Kürdistan direnişçileri için her şey, elli iki yıl önce Riha’nın bir köyünden Ankara’ya okumaya giden bir kişinin “Kürdistan sömürgedir” tespitiyle başladı. O günden bugüne, her döneminde onlarca saldırı, onlarca ihanet, onlarca şehadetten sonra artık sadece Kürtlerin değil, ezilen halkların da umudu olan bir hareket olarak mücadelesini yalnızca bir devlete değil, tekmili birden kapitalist modernitenin temsilcilerine karşı veriyor.
Önder Apo’nun 70’lerin kaotik ortamında başlattığı bir direnişin, bugün bütün Kürtlerin ve ezilen tüm halkların kurtuluş umudu olacağını çoğunluk tahmin bile edemiyordu. ‘3-4 çapulcu’ diyenler de ‘başımıza Kürtleri adam mı yapacaksınız?’ diyenler de bugün dünya devrim hareketinin önderliğine soyunan bir hareket olacağına hiç inanmadı. İnananlar ise onlarca yıldır Önder Apo’nun etrafında mücadeleye her alanda devam ediyor.
Şairin sözleriyle “Onlar ki dünyanın son umudu” olan bu inananlardan biri de ömrünün çoğunu tutsak olarak geçirmesine rağmen Apoculuk’tan, Önder Apo’nun yarattığı sosyalist kişilik ve mücadeleden vazgeçmeyen Nasrullah Kuran. Çocukluğundan itibaren Apocular’la tanışan Kuran, yaşamını, mücadeleye nasıl katıldığını ve bu mücadelenin kendisinde neleri değiştirdiğini ANF’ye aktardı. Söyleşinin ilk bölümünü yayımlıyoruz.
‘HAREKET, İĞNEYLE KUYU KAZARCASINA BÜYÜK SABIR, İRADE VE EMEKLE KARŞILANDI’
‘Adı bile anılmayan bir halkın yurtseverliğini yaptık’ sözünden ‘Kürt realitesi tanınmıştır’ sözüne kadar geçen bir süre var. Bu iki söz sizin için ne ifade ediyor?
Her şeyden önce bir tarihsel ve toplumsal gelişmeyi, halen sürmekte olan bir tarih yaratma eylemini tanımlıyor. İlk adımları Ankara Çubuk Barajı’nda atılan ve güncele uzanan bu tarih yaratma eylemi, dikkat edilirse sadece biz kadrolara dokunmuş ve dokumuş değil; toplumun hemen hemen her kesimine yaptığı dokunuşlarla hepimizin yaşantılarının birleşik ve ortak bir anlatısı, oluş çabası haline gelmiş durumda. Bugün hepimiz bu canlı tarihin bir parçası, bağ ve bağlamını oluşturan damarları konumundayız.
Şüphesiz bu düzeye kendiliğinden veya olağan koşulların olağan imkanı ve olanaklarıyla gelinmedi. Her biri diğerinden daha zor olan sınanmaların zemini olan Ortadoğu’da, Önder Apo’nun ifadesiyle iğneyle kuyu kazarcasına, büyük sabır, irade ve emekle her aşama karşılandı ve bu sayede mesafe katedildi.
Sömürgeciliğin, ulus-devlet faşizminin yokluk teorisi ve olağanüstü yasa uygulamalarıyla kuşatmaya aldığı, kimliği ve kişiliği paramparça edilmiş bir halka, ‘özgün varlık’ teorisiyle kendilik/xwebun olma bilincini aşılamak ve bu bilincin kendisi haline getirmek, bedeli binlerce şehit olan bir süreçtir. Bu yönüyle her iki sözün yarattığı anlam, tüm süreçlere rengini ve ahengini veren dinamik bir anlamdır.
Umut kavramının hal bildiren bir eylem olmaktan çıkarılıp bir beklentiye dönüştürüldüğü yerde, umudun kendimiz olduğumuz ve her ne düşünülüp yapılacaksa kendimizin düşünüp yapması gerektiği kararlılığı önemli bir ivmeydi ve bu ciddi bir etki üretti. Dolayısıyla bizim için bu süreç, toplumsal ve bireysel varoluşumuzu imleyen, Kürt varlığına demokratik-sosyalist bir muhtevada kesinlik kazandıran bir süreçtir.
Tarihsel olduğu kadar sosyolojik, siyasal olduğu kadar felsefi; ahlaki ve politik olduğu düzeyde de etik ve estetik bir oluş ve gerçekleşmedir. Değişim ve dönüşümleriyle, zorluk ve kolaylıklarıyla, acıları ve sevinçleriyle hepimize yer veren; bizi tarif eden ama biz Kürtlerle sınırlı kalmayan, Türk’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Arap’ı ve Fars’ı da içeren bir serüvendir.
‘SOSYALİZMİN EBU CEHİLLERİNE TEORİK VE PRATİK GÜNCEL DERS NİTELİĞİ TAŞIYOR’
Özü, tüm insanlığı ilgilendiriyor; çünkü insanlığın arayış ve anlam ilişkisi içerisinde ilk deneyimlerini pratikleştirdiği mekanda, yeniden öze dönüşü ve özgürleşme hamlesini içeriyor. Bir tarafıyla demokratik modernite ve demokratik ulus çözümüyle kapitalist saldırganlığa karşı bir meydan okumayı içerirken, diğer taraftan da sosyalizmin Ebu Cehillerine teorik ve pratik, güncel bir ders niteliği taşıyor. Hatırlanacaktır, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında sosyalist devrimin Almanya’da gerçekleşmesi bekleniyordu. Zira sanayileşmenin, dolayısıyla proleterleşmenin en yoğun olduğu ülke Almanya’ydı ve klasik Marksist kuram bunu gerektiriyordu. Ama sosyalist devrim, hiç de beklenmeyen ve klasik Marksist kurama göre koşulları elverişli olmayan feodal Rusya’da gerçekleşti. Gramsci, bunu eserlerinde Marksizmin hilafına gelişen bir devrim olarak niteler ve önemli değerlendirmelerde bulunur.
Özetle, bütün bunların bilincinde bir sorumlulukla sürece yaklaşmak durumundayız. Bir nevi yeni bir başlangıcın eşiğindeyiz. Haliyle bunun farkındalığıyla, her zamankinden daha büyük bir yoğunlaşma, moral, motivasyon ve toplumsal aydınlatmaya dönük; bir nehrin akış ve süreklilik gücünü andıran bir çaba içerisinde olmalıyız.
‘DÜŞÜNCE VE ANALİZ TARZIMIN GELİŞMESİNDE ÖZGÜRLÜK HAREKETİNİN EMEKLERİ OLDU’
Kişisel tarihinizde Özgürlük Hareketi’nin ismini ne zaman duydunuz ve Özgürlük Hareketi ile ne zaman tanıştınız?
Özgürlük Hareketi’ni duymam ve tanışmam aynı döneme, çocukluk yıllarıma denk gelir. İlkokul son ve ortaokul birinci sınıfı okuduğum dönemde (1978–79 ve 1979–80 yılları) Ceylanpınar, Özgürlük Hareketi’nin hakimiyet kurduğu bir alandı. Çevrede Özgürlük Hareketi’ne mensup birden çok tanıdık vardı. Özellikle annem üzerinden gelişen ilişkiler ve bazılarıyla da ailesel bir iç içelik; komşuluk ve dostluk hukuku vardı. Ayrıca farklı ideolojilerden gelen öğretmenler, özellikle de sağcılar, Özgürlük Hareketi’nin hakimiyetini görünce genelde ya istifa edip gidiyorlar ya da Türkiye’ye tayinlerini aldırıyorlardı. Haliyle derslerimize solcu öğretmenler, Özgürlük Hareketi’ne yakın öğretmenler giriyordu.
Kürdistan ve sosyalizm kavramlarının yanı sıra Marx, Lenin, Stalin ve Mao isimlerini, Vietnam halkının mücadelesini ilk kez o zaman duydum. Kitap okuma alışkanlığını da yine o zamanlar edindim. Teksas, Tommiks, Mister No tarzı çizgi roman okumalarım böylece klasik roman okumalarına evrildi. Okumaya dair yöntemi de yine onlardan öğrendim. Önce kitabın bir özetini çıkarıyor ve neyi anlatmak istediğini sorguluyordum. Sonra roman kahramanlarının her birinin kişilik ve sınıf analizini yapıyor, onları bu doğrultuda tanımlıyordum. Böylece en sonunda yazarın neyi vermek istediğini belirliyordum.
Düşünce ve analiz tarzımın gelişmesinde onların bu anlamda önemli emekleri ve katkıları oldu. Eğitim yöntemleri de çarpıcıydı; sınıfı sayıya göre kümelere bölüyor, sonra her kümenin kendi başkanını, sözcüsünü ve yazıcısını belirlemesini istiyorlardı. Başkan, kümeyi-grubu koordine ediyor, verilen ödevleri not alıyordu. Kolektifleşme, sorumluluk alma ve grup disiplininin gelişmesi açısından yararlı bir yöntemdi.
Şehit Bişar Akbaş, o dönemki öğretmenlerimizden biriydi. KUK-PKK çatışması, A. Kadir Taptı’nın şehadeti ve cenaze töreni de aynı dönemde yaşanan ve beni etkileyen olaylardan biriydi. Tahmin edileceği üzere, erken yaşlarda tanıştığım ve etkileşim içinde olduğum bu çevrenin varlığı hem hafıza oluşturmada hem de sonraki dönemlerdeki arayışlarımın ana kaynağını meydana getirdi. Çocukluk aklının sürekli uyanık hali ve bir şeyler öğrenme arzusunun ufkundan baktığımda, o yılların heyecan ve merakının beraberinde getirdiği öğrenmelerin şekillenmemde belirleyici bir rol oynadığını söyleyebilirim.
‘12 EYLÜL İLE BİRLİKTE ÖĞRETMENLERİMİZİN TÜMÜ DEĞİŞMİŞ, DAYAK RUTİN OLMUŞTU’
Bu süreç içerisinde neler yaşandı, neler yaşadınız?
12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte, deyim yerindeyse o heyecan dolu yıllar yerini baskı ve korkuya, sindirilmişlik ve kaçışa terk etti. Baskının birçok halini yaşıyorduk. Gözaltılar, işkence haberleri ve tutuklamalar gündelik hayatın değişmez bir parçası haline gelmişti. İşkencede ve Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan uygulamalar kulaktan kulağa yayılmakla kalmıyor, tam bir korku atmosferi yaratıyordu. Ortaokul ikinci sınıfa bu şartlar altında başladım.
Öğretmenlerimizin neredeyse tümü değişmiş, dayak ise rutin bir eğitim yöntemine dönüşmüştü. İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezberletme, masaya çıkarıp namaz kıldırma vb. yöntemler, dersler açısından korkunun gölgesinde bir ezbere yol açıyordu; ancak kalıcı bir anlama yol açmayan, aksine, okula dair bir isteksizliği besliyordu. Bu nedenle okul, bende asla bir gelecek kurgusunun parçası olmadı. Beni okula çeken, katlanılır kılan şey arkadaşlarımın varlığıydı. Arkadaşlarımla bir arada olmak için okula gidiyordum.
15 Ağustos 1984 Atılımı gerçekleştiğinde lise öğrencisiydim. Hafızamdaki mayalanma beni bu doğrultudaki arayışlara yönelttiğinden, aramızda güven sorunu olmayan sınırlı sayıdaki arkadaşlarla evlerde bir araya geliyor; mücadele üzerine sohbet ediyor ve bulabildiğimiz sosyalist klasikleri paylaşıyorduk. 1980’lerin ortasından itibaren denebilir ki sol hareketlerin her birinin kendi dergilerini yayınlama durumu vardı. Yalçın Küçükler’in Toplumsal Kurtuluş dergisi, Yeni Demokrasi, Demokratik Çözüm, Demokrat Arkadaş, Medya Güneşi, Deng ve bizimkilerin Halk Gerçeği’ni yayınlaması söz konusuydu. Bunları imkanlarımız ölçüsünde takip ediyor, kendimizi eğitmeye çalışıyorduk.
Özgürlük Hareketi ile organik bağ kurma arayışımız, o günün Ceylanpınar şartlarında sonuçsuz kaldı. Ekonomik sebeplerle İskenderun’a taşınmamıza kadar bu durum böyle sürdü. 1990 ortasında bir arkadaş, Şehit Bişar Akbaş’ın cezaevinden çıktığını ve görüşmek istediğini ilettiğinde İskenderun’daydım. Aileye bir bahane uydurup iki gün içinde Ceylanpınar’a döndüm. Öncesinde Şehit İsmail Gül ile bir temasımız olmuş, onun sayesinde Kürdistan tarihi üzerine bir broşür ile Kürdistan Devrimi’nin Yolu’nu edinip okuma fırsatı bulmuştum. Bişar hoca, onun aracılığıyla arayışlarımızı öğrenmiş ve bu nedenle çağırmıştı. Benim açımdan unutulmaz bir karşılaşma ve yeniden buluşmaydı. Kısa bir süre birlikte çalıştık. Yaşanan erken deşifrasyon ve operasyonlar sonucunda her iki arkadaş, Ceylanpınar’ın Aşağıtaşdere köyünde çatışarak şehadete ulaştı. Ben Çukurova’ya çıkış yapabildim, fakat ilişkisiz kalmıştım.
‘KATILIMIMI KIZ KARDEŞİM VE YOLDAŞIM LEYLA İLE YAPTIM’
Bir buçuk ay içinde bu sefer başka bir kanaldan ilişki kurarak, kız kardeşim ve yoldaşım Leyla (Zekiye) ile birlikte 1990 Temmuz’unda gerilla saflarına katılım yaptık. Leyla 17 yaşındaydı. Gerek okumalarıma gerekse yaşanan siyasal sürece yönelik doğal bir duyarlılığı vardı ve bu, aramızda dayanışmacı bir ilişkiye yol açmıştı. Gerillaya katılım kararını sadece ona açtım; o da gelmekte ısrar edince, uzunca bir süre onu aksi yönde ikna etmeye çalıştım. Ama sonuçta o beni ikna etti ve birlikte katılım yaptık.
Botan ve Güney Kürdistan pratiğinde birkaç kez bir araya geldik, değerli anılar oluşturduk. 1991 baharında yaşanan yoğun güç katılımı ve olası TC saldırı hazırlığı sebebiyle o da güçlerin önemli bir bölümüyle birlikte Çukurca bölgesine geçiş yaptı; ben ise sahadaki güç konumlanması içinde kaldım. Esasta Önderlik sahasına geçecek grup içerisindeydim; ancak KDP’nin geçiş güzergahını kapattığı ve Önderliğin Suriye’de gözaltına alındığı haberi gelince gidişimiz ertelendi. Sonrasında ise düzenlemem geçici olarak GAP bölgesine yapılmıştı.
Bir sene sonra, ihtiyaçlar sebebiyle Hatay, Çukurova ve Akdeniz hattına geçtim ve tam bir yıl faaliyet yürüttüm. 2 Mart 1992’de Leyla, Van şehir merkezinde Zinnet Karaaslan ve adını şu an hatırlayamadığım bir arkadaşla birlikte bir evde kuşatılınca bombalarını üzerlerinde patlatarak şehadete ulaştılar. Ben ise aynı yılın 14 Nisan’ında Antalya şehir merkezinde düşmana esir düştüm. İzmir ve Malatya DGM’lerinde görülen yargılamalar sonucunda müebbet hapis cezasına hüküm verdiler. Böylece, an itibarıyla 33 yıl 9 ayını geride bırakmakta olduğum esaret sürecim başlamış oldu.
Sırasıyla Buca ve Malatya tutukevleri ile Bartın, Bursa, Kandıra F, Nazilli E ve İmralı F tipi cezaevlerinde kaldım. 25 Aralık 2015 gecesi bulunduğumuz İmralı Cezaevi’nden, Türk devlet aygıtının komplo uygulamasıyla Çetin Arkaş arkadaşla birlikte alınıp, 26 Aralık’ın ilk saatlerinde Marmara Kapalı Cezaevi’ne (eski adıyla Silivri 9 No’lu) getirildik. Bize özel hazırlanan “karşılama töreni”nin yapıldığı o günden beri de burada tutuluyorum.
‘91’DE ERTELENEN BULUŞMA 2015 YILI MART AYINDA GERÇEKLEŞTİ’
1991’de ertelenen buluşmayı, 2015’in 17 Mart’ında İmralı koşullarında pratikleştirmek, bireysel tarihimin en önemli anlarından birini, başlıca dönemecini oluşturdu. Daha önce bulunduğum bazı cezaevlerinde, Önderlik çözümlemelerini hem yazılı hem de video biçiminde edinme olanağı vardı. Önderlik sahasında yapılan devre çözümlemeleri en geç iki ay içerisinde bize ulaşıyordu. Toplu eğitim çözümleme temelinde gerçekleştiğinden, Önder Apo’ya ve onun tarzına azımsanamayacak bir aşinalık gelişmişti. Fakat 9 ay 15 gün süren bu buluşma, Önderlik gerçeği konusunda var olan duygu ve düşüncelerimi daha da keskinleştirdi.
Bu süreci, 12 bölümlük “İmralı’dan Bakınca: Muhatabını Arayan Barış, Komutanını Arayan Savaş” başlıklı röportaj kitap çalışmamızda genişçe işlediğimiz için burada tekrarlamayacağım. Ancak “çözüm süreci” olarak adlandırılan sürecin sona ermesiyle birlikte, bizim Silivri’ye sürgün edilme biçimimizi anlatmak gerekiyor. Zira güncelde de benzer özel savaş ve komplo yöntemlerini hatırlatan tutumlar var.
2014’te başlatılan “çözüm süreci”nin gelinen aşamadan farklı bir savaşa evrileceğini fark eden Önder Apo, sürgünümüzden birkaç gün önce yaptığı değerlendirmede şiddetli bir savaş konseptinin kapıda olduğunu, bunun bulunduğumuz İmralı koşullarına da yansıyabileceğini ve bu nedenle hazırlıklı olmamız gerektiği uyarısında bulunmuştu. Gerçi son iki ayda ifadesini bulan “zehirlenme iddiası” ile idarenin getirdiği kantin kısıtlaması ve “ya çözersin ya ölürsün” mealindeki adressiz tehdit mektupları, özel savaşın ön işaretlerini veriyordu. Fakat biz sürgün olasılığını fazla hesaba katmamış, bizim için son durak olarak değerlendirmiştik. Bunun böyle olmadığını 25 Aralık gecesi anladık.
‘İŞKENCEYLE SÜRGÜN EDİLDİK’
Akşam yemeği verildikten sonra oturmuş yemeğimi yiyordum. Yemek esnasında, gözetleme yaptıkları mazgalın 4-5 dakika arayla iki kez açılıp kapatıldığını fark ettim. Yemeği bitirdikten sonra önce Çetin’in oda kapısının açıldığını duydum, ardından bulunduğum odanın kapısı açıldı. İkinci müdür sıfatıyla tanıdığımız kişi, Adalet Bakanlığı talimatıyla ikimiz için başka bir cezaevine sevk talimatı geldiğini, eşyalarımızı hemen toparlamamız gerektiğini ve birkaç dakika içinde gönderileceğimizi söyledi. Kısa süren bir tartışma sonucunda kararın değişmeyeceğini anladığımızdan, gitmeden önce Önderlik ile görüşme imkanı tanıyıp tanımayacaklarını sorduk.
Çünkü M. Sait Yıldırım arkadaşın kalp rahatsızlığı nedeniyle sevki yapıldığında, Önderlik ile görüşmüş ve daha sonra gelip bizimle vedalaşmıştı. İlgili müdür, “Bu konuda bir sıkıntı yok, görüşmenizi sağlarız” cevabını verince, ‘O halde önce Önderlik ile görüşelim, sonra gelip arkadaşlarla vedalaşır ve belirttiğiniz gibi yanımıza sınırlı birkaç eşya alırız’ dedik. Bizim bu talepte bulunacağımızı önceden bildiklerinden, hazır gelmişlerdi.
Önde müdür, arkada Çetin arkadaş ve ben, toplu sohbet ettiğimiz bölüme doğru yürürken bizimle gelen personel sayısı üç-dört kişiydi. Odaya girdiğimizde sayının çoğaldığını ve müdürün otururken Önderliğin arka tarafına düşen kapıyı açtığını gördük. O ana kadar kapının nereye açıldığını bilmiyorduk. Peşi sıra Çetin arkadaş diğer tarafa geçtiğinde sesinin yükseldiğini duydum; aynı anda ben de adımımı atıyordum. Manzara şuydu: Sohbet ettiğimiz oda, o güne kadar görmediğimiz nicelikte gardiyanla doldurulmuştu; adımımızı attığımız bölüm ise X-Ray cihazının bulunduğu yerdi, yani cezaevinin girişiydi. Özetle, sözün bittiği yere gelmiştik.
Bizi bekleyen subay ekibi önce ikimizi ters kelepçeledi, sonra ayrı ayrı kostere götürdü. Ayrı yerlerde oturtulduk ve ardından Mudanya’da bekleyen bir ringe, yine ayrı bölümlere konularak Silivri’ye getirildik. Daha sonra öğrendik ki Silivri İdaresi, özel müdahale ekibini gece yarısı evlerinden göreve çağırmış. Bizi bu ekip karşıladı. Gözdağı, tehdit, çıplak arama vb. şiddet uygulamalarıyla karşılaştık; fakat getiriliş tarzımızdan hareketle bunları zaten bekliyorduk. O nedenle şaşırdığımızı söyleyemem.
Ahmet Takan’ın 25 Ocak 2015 tarihli Yeniçağ’daki köşe yazısı, sürecin bozulması yönünde olan bitenlerin nasıl hazırlandığına dair aydınlatıcıdır. İktidarın on yıl süren ‘yurtta Kürtlere savaş, cihanda Kürtlerle savaş’ anlayışından bugüne gelindiğinde, farklı bir zihniyetten söz etmek mümkün müdür? Evet, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile Önder Apo, tarihi güncelleyen stratejik bir yönelişin yolunu açtı. Pratikleşmesi halinde, sadece Kürdistan ve Türkiye’de değil, Ortadoğu genelinde demokratik bir rönesansın yaşanması kaçınılmazdır. Ama ne yazık ki karşı tarafın yaklaşımları, taktik tutumun da gerisinde kalıyor.
İyi incelendiğinde, söz ve eylemleriyle çoklu stratejinin bir gereği olarak farklı roller üstlendiklerini; kelimenin tam manasıyla ‘İyi, Kötü, Çirkin’ filminin bir yansıması gibi hareket ettiklerini görürsünüz. Biliyorsunuz, güç ile gücün gölgesi arasında derin bir fark vardır. Birincisiyle çok şey değiştirebilirsiniz; ancak ikincisiyle yalnızca gölge oyunları oynayabilirsiniz. Gölge oyunlarıyla zaman mefhumuna güç getirilemeyeceği hem zaman hem de enerji kaybıyla sahibini tüketeceği bilinen bir husustur.
İttihatçılar, abartılı tutumlarıyla önce Alman, sonra da İngiliz siyaset stratejisinin sahadaki aparatları olmaktan kurtulamadılar. Osmanlı’dan TC’ye evriliş, bu gerçeğin bir bakiyesidir. Umarız yeni bir deja vu yaşanmaz ya da göreve çağrılmaz.
DEVAM EDECEK