Türkiye’de özel savaş, Osmanlı’dan beri var olan ve toplumu devletin belirlediği çizgiler üzerinde düzenleyen bir aygıt olarak varlığını sürdürmektedir. Özel savaş aygıtı, sadece Kürtleri asimile etmek ve kültürel olarak yok etmek üzerine kurulu bir aygıt değil; aynı zamanda Türk halkını faşist, ırkçı bir yaklaşımla yozlaştırılmış bir toplum haline getirmek için de çabalamaktadır.
Özel savaş aygıtının Kürtlere, Ermenilere, diğer halklara ve devrimcilere yönelik saldırıları bilinmekte ve bunlar sıklıkla teşhir edilmektedir. Ancak Türk halkına empoze ettiği düşünce sistemi, bugün devrimci mücadelenin nasıl bu kadar sığ bir halde kaldığının da göstergesi olarak iyi incelenmeli ve iyi irdelenmelidir.
Gündelik hayatın örgütlenmesinden konuşulacak dile kadar her şeye müdahale eden ve şekillendirmek için çabalayan özel savaş aygıtının belki de en büyük başarısı, doğasında egemenlere yönelik bir tepki bulunan Türk halkını kültürel olarak ve gündelik yaşam açısından asimile etmesi, onu kendi istediği şekle büründürmesinde yatmaktadır. Bugün Türk halkını etkileyen ve onu şekillendiren her şey, özel savaş tarafından yıllardır süren bir çabanın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye halklarına karşı uzun süredir süredir devam eden bu değiştirme ve yozlaştırma çabalarının hız kazanması, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıktığı ve Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye ve Kürdistan’daki halkları etkilediği yıllara dayanır. 1970’li yıllarda ciddi bir devrimci tabanın olduğu Türkiye’de, özellikle 1980 darbesi sonrasında, devrimci tabanın güçlü olduğu alanların birden faşist ve sağ eğilimlerin kitleselleştiği yerler haline gelmesi; büyük direnişlerin yaşandığı alanların iktidar savunucusu konumuna gelmesi, özel savaşın uyguladığı politikalarla ilgilidir.
KÜRTLERİN MÜCADELESİYLE BAŞLAYAN SALDIRILAR
Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin doğuş yılları olan 1970’lerin ortamında Türkiye’de büyük bir devrimci taban vardı. Her ne kadar kendi içlerinde ayrışmalar yaşansa da Türkiye’nin her yerinde devrimci sosyalist örgütlerin gücü hissedilir bir şekilde artıyordu. 12 Mart muhtırasına kadar devlet, zor aygıtı ile bu devrimci tabanı yok etmek istese de başaramıyor; devrimci sosyalist yapıların gücü giderek artıyordu. O günlerde faşist yapılanmaların ısrarla dillendirdiği ‘öksüz Türk’, ‘kendi vatanında parya’ söylemlerinin karşılığı da aslında bu büyümeyle ilgiliydi.
Özellikle dünyada devrimci mücadelelerin yükselmesinin etkisiyle Türkiye’de sosyalist bir yaşama özlem ve talep artıyordu. Ancak Önder Apo’nun öncülüğünde kurulan Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkışıyla birlikte, devletin sosyalist hareketleri yok etmeye yönelik tavrı değişim göstermeye başladı. O güne kadar en büyük ağırlık zor yoluyla bastırma olurken, o günden sonra gündelik hayata müdahale sinyalleri de belirginleşti.
Kenan Evren’in liderlik ettiği 1980 askeri darbesi sonrasında ise artık sadece baskı ile değil; gündelik yaşama müdahale ve toplumu şekillendirme politikalarıyla Türk halkı ile sosyalist devrimci güçler arasındaki uçurum açılmaya başlandı. Bunun ilk adımı ise devrimcilerin elit bir tabaka olduğu ve halktan kopuk yaşadığı algısının topluma verilmeye başlanması oldu.
Darbeden sonraki yıllarda müdahalenin en önemli aygıtı olarak televizyon ve gazeteler kullanıldı. Özellikle TRT üzerinden yapılan dizi ve yayınlarda Türk aile yapısının önemi, muhafazakarlık ve dindarlık işlenirken; bazı programlar aracılığıyla da Türkiyeli devrimcilerin ‘iyi çocuklardı ama kandırıldılar, yenildiler’ algısı verilmeye başlandı. Bu süreçte göze batan en önemli yayın ise Ertürk Yöndem’in sunduğu Anadolu’dan Görünüm programı oldu.
Kürtlerin Türk olduğu, Türk soyundan geldiği propagandası ısrarla yapılırken, bir yandan da PKK’nin ne kadar gaddar, barbar ve katillerle dolu bir örgüt olduğu yönünde bir söylem işleniyordu. Bugün halen ırkçı ve faşist çevrelerin ısrarla savunduğu bazı görüşlerin ortaya çıkışı da bu programla birlikte oldu.
DEVRİMCİ BİR TABANDAN IRKÇILAŞMAYA KARADENİZ
Anadolu’dan Görünüm programıyla birlikte, Türkiye’de yaşayan diğer halklar ve toplulukların ‘devlete başkaldırmadıkları’ sürece nasıl sahiplenilebilecekleri de öğretiliyordu. Özellikle Türkiye devrimci hareketinin güçlü olduğu Karadeniz bölgesine yoğun bir önem verilen yaklaşımda, Rum ve Ermeni toplumu yok sayılarak, Karadeniz toplumunun ‘gerçek Türk’ olduğu algısı işleniyordu. Bu algı, bugün Karadeniz coğrafyasındaki faşist büyümenin de ilk nüvelerini oluşturdu.
Karadeniz üzerinde geliştirilen asimilasyon, özellikle Pontus Rum bölgesi olarak bilinen yerlerde yoğunluk kazanmıştı. Ilk adım olarak Lazca’nın yok edilmesi, ‘Lazca’ diye Türkçeleştirilmiş bir dilin lanse edilmesi gerçekleşti. Bunun için de Karadeniz bölgesindeki sağ eğilimli sanatçılar kullanıldı ve Lazlar, yöresel ağızla konuşan Türkler olarak gösterildi.
Bu asimilasyonun ardından, Rumların halk dansı olarak bilinen Horon Türkçeleştirildi; bölgenin halk türkülerinin ezgileri alınarak üzerine ırkçı sözler yazıldı ve TRT kanallarında sıklıkla yayınlandı. Bunların en bilineni ise bugün halen faşist, sağ çevrelerin kullandığı ‘Çırpınırdı Karadeniz’ şarkısıdır.
Karadenizli Ermeni sanatçı Sayat Nova’ya ait şiir ve beste, değiştirilerek ve resmi bir tarih anlayışı ile Azeri Türklerinin Ermeni zulmünden kaçışı anlatılıyormuş gibi gösterildi. Sonrasında, Karadeniz bölgesinde bu yöntem ısrarlı bir biçimde yaygınlaştırıldı.
Karadeniz bölgesi, özellikle 1970’li yıllarda var olan devrimci kitlesiyle tanınırken, 80 darbesinin ardından giderek sağ iktidarların arka bahçesi haline getirildi. Bunda devrimci örgütlerin yenilgisi ve sonrasında yanlış tutumları da etkili oldu. Bugün halen ırkçı, sağcı örgütlerin tabanı olarak görülen Karadeniz, büyük bir asimilasyon çabası sonrası bu hale getirildi.
YILGIN KALABALIKLAR OLUŞTURMANIN İLK ADIMLARI OLARAK ARABESK KÜLTÜRÜ
Darbe sonrası, özellikle yoksul mahallelerde yaşayan ve devrimci potansiyele sahip halk üzerinde farklı bir yaklaşım sergileyen özel savaş aygıtı, arabesk müzik aracılığıyla kendini gösterdi. İçinde isyan ve mevcut yaşamı kabul etmeme duygusu barındıran, ancak çözüm olarak yalnızca sabrı öğütleyen bu müzik türü, 1980 darbesi sonrası devrimci hareketlerin yoğun olduğu mahallelerde yaygınlaştırıldı.
İnsanların içindeki öfkeyi törpülemeyi hedefleyen bu akım halen etkisini sürdürüyor. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses ile simgeleşen bu tarz, yoksulluğa öfke duymayı teşvik etmek yerine, sisteme karşı başkaldırı yerine sabır ve tevekkül telkin ediyordu. Özellikle Orhan Gencebay şarkılarında var olan ‘aslında herkes haklı’ teması, halkı apolitik bir hale getirmenin de bir adımı oldu.
Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ve İbrahim Tatlıses gibi figürlerle, özellikle yoksul halk arasında gelişen muhalif öfke giderek şükretmeye ve bazı yerlerde ‘yaradana isyana’ dönüştü. Bu dönüşümün sonucunda ortaya çıkan ise yıkılmış bir direniş kültürüydü.
Arabesk kültürü, 1990’larda zirveye ulaşmış olsa da 2000’lerle birlikte şekil değiştirmek zorunda kaldı. Gelişen dünyanın içinde yetersiz kalan figürlerin yerini yenileri aldı; ancak temel anlayış değişmedi: Örgütlü bir isyana nefret, örgütlü bir yaşama nefret, devlete başkaldırmama ve şükretme.
90’LAR VE YENİLEN DEVRİMCİLER, ‘BARBAR, CAHİL’ KÜRTLER
90’lara gelindiğinde Türkiye’de devrimci hareketlerin yeniden güçlenmesi söz konusuydu. Bir yandan Türkiye’deki devrimci hareketler güçlenirken, diğer yandan Kürdistan Özgürlük Hareketi halklaşma sürecinin en önemli aşamasını yaşıyordu. Bakur’da büyük halk hareketleri gelişiyor, gerilla ordulaşıyor, diasporadaki Kürtler kendi öz örgütlülükleriyle yeniden sahneye çıkıyor ve en önemlisi, Kürt kadınları kendilerine ait yapılarla siyaset ve yaşam sahnesinde yerlerini alıyordu.
Bu süreç, Türkiye halkları açısından yeniden devrimci yapılara meyledilmesini de beraberinde getiriyor, yıllarca Anadolu’dan Görünüm ile işlenen ‘barbar Kürtler’ teması ise güç kaybediyordu. Sürecin ilk adımları yine televizyon dizileriyle ortaya çıktı. Türk sinema sektöründe ‘yenilmiş devrimciler’ teması işlenmeye başlandı; 80 darbesini görmüş, hayalleri yenilmiş ve hayata tutunmaya çalışan devrimcileri konu alan filmler ortaya çıktı.
Aynı dönemde çoklu TV kanalları dönemine geçildiği için topluma farklı bir hayat ve kültür gösterilmeye çalışılıyordu. Bu dizilerde Kürtler cahil, Türkler ise beyaz, bilgili ve kurtarıcı olarak sunuluyordu. Türklük algısı övülürken, dizilerde Kürtler ve Lazlar birer karikatür hâline getiriliyordu.
Bütün evlere giren ve izlenme rekorları kıran diziler ile programlarda Kürtler hep cahil ve barbar olarak gösteriliyor; çarpıtmalarla Kürt halkının birçok ahlaksızlık yaptığı ima ediliyordu. Bunun yanında, Türk Sünni geleneğinin ağır bastığı propagandalarda Aleviler ise ‘kötü, ahlaksız, mum söndüren’ bir kesim olarak lanse ediliyordu. Güner Ümit vakası, bunun en bariz ve bilinen örneğidir.
2000’LER, DEĞİŞEN SİMALAR VE AYNI HEDEF: DİRENİŞ VE MÜCADELEDEN UZAK DURMA
2000’ler, özel savaş aygıtının Türkiye halkları üzerindeki planlarında da bazı değişikliklere yol açtı. 90’ların ‘barbar Kürtleri’ yerini ‘bölücü örgüt üyelerine’, ‘anarşist solcuları’ ise ‘güzel düşünceleri olan ama yanlış yoldan gittiği için yenilen abiler’ temalarına bıraktı. 2000’ler sonrası sinema filmleri ve TV dizilerinin bütün temaları buna göre kurgulanmaya başlandı.
TRT’de yayınlanan Yeditepe İstanbul dizisinde, 70’lerin devrimci abisi yenik ama romantik bir insan olarak resmedilirken, 2000’lerin ortalarında yayınlanan Deli Yürek dizisinde ‘Kürtler iyi ama aramıza nifak sokan, dış güçlerin maşası olan örgüt var’ teması işlendi. Ancak sadece bu değil; bir yandan Özgürlük Hareketi üzerinden örgütlü mücadele kötü gösterilirken, karşısına ‘vatanını seven, örgütlere ve örgütlü yaşama düşman, bireysel olarak hainlerle savaşan’ kahramanlar konuldu. Deli Yürek, bu açıdan önemli bir geçiş evresi oldu. Önceden de benzer örnekler vardı, ancak bu diziyle birlikte çeteleşen tipler TV ekranlarından Türkiye halklarına sistematik olarak sunulmaya başlandı.
Türkiye’de halen bir kesim tarafından izlenen Kurtlar Vadisi serisi ise, özel savaş aygıtının tam anlamıyla başarılı işlerinden biri olarak öne çıktı. Mafyanın içine sızan ve mafyayı çökertmeye çalışan bir istihbarat ajanı, bir yandan mafyalaşırken yüzlerce kişiyi öldürüyor; fakat buna rağmen hiçbir sorgulama yapılmadan ‘vatan için kendini feda eden kahraman’ gibi gösteriliyordu. Bu algı, serinin sonraki bölümlerinde de sürdü ve ilk bölümden son bölüme kadar Kürdistan Özgürlük Hareketi ile örgütlü mücadele düşman olarak gösterildi. Ayrıca dizideki ‘solcu’ karakterler tam anlamıyla karikatürize edilerek, sosyalistlerin ‘boş işlerle uğraşan kişiler’ olduğu algısı yaratıldı.
KURTULUŞ, ÖNDER APO’NUN ÇİZDİĞİ İDEOLOJİK ÇİZGİDE
Bunların yanında bir diğer saldırı da kelimelere ve tanımlara yapıldı. En çok kullanılan ve içi en çok boşaltılan sözcük ise ‘devrim’ oldu. Neredeyse her yenilikte, her farklı durumda kullanılan devrim sözcüğü, kendi tanımından çıkarılarak içi boş bir hale getirildi. Sözcükler önemlidir; düşüncelerin en iyi ifade edilebileceği alanlardır. Bunların içini boşaltır ve sıradanlaştırırsanız, anlatılacak olanların da ciddiyetini ve önemini yok edersiniz. Özel savaş aygıtı da tam olarak bunu yaptı. Devrim, isyan, mücadele, ortaklaşma, birlikte yaşam ve daha binlerce sözcüğün içi boşaltıldı ve sıradanlaştırıldı.
Bugün ise Türkiye halklarına korkunç bir bilgi bombardımanı yapılmakta; bir yandan silahın her sahnede yer aldığı dizi ve filmler yayınlanırken, en basit gündüz kuşağı programlarında bile örgütlü yaşama saldırılarak halklar gerçeklikten koparılmaya çalışılmaktadır. Bu gerçeklik algısından kopuş, insanların kendi yaşadığı zorluklarla yüzleşmesini ve onlara karşı birlikte mücadele etme bilincini de yok etmektedir. Bireyselleşmenin artması ve halen devrimcilerin, Kürtlerin, Alevilerin olumsuz algılanmasının altında yatan temel neden de budur.
Önder Apo’nun ısrarla belirttiği ‘demokratik ortak yaşam’ ve ‘demokratik komünler birliği’ projeleri, işte tam da bunu, özel savaşın halklar arasına soktuğu asimilasyon saldırılarını yok etmek için önemli ve gereklidir.