Halkın sürece olan güveni daha da geriledi: Yasal düzenlemeler acilen devreye sokulmalı!

SAMER’in Kürdistan kentlerinde yaptığı araştırma, halkın çözüm sürecine olan güveninin daha da gerilediğini ortaya koydu. SAMER Koordinatörü Yüksel Genç, güven kaybının giderilmesi için yasal düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.

YÜKSEL GENÇ

Son yaptıkları saha çalışması ile halkın sürece olan güveninin daha da düştüğünü ve umutlarını kaybettiklerini belirten SAMER Koordinatörü Yüksel Genç, “Süreci gerçekten yürütmeye karar veren iktidar ve devletin, halkın kırılan güvenini yeniden tesis etmesi gerekmektedir. Bunun için, Kürtlerle ilgili ayrımcı, kutuplaştırıcı ve tehditkâr bir söylemden, kazanımların varlığını hedef alan politikalardan vazgeçilmesi, ayrıca bölgesel ve yerel Kürt politikalarına dönük söylem biçimlerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir” yorumunda bulundu.

Amed-Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER), Kürdistan kentlerinde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair araştırma yaptı. Araştırmada, bölgede yaşayanların mevcut sürece dair beklentileri, güvensizlik alanları ve çözüm önerilerine yer verildi. 16 ile 19 Ocak tarihleri arasında 16 ilde 1500 kişiyle yapılan görüşme ile açığa çıkan anket sonuçları, halkın iktidara dair güvensizliğinin arttığını ve Rojava’ya dönük saldırıların sürece yıkıcı etkide bulunduğunu ortaya koydu. Sürecin ilerlemesinde temel sorumluluğun AKP’de olduğunu düşünen halk, PKK’nin de üzerine düşeni yerine getirdiğine dair görüşte bulundu.

Anket sonuçlarıyla da görülen halkın eğilimini, taleplerini, Rojava’ya dönük saldırıları ve atılması gereken adımları ajansımıza değerlendiren SAMER Koordinatörü Yüksel Genç, sürece güvenen kişilerin oranının yüzde 20’ye dahi ulaşmadığını ve Rojava’ya dönük saldırılarda Türkiye’nin izlediği politika nedeniyle bu oranın daha da geriye düştüğünü vurguladı. Yüksel Genç, son gündemlere dair sorularımızı yanıtladı.

Saha çalışmasında açığa çıkan sonuçlar bize ne gösteriyor, halk sürece dair neler düşünüyor ve hissediyor?

Bu sürecin başarıyla çözüm üreterek tamamlanacağına dönük inanç ve güven taşıyanların ya da bunu başarılı tamamlanacağını düşünenlerin yüzde 20’lerde olması, aslında sokağın çok önemli bir kısmının sürece güven duymakta içten anlamda güç çektiğini ve bu güvensizlik biçiminin giderek yapısal bir hal alma riski taşıdığını bize gösteriyor. Yine sürecin yürütülmesi açısından, sürecin başarıya götürülebilmesi açısından kimlere rol düşüyor dediğimizde, yarısından fazlasının hükümete işaret etmesi, yine her dört kişiden birinin neredeyse Meclis’e işaret etmesi, halkın üçte ikisinin sürecin sorumluluğunun iktidar, devlet ve Meclis’e ait olduğuna işaret etmesi, bize birçok şeyi anlatıyor. Devlet ve icra olanın içerisinde yasama ve yürütme yetkisinde gösterilmiş bu rol atfedilmesinin kendisi, aynı zamanda sahanın duyduğu güvensizliğin de bir yansıması olarak açığa çıkıyor. Ve bu kurumsal yapıların süreç karşısındaki rol ve işlevlerini yerine getirme konusunda ne kadar zayıf olduğuna dair bir kanaatin hâlâ sahada konumunu koruduğunu bize söylüyor.

Bir diğer önemli nokta, aslında rol atfetmelerde, sorumluluk atfetmelerde PKK ve Öcalan’a rol ve sorumluluk atfedilenlerin oranında bu defa oldukça ciddi bir düşüş de fark ediliyor. Buradan şunu tekrar söylemek gerekiyor: Daha önceki verilerimizden de yola çıkarak, aslında bölge sahasında Kürt halkının çok önemli bir kısmı, PKK ve PKK’nin üstüne düşen görevleri yerine getirdiğine dönük kanaate sahip. Ve rolün esas olarak ya da sorunun esas olarak devlet ve hükümet yetkililerine ait olduğuna dönük inanç oldukça yüksek. Bunun da altını çizmek gerekiyor.

Sokak, Rojava’ya dönük saldırılara dair ne düşünüyor?

Özellikle oy hareketlerine baktığımızda, oy vermeyeceğini ya da kararsız olduğunu belirtenlerdeki yüksek oran, yine AKP’de 10 puanlık düşüşün gözlemlenmesi, bize giderek siyasal temsil alanı konusunda sahanın kararsızlaştığını ya da mevcut siyasal temsil açısından yeterince temsil edilen bir alanın kurulmadığına dair bir inanç olduğunu gösteriyor.

Yine bir diğer durum olarak ve sahada yapılan gündemle de ilişkili olarak, sürece dönük güvensizliğin bu kadar derinleşmiş olmasının, karamsarlığın artmış olmasının ve artık somutluk beklentisinin üst düzeye çıkmış olmasının en önemli güncel nedenlerinden birinin, devletin ve iktidarın Suriye politikaları olduğunu anlıyoruz. Sokak, neredeyse yüzde 60’ları aşan bir biçimde, AKP iktidarının ve devletin Suriye ve Kuzeydoğu Suriye dediğimiz Rojava hattına dönük politikasını, daha doğrusu Suriye’nin yapılanma biçimiyle Türkiye’nin katılım biçimiyle orada tesis etmeye çalıştığı Kürt politikasının bağlamını yıkıcı buluyor. Bu kesim, Rojava’ya dönük ortaya çıkan son saldırılardan devleti sorumlu tutuyor, iktidarı sorumlu tutuyor ve bu durumun, çözüm süreci içinde olduğumuz sürece dönük güvensizliğin dip yapmasına, hükümetin ve devletin çözüm süreci, çözüm mantığı ve moralitesi konusunda samimiyetsizliğine dönük inancın genişlemesine vesile olmuş görünüyor. Dolayısıyla, Rojava’da ve Suriye’de Türkiye’nin uyguladığı politikaların, süreci kilitleyen, süreci başarısız kılan en önemli yönelimlerden biri olarak sokakta okunduğunu söylemek gerekiyor.

Anket sonuçlarına göre halk, iktidar ve gerekli muhataplardan nasıl sorumluluklar bekliyor?

Sadece kollayan, gözleyen değil, bu hak çerçevelerini teminat altına alan bir siyasal iradenin, bir devlet iradesinin de açıkça ortaya çıkmasını ve tutarlı bir söylemin açığa çıkmasını isteyen bir saha var. Nihayetinde bu sürecin başarılı yürüyebilmesi için, iktidar partisine düşen görev nedir dediğimizde, ilk sırayı şeffaf, güvenilir ve adil olmalarına dönük taleplerin oluşturuyor olması, iktidar siyasetinin süreç ve Kürt politikasına dönük sokağın ne hissettiğini, ne düşündüğünü bize anlatıyor.

Sürece başından beri temkinli, yer yer PKK’nin attığı adımlar ve Öcalan’ın çabalarıyla iyimser temkinliliğe dönen sonuçlar, bugün itibarıyla kötümser bir tedirginliğe, daha doğrusu tedirgin bir güvensizliğe evrilmiş görünüyor. Bu tedirgin güvensizliğin kendisi devam ettirilirse, Kürt meselesinde yeni inkâr, tehdit ve ötekileştirme söylemleri, makbul Kürt ve makbul siyaset kurmakla ilgili geçmişi aşmayan söylem pratikleri ve politik yönelimler aşılmadığı takdirde, çözüm masasının sağlıklı bir biçimde yürütülmesi ve buradan sağlıklı sonuçların çıkarılması çok güç olacaktır.

Rojava’daki direnişin ardından ortaya çıkan direnç biçimi, yalnızca Rojava hattında değil, tüm Kürtler arasında, Ortadoğu’da ve Avrupa’da yaşayan Kürtler de dahil olmak üzere, ortak bir ulusal ruh ve birlik duygusunu pekiştiren refleksif bir hareketlilik yaratmıştır. Bu hareket, birbirlerinin kazanımlarını sahiplenen, kollayan ve varlıklarını korumaya çalışan bir birliktelik anlayışına sahiptir. Haftalar süren bu eylemler, Türkiye’deki çözüm masasına karşı daha temkinli bir yaklaşım geliştirilmesine yol açabilir. Çünkü bu denklemde halkın nerede durduğu, sürece nasıl yaklaşacağı ve süreçle kurduğu bağın süreci ne kadar şekillendireceği yeterince hesaplanmamaktadır. Bugün, iktidarın karşısında bu bilinmeyen unsurlar bulunmaktadır. Dolayısıyla, çözüm sürecine yönelik güvensizlik yaratan, Kürtlerin kazanımlarını dışlayan ve zayıflatan politikaların, aynı zamanda güçlü bir Kürt ulusallaşma sürecini tetiklediğini ve onu motive ettiğini söylemek mümkündür.

Saldırılarla beraber artan militarist ve ırkçı söylemler halklara nasıl zararlar veriyor, bunun önüne nasıl geçilebilir?

Sürecin başladığından bu yana uygulanan politikaların, Türkiye’de kutuplaşmanın ikinci ayağının da reorganize olmasına yol açtığı görülmektedir. Türk milliyetçiliği üzerinden Türkiye toplumu, kutuplaşma, saldırganlık ve manipülatif durumlarla karşı karşıya gelmişken, bu durum giderek karşıt bir refleksin ortaya çıkma riskini taşımaktadır. Benzer şekilde, Kürt ulusal kimliğinin güçlenmesi, eğer bu yıkıcı dil ve siyaset biçimi devam ederse, Türkiye’deki milliyetçilikle örtüşen bazı damarların ve ağların oluşmasına sebep olabilir.

Bu yüzden toplumsal kutuplaşma, toplumların zihinsel ve psikolojik yönelimleriyle oynama ve siyasetin kontrol edebileceği durumların dışına çıkma olasılığını da beraberinde getirmektedir. Tam bu noktada Türkiye hükümetinin ciddi bir risk okuması yapması ve alınması gereken önlemleri zamanında alması gerekmektedir. Aksi takdirde, halklar ve siyaset açısından geri dönülemez bir yola girilmesi riski artmaktadır.

İktidar, oldukça tehlikeli bir oyun oynamaktadır. Bu tehlikeli oyun, halkları ve toplumları birbirine düşürmek, kutuplaştırmak ve ardından ortaya çıkacak zafiyet alanlarından faydalanmak üzerine kuruludur. Ancak bu kutuplaşma, nefret, öfke ve tehdit zeminini büyüterek kontrolden çıkabilir. Sonuçta, bu zemin üzerinden alınmak istenen çıkarlar, toplumsal birlik duygusunu ciddi şekilde zedeleyebilir ve uzun vadede kalıcı hasarlara yol açabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, iktidarın yıllarca “bölücülük” suçlamalarıyla ilişkilendirilen siyasetin, bugün gerçek bir karşılık buluyor olmasıdır. Hükümetin bu politikaları, bölücülükle suçlanan duyguların reel karşılıklar bulmasına sebep olabilir. Bizim saha çalışmamız da, bu sürecin gerçek bir barış ve çözüm sürecine dönüşebilmesi için henüz son virajın aşılmadığını, dolayısıyla güven kaybının devam etmesine rağmen bu son adımın atılmadığını gösteriyor. Nitekim toplumun dörtte birinden fazlası hâlâ sürecin başarılabileceğine inanıyor. Diğer kesim ise uygulanan politikalar nedeniyle umutlarını kaybetmiş durumda.

Kalıcı çözümler için neler yapılmalı, nasıl adımlar atılmalı?

Bu noktada, süreci gerçekten bir barış sürecine dönüştürebilmek için yapılması gereken birkaç önemli adım bulunmaktadır. İlk olarak, devletin, hükümetin ve iktidarın süreci barışçıl bir çözüme evriltebilmek adına son adımı atması gerekmektedir. Bu süreç, kazanımların zayıflatılmasının bir aracı olmaktan çıkıp, esas bir aktör hâline gelmelidir. Bu karar net bir şekilde verilmelidir.

İkinci olarak, süreci gerçekten yürütmeye karar veren iktidar ve devletin, halkın kırılan güvenini yeniden tesis etmesi gerekmektedir. Bunun için, Kürtlerle ilgili ayrımcı, kutuplaştırıcı ve tehditkâr bir söylemden, kazanımların varlığını hedef alan politikalardan vazgeçilmesi, ayrıca bölgesel ve yerel Kürt politikalarına dönük söylem biçimlerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Son olarak, çözülmemiş büyük bir Kürt meselesinin, yalnızca Türkiye için değil, bölge ve dünya için de hâlâ geçerliliğini koruduğunu görmek gerekir. Kürt meselesinin çözümüne dair, Kürtlerin siyasal ve politik özne olarak tarih sahnesine çıkmalarını sağlayacak yasal düzenlemeler acilen devreye sokulmalıdır. Güven ortamının oluşturulabilmesi ve bu sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için bir dizi adım atılmalıdır. Bu adımlar, siyasi tutsakların serbest bırakılması, dil ve kültür haklarının tanınması gibi önlemleri içermelidir.

Fakat en önemli adım, çözüm masasına gerçek anlamda “çözüm masası” statüsünü kazandırmak için, masada yer alan Sayın Abdullah Öcalan’ın koşullarının eşit ve adil bir düzeye çekilmesidir. Abdullah Öcalan, sürecin çözüm tezlerini ve aşamalarını toplumla, siyasetle, sivil toplumla ve dünya ile paylaşabilmelidir. Bu süreç, çözüm sürecinin en önemli ortaklarından biri olan halkın onayını alabilmek için gereklidir. Sonuçta, masada yaşanan her şey halk tarafından onaylanmalıdır.