Türk devletinin desteklediği, geçici Suriye hükümetine bağlı HTŞ-DAİŞ çetelerinin Rojava’ya yönelik saldırıları devam ederken, Kürdistan’ın yanı sıra İstanbul’da da Rojava’ya destek eylemleri kesintisiz sürüyor. Kürt halkı ve dostlarının eylemleri, her gün İstanbul’un bir ilçesinde düzenleniyor.
DEM Parti İstanbul İl Eşbaşkanı Çınar Altan, İstanbul’da süren eylemleri ve halkın tepkilerini ANF’ye değerlendirdi.
‘SALDIRILARIN HEDEFİ KÜRTLERİ ORALARDAN TEMİZLEMEKTİ’
İstanbul’da farklı ulusların bir arada yaşadığını belirten Altan, büyük bir Kürt nüfusunun da kentte yaşadığını dile getirerek sözlerine şöyle devam etti: “İstanbul, her ne kadar farklı ulusların ve kimliklerin bir arada olduğu bir yer olsa da diğer yanıyla Bakur’dan çok da farklı olmayıp en büyük Kürt kentlerinden biri. Dolayısıyla 6 Ocak’taki saldırılar başladığında Kürt halkının bu meseleye duyarlılığı anında ortaya çıktı. Elbette o coğrafyaların çok kadim Kürt mahalleleri olması; keza Rojava Devrimi’nin ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kazandırmış olduğu yönetim sisteminin bu mahallelerde hayata geçirilmesi ve bunların hedef alınması, işin temel bir yerinde duruyordu.
Ama esas maç, oradaki Kürt halkını bölgeden temizlemekti. Buna karşı Kürt halkının, özellikle İstanbul’daki Kürtler bağlamında, çok büyük bir refleksi anında gelişti.”
Ancak bununla birlikte mesele, sadece iki mahallenin Kürtsüzleştirilmesi değil; topyekün Rojava Devrimi’nin muhtevasına ve ruhuna yönelmiş bir saldırıydı. Dolayısıyla Kürt halkıyla birlikte, daha önce Rojava Devrimi içerisinde yer almış, bunu savunmuş veya oradaki değerleri kendi değerleriyle paydaş gören diğer kesimler de hızla refleks gösterdi.
İstanbul açısından şöyle bir şey diyebiliriz: Burası, Kürdistan ya da Bakur gibi, sözünü ettiğim kesimlerin ve Kürt halkının topluca bir arada yaşadığı bir kent değil. Büyük ilçelere dağınık yaşanan bir yer. Bu nedenle herhangi bir refleksi hızla bir araya getirme konusunda İstanbul’un ritmi, Bakur Kürdistan’ına göre farklılık taşıyor.
Dolayısıyla bizler de ilk başta, bu meseleye dair siyasi pozisyonumuzu belirterek merkezi açıklamalar yaptık. Ancak mesele sadece açıklama yapmakla sınırlı değil. İstanbul gibi 39 ilçesi olan bir kentte, o tarihten bu zamana kadar 30 ilçesinde tabanı bir araya getirmek amacıyla, geçtiğimiz haftaya kadar açıklama ve yürüyüşlerimiz oldu. Bunların birçoğu basın açıklaması gibi görünmüş olabilir; ama esasında İstanbul İl Örgütü olarak bu meseleye dair politik bilinci açığa çıkarmayı hedefleyen bir saha çalışması yaptık.
Bu açıklama ve eylemlerin her biri, bu saldırıya karşı bir topyekün duruşu mayaladı ve nihayetinde de bunları merkezileştirmek gibi bir yere vardı. Zaten onu planlıyorduk. Geçtiğimiz cumartesi günü de tüm bu örgütlediğimiz ve aynı zamanda savaşın ateşkese rağmen devam ettiği bir ortamda, bu meseleye ‘dur’ demek isteyen herkesi toplayabileceğimiz bir eylem yaptık.”
‘KÜRT HALKININ SAHİPLENME KONUSUNDA BİLİNCİ VE HAFIZASI ÇOK KUVVETLİ’
Kürt halkının Rojava’yı sahiplenme konusunda güçlü bir bilinç ve hafızaya sahip olduğunu dile getiren Altan, 24 Ocak Cumartesi günü Aksaray’da toplanan binlerin bunun açık bir göstergesi olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Orada açığa çıkan şey şuydu: Kürt halkının Rojava’yı savunmaya yönelik çok büyük bir bilinci ve hafızası var. İstanbul’da yaşayan diğer devrimci ve sosyalist yapıların da bu meseleye dair bir hafızası ve bilinci var. Bizler bunu 6-8 Ekim Serhildanı’nda da görmüştük. Buna benzer bir sorumluluk bilinciyle bir çağrı yapmıştık. Cumartesi günü alana gelen kitle, bugüne kadar aldığımız siyasi pozisyonu yalnızca belli başlı basın açıklamalarına sıkıştırmak isteyen anlayışı aşarak Rojava’yı güçlü bir biçimde sahiplendi.”
Kürt halkının bir yandan duygusal olarak savaşa ‘dur’ demek için sokağa çıktığına, diğer yandan ise Rojava’da yaşananların bir varlık-yokluk savaşı olduğunun bilincinde olduğuna dikkat çeken Altan, şunları söyledi: “Meseleyle kurulan ilişki, ilk etapta savaşın ve saldırıların yarattığı etkiyle, açığa çıkan işkence ve infaz görüntülerinin doğrudan oluşturduğu güçlü bir duyguyla şekilleniyor. Bu duygulanım üzerinden kitleler politik mücadeleyle ilişki kuruyor. Elbette buna karşı, saldırıları durdurmaya yönelik bir eğilim ortaya çıkıyor; ama şu çok önemli. 6 Ocak’tan bu yana yaptığımız tüm çalışmalarda şunu çok net vurguladık:
Bu saldırılar yalnızca Rojava’ya, oradaki bir toprak parçasına yönelik ya da HTŞ iktidarını kurmaktan ibaret değil. Ortadoğu’nun genel dizaynı bakımından HTŞ’nin nasıl kullanılacağı ve uzun vadede, geçmişteki ‘yeşil kuşak’ benzeri bir Sünni eksen yaratılmak isteniyor. Bu Sünni eksen, yalnızca Haşdi Şabi ya da İran’a karşı kullanılacak bir aparat olmanın ötesinde, bölgenin kültürel ve siyasal yapısını da dönüştürmeyi amaçlayan ciddi bir tehlike arz ediyor.
Dolayısıyla Rojava’nın savunulması, yalnızca Kuzey ve Doğu Suriye’de elde edilen kazanımların savunulmasından ötesinde, Türkiye’nin geleceği açısından çok aşikar olan ve tüm bölgeye yansıyacak bu eğilimin durdurulması anlamını da taşıyor. Nitekim cumartesi günü alana gelenlerin birçoğunun da böyle reflekslerle meseleyi sahiplendiğini görüyoruz.
Bu önemli. Sadece destek ve dayanışmanın ötesinde, bu topraklarda da bir değişimi yaratacak kurucu bir iradenin oluşmasını sağlar diye düşünüyoruz. Bunun daha da yükseleceğini düşünüyoruz. Bizler de böyle bir savunmayı ve sahiplenmeyi büyütmek adına, saldırılar dursa dahi eylemliliklerimizi ve bunu bertaraf etme irademizi daha fazla genişletip, büyüteceğiz.”
‘KÜRT HALKI NE ÖZGÜRLÜK HAREKETİNE NE DE DOSTLARINA TAVIR ALDI’
Kürt tabanının, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi ne Kürt Özgürlük Hareketi’ne ne de onun dostlarına yönelik olumsuz bir tavır içinde olmadığını vurgulayan Altan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kürt tabanı içerisinde sosyalistlere ya da Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik bir ayrım varmış gibi göstermek hem Kürt Özgürlük Hareketi’ni hem de onunla tarihsel olarak yan yana durmuş, stratejik ortaklıklar kurmuş yapıları bertaraf etme düşüncesinin bir yerinde duruyor.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigma değişimi sonrasında kurduğu hatta, yalnızca Kürtlere ve Kürdistan’a indirgenmiş bir gelecek hedeflenmediği çok aşikar. Burada, buna yönelik bir ayrımın yaratılması, yalnızca teorik anlamda değil; aynı zamanda Hareketi dar bir alana hapsetme adına bir yerde duruyor. Bu da doğrudan ya da dolaylı bir şekilde hayata geçiriliyor.
Nihayetinde Rojava’ya dönük saldırıyı da böyle görmek gerekiyor. Kuzey ve Doğu Suriye’de, oradaki halklara yayılan ve sahiplenmesini sağlayacak bir toprak ve siyasal hegemonya genişlemesi başlamıştı. Ancak bu, emperyalist ve bölgenin gerici devletleri tarafından ciddi bir tehdit olarak görüldü. Dolayısıyla egemenler açısından, Kürt halkının mücadeleci güçlerle böyle bir temelde yan yana gelmesinin engellenmesi gerekiyordu. Bu saldırıyı da bu politikanın bir parçası olarak görüyorum.
İkinci olarak, Kürt olmayan sol ve sosyalist yapılar açısından da sosyal şovenizm riskinin kapıda olduğunu söyleyebiliriz. Bu, yalnızca teorik bir tartışmanın ötesinde; Kürt Özgürlük Hareketi’ne, onun kurduğu ittifaklara ve bu zamana kadar aldığı yola yönelik eleştirilerin, aynı zamanda sosyal şovenizmin yeniden kabartılması riskini de ortaya çıkarıyor.
Öte yandan, Kürt halkı açısından da ‘özümüze dönelim’ söylemiyle ifade edilen; ancak siyasi önderliğinin ifade etmediği bir şekilde, içe kapanma ve ulusal reflekslere sıkıştırma gibi bir risk de barındırıyor. Bu durumu batıdaki gençler açısından da net görebiliyoruz. Böyle bir mücadele ortaklığının hayata geçirilmediği her yerde, bunu belli ulusal reflekslerle tarif etmek gibi aslında hareketin siyasi, teorik ruhuna da uymayan refleksler var.
Bu risklerin her biri hem Rojava’da hem de burada hareketi parçalamak ve çözmek amacıyla kullanılıyor. Ama DEM Parti olarak, Kürt siyasi hareketi olarak ve onunla birlikte mücadele içerisinde yer almış sosyalist dostları olarak bunun farkındayız. Elbette ki siyasi söylemimizi de bunun dışına koyacak şekilde inşa etmeye çalışıyoruz.”
‘MESELE, ROJAVA DEVRİMİNİ SAHİPLENECEK DEVRİMCİ BİR KAMPIN YARATILMAMASIDIR’
Yaşananların uzun soluklu olduğunu ve büyük riskler barındırdığını belirten Çınar Altan, saldırıların yalnızca Rojava’ya yönelik olmadığının bilincinde olduklarını, bu nedenle İstanbul’da büyük eylemliliklere hazırlandıklarını ifade etti. Altan, Rojava’ya yönelik özellikle ABD ile kurulan taktik ilişkiye eleştiri getirenlere ilişkin de şunları söyledi: “Daha önce olduğu gibi bugün de enternasyonal bir karakter taşıyan bir görev önümüzde duruyor. Bunu şuradan okuyoruz ve bunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Rojava Devrimi’nin bu anlamıyla boğulmasına yol açtığı gerekçesiyle, ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerle kurulan taktik ilişkiyi bir eleştiri konusu haline getirenler var. Bu, şuradan kaynaklanıyor: Bir varoluş ve varlık hakkı kazanma mücadelesi içerisinde, egemenler arasındaki çelişkiler bir devrimci özne tarafından kullanabilir. Bunun meşruiyeti tarihsel olarak da vardır. Mesele, karşısında bir kampın, devrimci bir kampın, bu değerlerle kuşanmış bir bölgesel kampın yaratılıp yaratılmadığıdır.
Bir Türk sosyalist olarak, bugüne kadar ki saldırıları aynı zamanda bir öz eleştiri olarak da okuyorum. Bizler Rojava’nın değerlerini hayata geçirecek ve onun varlık hakkını güvence altına alabilecek bir karşı kampı yaratabilseydik; Kürt halkı ulusal birliğini sağlayabilmiş olsaydı, Güney’de ve diğer parçalarda böyle bir kampın özneleri ortaya çıkabilseydi, Türkiyeli sosyalistler iktidar değişikliği başta olmak üzere Rojava ile dayanışma içinde olacak siyasal dönüşümü yaratabilseydi, Rojava Devrimi belki de bugün eleştirilen ve sorunlu görülen bu ittifaklara girmek zorunda kalmayacaktı.
Elbette hiçbir şey yenilmiş değil. Rojava Devrimi’ne yönelik saldırıların durdurulması ve aynı değerlerle bölgeye yayılması temel hedefimizdir. Bizler de kendimize buradan görev biçiyoruz ve bunu daha da yaymak için elimizden geleni yapacağız.”