Kuran: Bizim gibi insanlar için yaşam Özgürlük Hareketi’nin kendisidir

Özgürlük Hareketi tutsağı Nasrullah Kuran, “Beni bir Özgürlük Hareketi mensubu olarak motive eden ana güç, elbette ki Özgürlük Hareketi’ni Özgürlük Hareketi yapan Önderlik felsefesi ve bu felsefeyi yaşamsallaştıran ideolojik ve politik örgütlülüktür” dedi

NASRULLAH KURAN

Kürdistan Özgürlük Hareketi ile tanışmasının hayatını tamamen değiştirdiğini belirten Nasrullah Kuran, kendisini en çok etkileyenin ise gerilla saflarında onlara ilk dersi veren kişinin, Özgürlük Hareketi’ne katılmadan önce okuma yazma bilmeyen bir köylü olduğunu öğrenmesiyle olduğuna dikkat çekti.

Hem kendi kişiliğini hem de Kürt halk gerçekliğini tanımada Önder Apo’nun çözümlemelerinin çok büyük etkisi olduğunu vurgulayan Kuran, mücadelenin her aşamasında yaşananlara rağmen bir devrimci olarak inancını hiçbir zaman yitirmediğini belirtti.

Ömrünün son 32 yılını zindanlarda geçiren, bir dönem İmralı’da Önder Apo’nun yanında kalan Nasrullah Kuran ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

‘HAMDIM, ÖZGÜRLÜK HAREKETİ İÇERİSİNDE PİŞTİM’

Özgürlük Hareketi sizin hayatınızda neleri değiştirdi?

Buna pekala ‘neyi değiştirmedi ki?’ yanıtını verebilirim. Mücadeleye katılım ile mücadele kültürü içerisinde yoğurulma süreci zorlu ve sancılı bir süreçtir. Özgürlük Hareketi ile çocuk yaşlarda tanışmam önemli bir avantajdı; fakat diğer taraftan verili düzenin içine doğmuş ve onun da kültürünü almış bir insandım. Gerillaya katılım gösterdiğimde, kişi olarak oldukça toy, düşünce olarak ise fazlasıyla yüzeyseldim. Sol yanım baskındı ama Kürtlük bilincim zayıftı. Henüz gerçek bir kendilik bilinci oluşmamıştı. Kendini tanıyan, güçlü ve zayıf yönlerini tanıyabilen bir konumda değildim. Emekçi bir aileden geldiğim ve küçük yaşlarda sorumluluk aldığım için emek ve görev alma konularında pek bir sıkıntı yoktu. Girişkendim; ancak sıra işin içini de doldurmaya gelince zayıf kalıyordum. Özlü bir ifadeye kavuşturmak gerekirse hamdım, Özgürlük Hareketi’nde piştim. Pişme fiili bir ömrüm bütününü kapsadığı ve diyalektik bağlamı içerisinde sürekliliği gerektirdiği için ‘pişme yoluna girdim’ demek daha sağlıklı bir tanım olacaktır.

Bir defa Özgürlük Hareketi’nde mücadelenin öz ve biçim kazandırdığı farklı bir ruh, duygu ve düşünce yoğunluğu var. İnsanı, insana sevgiyi ve değer haline getirmeyi odağına alan; yaşamı bütün zenginliği içerisinde saf ve sade yönüyle ele almayı, kendine yeterli hale gelmeyi benimseyen, tevazu ve fedakarlık kültüründen beslenen bir felsefe, ideoloji ve onun pratikleşme çabası var. Bununla karşılaştığınızda ne kadar gerici, bencil ve bireyci olursanız olun, bir yerden sonra kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz.

İlk temel eğitimimi gerillada aldım. Bize eğitim veren arkadaş köylü bir arkadaştı; okuma yazmayı gerillada öğrenmiş ve sadece dört aylık kış kampında ideolojik, politik ve askeri eğitim almıştı. Eğitim grubumuzun çoğunluğunu üniversiteden gelen arkadaşlar oluşturuyordu. Buna rağmen, konulara hakimiyeti ve sistemli anlatımıyla hepimizi hayretler içerisinde bırakmıştı.

Yine medrese kültüründen gelen Melle bir arkadaş vardı. Diyalektik konusunu o kadar güzel ve yaşamdan örneklerle anlatabilen bir başka kimseye rastlamadım. Güya üniversite çevrelerinde çalışmalar yürütmüş, tartışma ve toplantılara katılmış; dolayısıyla kendimizi her konuda söz sahibi görüyorduk. İlk dersimi bu arkadaşlardan aldığımı, ilk utancımı bu arkadaşlar karşısında yaşadığımı ve ilk sorgulama yapmaya buradan başladığımı gayet iyi hatırlıyorum.

İkinci dersimi, bir süre sonra Güney Kürdistan’a geçişte Sineht bölgesinde karşılaştığımız Şehit Şiyar (Kazım Kulu) arkadaştan aldım. Arkadaş, 4. Kongre sürecinde katılacak arkadaşları getirmek için Mardin Eyaleti’ne geçiş yapacaktı. Ülke pratiğinden geldiğimizi ve birkaç ay önce katılım yaptığımızı öğrenince gelip bizimle sohbet etti; gözlem ve düşüncelerimizi sordu.

Sıra bana geldiğinde, gerillacılık üzerine Che ve Latin Amerika deneyimine dayanan kitaplardan öğrendiğim ne varsa sıralamaya; Besta ve Cudi’de karşılaştığım, buna tezat pratikleri de örnekleyerek anlatmaya başladım. Haliyle ortaya bir şikayetler manzumesi ve onun dili çıkmıştı. Şiyar arkadaş sonuna kadar dinledi. Söyleyecek sözüm bitince, bize Kürt halk gerçekliğinden; onun özüne yabancılaşmış dünyasından ve onun Halk Ordusu Gerilla’sına yansımalarından oluşan geniş bir değerlendirme yaptı.

Sonrasında bana dönüp, gözlemlerimin yerinde olduğunu fakat doğru anlamlandıramadığımı; bunun kaynağında da Kürt halk gerçeğine yabancılığımın yattığını ve pratik içerisinde zamanla kavrayarak bu eksikliğimi giderebileceğimi belirtti. Gerçekten de pratik içerisinde toplumsal parçalanmanın yarattığı sorunlarla karşılaşıp cebelleştikçe, ezberlerimi bir tarafa bırakmaya ve olanı olduğu gibi kavramaya başladığımda çözüm yönünde mesafe almaya başladığımı fark ettim. Esasta ise o var olanın bir parçası ve kendisiydim. Onu kavradıkça kendimi kavrıyor ve bilince çıkarıyordum.

‘KÜRT HALK GERÇEKLİĞİNİ ÖNDER APO’NUN ÇÖZÜMLEMELERİNDEN ÖĞRENDİM’

Kürt halk gerçeğinden hareketle kendimi, kendimden hareketle de Kürt halk gerçeğini tanıyıp bilince çıkarmada en büyük beslenme kaynağım Önder Apo’nun çözümlemeleri oldu. Gerilla şartlarında savaş ve mücadele sorunlarını çözümleyen değerlendirmeler bana oldukça çarpıcı gelmişti. Pratiğin çok boyutlu ve uğraştırıcı atmosferine rağmen, çözümlemeleri okumak için kendime mutlaka zaman yaratıyordum.

Diyebilirim ki bu konudaki en büyük imkanı, bir çelişki gibi gözükse de zindanda buldum. Daha önce de belirtmiştim; çözümlemelerin hem kitaplaştırılmış hali hem de video kasetleri bulunduğum bir zindana düzenli olarak geliyordu. Bu içerikte muazzam bir kütüphanemiz oluşmuştu.

2000-2004 yıllarına kadar hem toplu eğitimimizi hem de bireysel yoğunlaşmalarımızı çözümlemeleri merkeze alarak yapıyor; inceleme ve araştırma konularımızı da bu çerçevede belirliyorduk. Doğal olarak bu durum, salt ideolojik-politik, savaş ve mücadele sorunlarına yaklaşımda bir hakimiyet ve birikime yol açmakla kalmadı; beraberinde bir dil ve tarz da açığa çıkardı.

Kendini ve toplumunu, aynı düzeyde düşmanını tanıma ve anlamlandırma tutumu gelişti. Kişilik çözümlemeleriyle her birimiz kendimizi yeniden yarattık. Kuşkusuz, kapitalist modernitenin eğitim ve yetiştirme tarzının pompalandığı kof egolar zemininde bu oldukça zor ve sancılı bir süreçtir. Burjuva kültürünü özümsemiş olanlar açısından yaralayıcı, özeleştiri gerektiren boyutlarıyla bir o kadar ‘günah çıkarma’ anlamına gelmektedir. Şüphesiz, benlik ve beğenmişlik aynasından dünyaya baktığınızda kesinlikle böyledir. Ama eğer ‘insan insanla insandır’ diyorsanız; yani toplumsal bir varlık olduğunuza ve yaşam diyalektiğine tabi olduğunuza inanıyorsanız, çözümlemelerin sağaltıcı ve oluşturucu gücüne de inanırsınız.

‘Kendini bil’ düsturuyla başlayan her çözümleme, kişiye önce kendine bakmayı ve kendi ruhunu eğitmeyi öğretir.  Kendi ruhunun bilgisine sahip olmayan biri, bir başkasını gereğince tanıyıp ona özgürce seslenebilir mi?

Verili yaşamı tanımak için sokaklara çıkın. Acıların ve sevinçlerin kaynağını anlamak bir tarafa, adını dahi koyamayan nice insanla karşılaşırsınız. Sıradanlık ve anlam yoksunluğu çağın en temel hastalığı haline gelmiş durumda. Böyle bir insan kalabalığı ile her şeyi yapabilirsiniz; bir tek demokrasi ve sosyalizm yapamaz, bunlar adına değer oluşturamazsınız. İnsanın değersizleştiği yerde, yaşamın kendisi bir değer olmaktan çıkar.

‘TERCİHİNİZE GÖRE KENDİNİZİ YAPAR, KİŞİLİK KAZANIRSINIZ’

Peki değersizleşmenin kaynağında ne var?

Ahlaki ve politik bir varlık olmaktan, amaç için varlık olmaktan çıkmak var. Amaç varlığı olmaktan çıkan insan araçsallaşır. Kapitalist sistem ve onun ulus-devlet uzantısı, insanı her açıdan araçsallaştırma mekanizmalarıdır. Buradan, toplumun özgün ve özerk yapısını öğüterek tek tipleştirmeyi; ondan, maddi bağımlılığı her şeyin önünde tutan biyolojik varlıklar türetmeyi hedeflerler. Kişilik çözümlemesi, Marx’ın zincirlerimizi ‘hayali çiçekler’ olarak adlandırdığı yanılsamayı açığa çıkartır ve o zincirleri kırıp atmamızı sağlar.

Bir nevi, ‘Dinle, yoksa dilin seni sağır eder. Yüzleş, yoksa kalbin seni esir eder. Anla, yoksa zihnin seni deli eder’ biçimindeki Kızılderili özdeyişinin tanımlanması gibidir. Dinlemek, yüzleşmek ve anlamak, bir devrimciyi esas özgürleştiren eylemdir. Bu bütünlüğü içerisinde Özgürlük Hareketi size, hakikat arayışının nitelendirdiği bir yaşam sunar. O yaşamın kıyısında, kenarında mı yoksa merkezinde mi olacaksınız? Tercih size kalmış. Tercihinize göre kendinizi yapar, kişilik ve karakter kazanırsınız.

Bu da Önderliğin vurguladığı gibi, tabii ki bir tutku, aşk kişiliğini ve onun keskinleşmiş iradesini gerektirir. Sanırım Marquez’in kitaplarından birinde geçiyordu: ‘Birlikte gülüyorsanız mutluluktur, birlikte ağlıyorsanız dostluktur; ama birlikte susuyorsanız bu aşktır’ diyordu. Bir amaç varlığı olarak yoldaşlık, bununda ötesine taşmaktır aslında. Çünkü yoldaşlıkta daima sizi yoğunlaşmaya ve kendini aşmaya yönelten bir çaba vardır.

Özetle, ‘sizin hayatınızda neleri değiştirdi?’ sorusuna yanıtım, buraya kadar yaptığım anlatımdır. Zira bizim gibi insanlar için hayat, gelinen noktada Özgürlük Hareketi’nin kendisidir.

‘OLUMSUZU OLUMLAMAYA ÇEVİRME ÇABASINDA OLMAYAN KENDİNİ ÇARESİZLİĞE MAHKUM EDER’

Hiç olumsuz düşünceleriniz oldu mu?

Eğer ‘olumsuz düşünce’den kastınız, ideolojik-politik muhtevasında bir inançsızlık ve güven yitimi ise, hayır. Bireysel tarihimin hiçbir döneminde böyle bir duygu, düşünce ve yalpalama haline girmedim; çünkü kendini alternatif olarak sunan birçok ideolojiyi inceleme imkanı buldum ve hiçbirinin Özgürlük Hareketi kadar bütünlüklü, radikal ve pratikçi olmadığını gördüm.

Bir de Özgürlük Hareketinin izahı zor, kendine özgü bir iç diyalektiği var. Koşullar ne kadar çetin ve çetrefilli olursa olsun, dünyanın birleşip ona saatlerca, aylarca ömür biçtiği bir yerde bakıyorsunuz; kayalıklarda biten dirençli bitkiler gibi kendine bir çatlak bulmuş ve oradan yeşerip daha güçlü hale gelmiş. Bu da insana muazzam bir güven aşılıyor ve özgüven kazandırıyor.

Yok, aklın kötümserliği bağlamında değerlendiriyor ve kötümserliği de negatif olasılıkları hesaplama ve kaygısını taşıma olarak ele alıyorsanız, şüphesiz böyle bir düşünce sistematiğine sahip olmak; süreçleri ve olguları enine boyuna sorgulamak devrimci bir görevdir. Dolayısıyla bir Özgürlük Hareketi mensubu olarak karşı karşıya kaldığım birçok gelişme ve süreç somutunda, ‘neden, nasıl, ne yapmalı?’ temelinde sorgulamalarım ve çıkarsamalarım mutlaka olmuştur.

Bir mücadele insanı olarak bu sorgulamayı yapmamamız asıl eksiklik olur. Zaten bunu yapmadan ne gerçek bir kadro ne de gerçek bir örgüt olabilirsiniz. Bununla birlikte bizim literatürümüzde ‘olumsuz düşünce’, özgüvenden yoksun; oluşu değişim ve dönüşümün dışında gören, dolayısıyla gelişmeyi kendinde donduran düşüncedir. Düşünceyi kendinde dondurmak, her türden dogmatizme ve kaçınılmaz bir biçimde kendini olumlarken kendi dışındaki her şeyi olumsuzlayan bir akla yol açar. Bir de mükemmelliyetçiliği tetikler ki, bu bir çıkmaz sokaktır.

Olumsuzu olumluya çevirme çabasında olmayan; bunun yol ve yöntemini yaratmayarak kendini çaresizliğe mahkum eden her düşünce, bizim nazarımızda negatif, yani olumsuz düşüncedir. Sorunlar karşısında ‘Y bir yol bulacağız ya bir yol açacağız’ belirlemesi, temel bir ilke niteliğindedir.

Bu konuya daha çok şu perspektiften bakıyorum: ideolojik, politik ve örgütsel muhteva hangi felsefik öze dayanıyor? İnsan, toplum ve doğa odaklı bir değer ilişkisi ve bütün bunların ifadesi bir işleyiş barındırıyor mu? Yanıt evetse, gerisi pratikleşme işidir ve bunu da insanlarla yapacağınıza göre, yeterlilik kadar yetersizlik, nitelik kadar niteliksizlik, güç ve cesaret kadar korku ve zayıflıkla karşılaşmanız kaçınılmazdır.

İnsanın eksik bir varlık olduğunu söylüyorsak, onun teorinin aydınlatmasında, pratik içerisinde düşe kalka kendisini geliştirebileceğini de bilmeliyiz. Mesele, bireyin kendisine tanınan bu şansı özgürleşme yolunda mı yoksa istismar ederek, örgütlü emeğin üzerinde kendisini asalakça yaşatma biçiminde kullanıp kullanmayacağına kalıyor. Hem düşünsel hem de pratiksel gerçek olumsuzluk bu olsa gerek.

‘EN BÜYÜK MOTİVASYON, EN BÜYÜK MÜCADELE ANLAMLI YAŞAMDIR’

Kayıplar oldu, kaçanlar oldu ve vazgeçenler oldu. Sizi tutan motivasyon neydi?

Beni bir Özgürlük Hareketi mensubu olarak motive eden ana güç, elbette ki Özgürlük Hareketi’ni Özgürlük Hareketi yapan Önderlik felsefesi ve bu felsefeyi yaşamsallaştıran ideolojik ve politik örgütlülüktür. Bu örgütlülüğün, insanı her ne olursa olsun ve nereden gelirse gelsin; iyi, doğru, güzel ve özgür bir değer haline getirme çabasıdır.

Doğrudur, kayıplar oldu, kaçanlar oldu, vazgeçenler oldu; ama bu doğrudan daha büyük bir doğru da var: o da amaca bağlılığın ve zaferin sözü, binlerce şehit, mücadele mevzilerinde direniş ateşini canlı tutan binlerce militan ve mücadele değerlerine bağlı yaşayan; sayısı milyonları bulan bir halk, halklar gerçeğidir.

Yaşayan ve birbirine ışık tutan bu gerçekliğin varlığı, en büyük motivasyon, en büyük mücadele ve en anlamlı yaşamdır.

Bir değerlendirmesinde Descartes, ‘Sana ışık tutanlara sırtını dönersen, göreceğin tek şey kendi karanlığındır’ derken tam da bunun altını çizer. Neticede Apocu militan ahlaki ve politik bir insandır. Ruhu ve bilinci oranında vicdanı olan bir insandır. Vicdan, emeğe saygı, değerlere bağlılık ve ilke temelli yaklaşımı gerektirir. Zorlanabilir, büyük acılar içerisinde kıvranabilir, hatta ciddi haksızlıklara da uğrayabilirsiniz ama yönünüzü kaybetmez, varlığınıza ihanet etmezsiniz.

Halkınızı, ülkenizi ve özgür insanlığı seviyor ve insan kalmakta ısrar ediyorsanız, o zaman onların yanında olmak, onların dili, bilinci ve eylemi olmak zorundasınız. Çünkü bizi var eden, adlandırıp tanımlayan, sevgi ve emekle buluşturan, bizatihi onların varlığıdır.

İdeolojik beslenme kaynağını doğru belirlemeyen bir kişi, mücadelenin akışı içerisinde güçsüz düşebilir, tökezleyebilir, tıkanıp geriye savrulabilir. Bu da yaşam diyalektiğinin bir parçasıdır. Fakat bir ahlaka sahip olmalı ve en azından Albert Camus’un ‘Veba’ romanındaki Doktor Bernard kadar tutum sahibi olabilmelidir.

Okumuşsanız hatırlayacaksınız: Dr. Bernard, ‘Tek savunduğum, bu dünyada salgınlar olur, kurbanlar verilir; ama elden geldiğince hastalığın yanında yer almamak bize kalmıştır.’