde" dedi.
Öte yandan AKP de iç politikada ciddi bir sıkışmışlık yaşıyor. Son yerel seçimler, partinin büyük şehirlerdeki tabanında belirgin bir erimeyi ortaya koydu. Erdoğan, zorlaşan yaşam koşulları altında toplumsal beklentileri yönetmekte eşi görülmemiş bir meydan okumayla karşı karşıya. İran savaşı, onu söylemsel ikileme sürüklüyor: Bir yandan öfkeli seçmene "oyun kurucu" lider imajı sunmak istiyor; diğer yandan doğrudan çatışmaya sürüklenmenin iç siyasette ağır bedelleri olacağının farkında. Etkinlik ile bataklığa saplanmama arasındaki hassas denge, partisi için gerçek sınav haline geldi.
Türkiye uzmanı akademisyen Dr. Abdulfettah Beşir de yaptığı değerlendirmede, Ankara'nın yıllardır Ukrayna, Libya, Kafkasya ve Suriye dosyalarında "herkesle konuşabilen arabulucu" imajı inşa etmeye çalıştığını belirtirken, İran savaşının bu imajı benzeri görülmemiş bir biçimde test ettiğine dikkat çekti.
"Açık taraf tutma diplomatik kapıları kapatırken; uzun süreli tarafsızlık Batılı müttefikler tarafından 'kaçırılmış fırsat' ve sorumluluktan kaçış olarak okunuyor" diyen Beşir, Erdoğan'ın bölgesel barış mimarı görünmek istediğini ancak bunun tarafların kabulü ve baskı kozu gerektirdiğini belirtti.
Beşir, "Ankara bu krizde bu imkanlara sahip değil. Coğrafyası nedeniyle tamamen uzak duramıyor; iç siyasi dengeler ise ileri atılmasına izin vermiyor" ifadelerini kullandı.
Sonuç olarak, İran-ABD-İsrail çatışması Ankara üzerinde ağır bir gölge oluşturuyor. Diplomasi çabaları hızlansa da bölgesel istikrarsızlık riski artarken Türkiye'nin manevra alanı daralıyor. Erdoğan yönetiminin hem içte hem dışta hassas bir denge kurmak zorunda kalacağı görülüyor.