Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir kişinin şartlı salıverilme hakkı olmaksızın ömür boyu hapiste kalmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) “işkence ve kötü muamele yasağının ihlali” olduğunu kabul ederek, 18 Mart 2024'te Önder Apo’nun “umut hakkının ihlal edildiğine” karar verdi. AİHM, Türkiye'den “umut hakkını” kullanılmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapmasını talep etti.
Mahkeme, daha sonra tutsaklar Hayati Kaytan, Emin Gurban ve Civan Boltan için de benzer kararlar verdi. Ancak Türkiye, aradan geçen 11 yıla rağmen “ihlal” kararına ilişkin herhangi bir adım atmadı.
Geçtiğimiz günlerde ise Türk devleti, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne sunduğu Eylem Planı'nda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan mahpuslar için “umut hakkı”nı tanımayacağını açıkladı.
Otuz yıllık tutsaklığının ardından geçtiğimiz yıl tahliye olan Yazar Mehmet Karakuş ile "umut hakkı" ve sürece dair konuştuk.
Mehmet Karakuş, "Öncelikle devletin bu konularda yoğun bir tecrübesi var. Osmanlı'dan bu yana başlatırsak; Balkanlar'daki ulusal kurtuluş mücadeleleri, Ermeni hareketi ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminde bizimle ilgili süreçler açısından bu konuda yoğun bir tecrübesi var. Devlet, hiçbir zaman muhalif güçlere karşı masaya oturarak sorun çözmemiştir. Kurulan masalarda daha çok oyalama, zaman kazanma, uluslararası koşullar uygun olduğunda ise bastırma ve tasfiye etme yoluna girmiştir.
Devlet burada süreci görüyor. 2014'ten itibaren yürürlüğe koyduğu ‘çökertme planı’ başarısız olmuştur. Uluslararası hegemonik güçlerin bölgeye yeniden dizayn verdiğini de görüyor. Bu dizaynın dışında kalarak belli yaptırımlarla karşı karşıya gelmektense sürecin içine girerek, oyalayarak ve boşa çıkararak, uluslararası koşullar uygun olduğunda ise tekrar Hareket'i tasfiye etme üzerine kuruludur bu anlayış. Bu kadar adım atılmasına ve verilen sözlere rağmen bunun tersi bir tavır alması, daha önceki kodlarını ve bizim hafızamızda yer alan devleti anlatmaktadır. Bu, şimdiye kadar dürüstçe davranmadıklarını bize göstermektedir.
Kurulan bir komisyon var. Bu komisyon, adından tutalım amacına kadar, tarihi bir sorun olan Kürt sorununun çözümü için yer almamaktadır. Halbuki Kürt sorunu, bu devletin ve her iki toplumun ekonomik, siyasal ve sosyal krizini derinleştiren, birçok sorunu tetikleyen bir özelliğe sahiptir. Buna rağmen adının buna göre belirlenmemesi ve amacının buna göre şekillendirilmemesi, ister istemez insanlara, topluma ve halka devletin geçmişte yaptığı olumsuz şeyleri hatırlatıyor” dedi.
‘DEVLET BAHÇELİ SÖZÜNÜ TUTMADI’
Devlet Bahçeli'nin Önder Apo’ya 'umut hakkı'nın tanınmasına ilişkin yaptığı çağrıdan sonra sözünü tutmadığını hatırlatan Karakuş, "İlk başlangıçta verilen hiçbir söz yerine getirilmedi. Halk bugün sessiz kalıp herhangi bir tavır sergilemiyorsa, bu, PKK Önderliğine duyduğu güvenden dolayıdır. Yoksa devletin dünden bugüne kadar toplum nezdinde güvenilirliği yoktur.
Devletin, toplum nezdinde güvenilirliğini kazanabilmesi için PKK Önderi’ne 'umut hakkı'nı tanıması gerekiyor. 'Umut hakkı'nın tanınması iki gelişmeye yol açacaktır. Birincisi, PKK Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın işin içinde olması, her iki toplumda ikna edici olacak ve sürecin daha hızlı gelişmesine yol açacaktır. Aynı zamanda halkın devlete kırılan güveninin yeniden oluşmasına yol açacaktır. Bunun dünyada örnekleri vardır. Mandela örneğinde, Mandela cezaevinden çıkarılır, kendisine ev hapsi verilir ve ardından özgür bırakılır. Mandela özgür olarak sürece dahil olur, önerilerini geliştirir, kendi hareketine yön verir ve süreç başarıyla gerçekleşir.
Burada da öyle olması için Sayın Abdullah Öcalan İmralı düzleminde olsa bile özgür olmalı; tüm toplum kesimleriyle, komisyon başta olmak üzere sivil toplum kuruluşlarıyla ve kendi hareketiyle rahatça görüşebilmelidir. Görüşmek isteyen aydınlar, gazeteciler ve yazarlar gidip görüşebilmeli. Bu durum toplumda bir sinerji yaratır ve güven uyandırır.
Devlet hâlen bunu yapmıyorsa, bazı planları vardır. Nedir bu plan? Bu mücadelenin tıkandığı nokta ve kalbi Rojava’dır. Rojava’da Kürt halkı bir statü kazanıp bu statünün uluslararası alanda resmiyet kazanması durumunda, devlet bir kararla karşı karşıya kalacaktır. Ya gerçekten süreci işletip üzerine düşen yasal ve anayasal değişimleri yaparak Kürt sorununu çözecektir, ya da sürecin dışında kalarak eskiye dönecektir.
Fakat bu sürecin diğer süreçlerden çok farklı olduğunu görmek gerekiyor. Bu süreç, diğer süreçlerin hiçbirine benzemiyor. Uluslararası güçler Ortadoğu’yu yeniden şekillendirirken ne İran'ın Şiilik üzerinden ne de Türk devletinin Selefi İslam üzerinden Ortadoğu'da hegomonik güç olma çabalarına izin verecektir. Bu durum, Türkiye'nin varlık ve yoklukla karşı karşıya gelmesine yol açacaktır, eğer bu sürece olumsuz yaklaşırsa" diye konuştu.
‘TÜRKİYE İHLAL KARARINA UYMUYOR’
Türkiye'nin aradan geçen 11 yıla rağmen AİHM'in ‘ihlal’ kararına dair herhangi bir adım atmadığını hatırlatan Karakuş, "Türkiye'nin buradaki tavrı hem Bahçeli'nin yaptığı açıklamalara uyumayacağını hem de açıkça Avrupa'ya AİHM tanımadığını gösteriyor. Bu konuda Avrupa, kendi prestijini, siyasal ve ekonomik çıkarlarını korumak açısından, prestijini kurtarmak için dayatıcı olmalıdır.
Bugün belki ses çıkarmıyorlar, ama yarın farklı bir durum ortaya çıktığında bunu dayatacaklarını düşünüyorum. Özelikle İran meselesinden dolayı şu an sorun yapmıyorlar; Türkiye'yi şimdilik yakında tutmak istiyorlar. Ama İran'da rejim değişirse, Kıbrıs başta olmak üzere devlet, birçok konuda çok zor duruma düşecektir" diye belirtti.
‘ABDULLAH ÖCALAN TOPLUMSAL KESİMLERE ULAŞABİLMELİ’
Sürecin olumlu ilerlemesi için Önder Apo’nun PKK'ye, toplumsal kesimlere ve aydınlara ulaşabilmesi gerektiğini vurgulayan Mehmet Karakuş, "Türkiye’nin 'umut hakkı'nı kullandırmamasındaki en büyük neden, sorunu çözmek istememesinden kaynaklıdır. Gerçekten eğer 'umut hakkı'nı kullanırsa, PKK Önderi Sayın Öcalan’ın bu sürece katacağı katkılar tartışılmazdır.
Kürt halkı ve demokrasi güçleri açısından büyük bir atılım olacaktır. Devlet verdiği sözü yerine getirmelidir. Bu konuda Meclis’te kurulan komisyona büyük bir sorumluk düşüyor" dedi.