Son dönemde Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerde ciddi bir artış gözlemleniyor. Özellikle iktidarın kadınları yok sayan politikalarının etkisiyle, erkek şiddeti giderek daha pervasız bir hal alıyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2026 yılının ilk iki ayında 45 kadın cinayeti işlendi. Mart ayında da bu artış devam etti. Türkiye’de kadına yönelik şiddete ilişkin Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul yöneticisi Gülyeter Aktepe, ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
Türkiye’de kadın cinayetlerine dair şeffaf ve kapsamlı bir resmi verinin olmadığını belirten Gülyeter Aktepe, şunları söyledi: “Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, kadın cinayetlerinin ‘birden artış gösterdiğini’ söylemek için elimizde yeterli veri yok. Türkiye’de kadın cinayetlerinin kesin olarak arttığını şeffaf, güvenilir ve ayrıntılı biçimde gösterecek resmi bir veri sistemi yok. Devlet veri paylaşmadığı için kadın örgütleri yıllardır basına yansıyan vakaları tarayarak cinayetleri tespit ediyor. Üst üste kadın cinayeti haberleri geldiğinde direkt ‘artış’ tartışması başlıyor; ‘gerçekten artıyor mu, yoksa görünürlük mü artıyor?’ soruları yükseliyor. Ancak bu soruları cevaplamak için yeterli veri yok.
Elbette esas mesele sayılar değil, kadın cinayetlerinin önlenmemesidir. Ancak mevcut bilgi politikasını ve veri tartışmasını yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda politik bir sorun olarak ele almak gerekiyor.
Erkek şiddeti konusunda düzenli veri paylaşmayan siyasal iktidar, sorunun gerçek boyutunun ve nedenlerinin kamusal alanda tartışılmasını engellemeyi hedefliyor. Çünkü kadınlar rastgele öldürülmüyor. ‘Hayır’ dediklerinde, ayrılmak istediklerinde, haklarına sahip çıktıklarında, boşanma sürecine girdiklerinde, özgür bir yaşam kurmak istediklerinde veya erkeklerin hayatları üzerindeki kontrolünü reddettiklerinde öldürülüyorlar. Kadın cinayetleri hâlâ ‘ilişki meselesi’, ‘aile içi tartışma’, ‘kıskançlık krizi’ ve cinnet hali’ gibi ifadelerle anlatılıyor. Şiddeti özel alana hapseden ve cinayeti politik bir sorun olmaktan çıkaran bu dil, sistematik erkek şiddetini görünmez kılıyor.
Yıllardır ‘aşk, namus, kıskançlık’ cinayeti gibi ifadelere karşı kadın hareketinin ve feminist hareketin yürüttüğü mücadelenin sonucunda, bu ölümler ‘kadın cinayeti’ kavramıyla adlandırılmaya başladı. Katillerin; cani, sapkın, bağımlı ya da ruh hastası karakterler değil, sıradan erkekler olduğu vurgulandı. ‘Kadın cinayetleri politiktir’ sloganı öne çıktı; çünkü aslında failin kim olduğu da suçun kimi hedef aldığı da ve koruyucu-önleyici politikaları kimin uygulamadığı da belli. Erkekler, patriyarkadan aldıkları güçle kadınları öldürmeyi kendilerine hak görüyor ve devlet de önleme yükümlülüğünü yerine getirmiyor.”
‘ERKEK ŞİDDETİNE YÖNELİK ÖNLEYİCİ POLİTİKALAR HAYATA GEÇİRİLMİYOR’
Kadın cinayetlerinde devletin rolünü anlamak için patriyarkanın kurumsallaşmasının da tartışılması gerektiğini belirten Gülyeter Aktepe, şöyle devam etti: “Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla tüm devlet kurumları, erkek egemen toplumsal düzenin normlarını yeniden üretiyor. Kadını özne olmaktan çıkaran ve evin içine hapseden aileci politikalar sürdürülüyor; kadınların hayatlarına dair karar alma hakkı sürekli tartışma konusu haline getiriliyor, toplumsal cinsiyet kavramı yasaklanıyor.
Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrol iddiasını besleyen muhafazakar politikalar yaygınlaşırken, kadınların medeni hakları hedef alınıyor ve İstanbul Sözleşmesi gibi hukuki kazanımlar gasp ediliyor. Evlilik teşvik edilirken boşanma zorlaştırılıyor. Kadınların, şiddet failleriyle pazarlığa zorlandığı aile arabuluculuğu sistemi gündeme getiriliyor.
6284 Sayılı Kanun etkin biçimde uygulanmıyor. Kadınlar, ceplerinde uzaklaştırma kararlarıyla öldürülüyor; şikayetçi olmak için gittikleri karakollardan eve geri gönderiliyor. Sığınaklar yetersiz. Erkek şiddetine karşı koruyucu ve önleyici politikalar hayata geçirilmiyor. Cinsiyetçi yargı kararları, kadınların adalete ve başvuru mekanizmalarına güvenini sarsıyor. Erkek şiddeti failleri ise cezasızlıkla ödüllendiriliyor.
‘KADINLAR, TÜM POLİTİKALARIN ERKEKLERE CESARET VERDİĞİ ORTAMLARDA ÖLDÜRÜLÜYOR’
Yargılama süreçlerinde kadınların hayatları didik didik edilirken, faillerin suçlarına meşru zemin aranıyor; ‘haksız tahrik’ tartışması cinsiyetçi biçimde yapılarak ‘erkeklik indirimleri’ dağıtılıyor. İnfaz düzenlemeleri her gündeme geldiğinde kadınlar, hapishanedeki şiddet failleri tahliye olup kapıya dayanır mı diye endişe ediyor. Kadınlar, tüm bu politikaların erkeklere cesaret verdiği koşullarda öldürülüyor.
Kadın cinayetleri bir anda gerçekleşen tekil kriminal vakalar değil; psikolojik şiddet, izolasyon, fiziksel şiddet, ısrarlı takip ve tehdit gibi aşamaları olan sistematik erkek şiddetinin son halkasıdır. Birçok kadın, öldürülmeden önce defalarca yardım istemiş, polise şikayette bulunmuş, tedbir kararları almış ve tehdit altında olduğunu söylemiştir. Bu gerçeklik, devletin kadınların yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini açıkça gösteriyor. Kadın cinayetlerinin tesadüf olmadığını ve toplumsal bir sorun olarak ele alındığında önlenebileceğini sürekli biçimde vurgulamak gerekiyor.”
‘KADIN ÖRGÜTLERİNİN MÜCADELESİYLE KADIN CİNAYETLERİ GÜNDEME GELDİ’
Toplumun rolüne de değinen Gülyeter Aktepe, kadın cinayetlerinin görünür hale gelmesinin ve politik bir mesele olarak kavranmasının kadınların mücadelesinin sonucu olduğunu belirterek şunları söyledi: “Esasen Türkiye’deki durum değerlendirildiğinde tam anlamıyla bir ‘sessizlik’ halinin söz konusu olduğu söylenemez. Bugün kadın cinayetlerinin bu kadar görünür olmasını ve politikleşmesini mümkün kılan güçlü bir kadın hareketi ve feminist hareket var. Erkek şiddetine ve kadın cinayetlerine karşı sokak eylemleri örgütleyen, kampanyalar düzenleyen, öldürülen kadınların davalarını takip eden, koruyucu ve önleyici politikaların hayata geçirilmesinin önemini ve bu cinayetlerin önlenebileceğini vurgulayan kadın örgütlerinin mücadelesi sayesinde, kadın cinayetleri gündemde ciddi bir yer tutuyor.
Ancak diğer yandan her cinayet gündeme gelmiyor. Tasarlayarak ve canavarca hisle işlenen bazı cinayetler ‘medyatik’ görülerek günlerce haberleşirken, bazı cinayetler katilin adının bile yazılmadığı bir paragraflık haberlere konu olup unutuluyor. Geniş anlamda bir ‘toplumsal sessizlik’ olarak tarif edilen durumun meydana gelmesinin ise çeşitli nedenleri var.
Birincisi, sistematik erkek şiddetini politik bir mesele olmaktan çıkarıp özel alana indirgeyen; onun toplumsal bir sorun gibi değil, bireysel bir trajedi gibi algılanmasına neden olan cinsiyetçi, aileci ve muhafazakar politikaların sürdürülmesi.
İkincisi, her gün yeni bir kadın cinayeti haberi okunması sonucunda şiddetin normalleştirilmesi ve devletin cinayetleri önleyebileceğine dair oluşan güvensizlik. Üçüncüsü ise yaygınlaşan cezasızlık algısı nedeniyle, sonuç alınamayacağı varsayımıyla kolektif tepkinin sürekliliğinin zorlaşması. Adliyenin orta yerinde bir kadın hakimin, erkek bir savcı tarafından ateşli silahla yaralanabildiği ülkede, kadınlar hiçbir başvuru mekanizmasına güven duymuyor.
Tüm bu nedenlere ek olarak, siyasal taleplerini dile getiren ve mevcut politikaları eleştiren toplumsal hareketlerin kriminalize edilmesi ile gerçekleştirilen kadın eylemlerine soruşturmalar açılmasının da etkisi tartışılabilir. Kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı mücadelenin büyütülmesinin; sorunu politikleştirirken doğru siyasal hedeflerin ortaya konulmasının, toplumdaki sessizliği de kıracağı fikrindeyim.”