Kürt meselesi Ortadoğu’daki yeni dönemin merkezinde

Prof. Dr. Abdurrahman Gülbeyaz, yaşanan gelişmelerin Kürtler açısından hem fırsatlar hem de ciddi riskler barındırdığına dikkat çekerek, çözümün devlet merkezli değil, toplum odaklı yeni bir siyasal perspektiften geçtiğini vurguladı.

ABDURRAHMAN GÜLBEYAZ

İran, ABD ve İsrail arasında derinleşen gerilimler Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken, bölge yeni bir tarihsel kırılma eşiğine doğru ilerliyor. Yüzyılı aşkın süredir özgürlük ve statü arayışını sürdüren Kürt halkı açısından bu gelişmeler hem yeni fırsatlar hem de ciddi riskler barındırıyor. Bu süreçte, Kürt Halk Önderi Önder Apo’nun ortaya koyduğu Demokratik Toplum paradigması, savaş ve çatışma sarmalına karşı alternatif bir çözüm modeli olarak öne çıkıyor.

Ortadoğu’da değişen güç dengeleri, bu gelişmelerin küresel etkileri ve Kürt meselesinin geleceği açısından belirleyici rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Abdurrahman Gülbeyaz, sorularımızı yanıtladı.

İran, ABD ve İsrail arasında devam eden savaş Ortadoğu’daki güç dengelerini nasıl etkiliyor? Sizce bölge yeni bir tarihsel kırılma sürecine mi giriyor?

Ortadoğu’da bugün olup biteni anlamak için evvela görünen askerî ve diplomatik hareketliliğe kendi başına açıklayıcı gücü olan bir hakikatmiş gibi yaklaşmamak gerekir. İran, ABD ve İsrail arasındaki gerilim elbette – kelimenin tam anlamıyla – hayati bir önemi haizdir; fakat bunun önemi, üç aktör arasında cereyan eden münferit bir restleşmeden ibaret olmasında değil, çok daha derin, çok daha ezelî bir kriz alanını görünür kılmasındadır. Beş bin küsur yıl önce yine bu coğrafyada icat edilen “devlet” mefhumu ve cihazı, özellikle de bu cihazın 17. yüzyıldan itibaren kapitalist Batı’da geliştirilip tedricen tüm dünyaya empoze edilen modern sürümü “ulus-devlet” ile insanlık durumu ve küresel hayat arasındaki bağdaşmazlığın, antagonizmanın tahammül edilemez hâle gelmesindendir.

Mesele yalnızca devletlerin birbirleriyle çatışması değildir. Mesele, küresel ölçekte bakıldığında, enerjisini ölüm ve imhadan devşiren devlet fikri ve pratiğinin yerküreye özgü hayatla çatışmasıdır. Bu tahakküm mimarisinin Ortadoğu özelindeki son yüz yıllık uygulamasına bakıldığında ise söz konusu çatışma, Batı’da biçilip dikilen ulus-devlet pantolonunun Ortadoğu’nun yedi bacaklı toplumlarına zorla giydirilmesi biçiminde tezahür etmektedir.

Ben bu yüzden bunun bir tarihsel kırılma uğrağı olduğunu düşünüyorum; ama “kırılma” kelimesini sanki eski olan çözülüyor ve yerine kendiliğinden daha iyi olan geliyor gibi bir saflıkla anlamıyorum. Hayır. Tarihsel kırılmalar, hele Ortadoğu gibi imha teknolojilerinin, vekalet savaşlarının ve siyasal tasallutun ayrık otu arsızlığıyla topraktan fışkırdığı coğrafyalarda, aynı anda hem imkân hem felaket üretir. Eski denge sarsılır, sallanır, yıkılmaya yüz tutar veya yıkılır; fakat onun yerini adil bir düzenin alacağına dair hiçbir temellendirilebilir garanti yoktur. Hatta yaygınlıkla görülen şey, çözülmenin yeni bir özgürleşmeden çok daha zorba, daha kanlı, daha müdahaleye açık ara biçimler üretmesidir.

İşin daha yapısal tarafına bakarsak, burada bir kez daha devlet ile toplum arasındaki o temel antagonizma kendini dayatıyor. Toplum, açık bir sistem olarak değişmeye, kendini sürekli olarak uyarlamaya, yeni formlar üretmeye meyyaldir; devlet ise tandans itibarıyla kendini kapalı bir sistem gibi kurar ve mümkün olduğunca az şeyin değişmesini ister. Değişimi asgariye indirmek için de zor kullanmak zorundadır.

Jîna’nın katlinin ardından yükselen “Jin, Jiyan, Azadî” ayaklanması üzerine kaleme aldığım yazıda da tartıştığım üzere, devlet sistemi dış etkilerden yalıtmak ve mümkün mertebe olduğu gibi muhafaza etmek ister; toplum ise buna rağmen ve tam da buna karşılık durmaksızın yeni dönüşümler/uyarlanımlar üretir. İşte bugünkü gerilimler de bu yapısal çelişkinin daha geniş jeopolitik düzleme taşınmış tezahürlerinden biridir.

Bu savaş ve gerilimin derinleşmesi, Ortadoğu’daki halklar ve özellikle statü arayışı süren Kürt halkı açısından hangi fırsatları veya riskleri doğurabilir?

Kürt halkı açısından bu tür tarihsel uğraklar daima iki yüzlüdür. Bir yandan imkân doğururlar; öte yandan çok ağır riskler üretirler. İmkân doğururlar, çünkü merkezî devlet aygıtlarının mutlak denetim kapasitesi aşındığında uzun süre bastırılmış olan tarihsel-siyasal aktörler nefes alma ve manevra alanı bulabilir. Ama aynı anda risk üretirler; çünkü bu tür dönemlerde Kürtler çoğu zaman doğrudan siyasal özne olarak değil, askerî rezerv, tampon unsur, bölgesel denge kartı yahut uluslararası pazarlık nesnesi olarak görülür.

Bana kalırsa burada çok temel bir ayrım yapmak gerekiyor: Kürtler açısından fırsat, dış güçlerin geçici ihtiyaçlarına eklemlenmek değildir. Gerçek fırsat, tarihsel öznelliklerini tahkim edebilmektir. Bunun dışındaki her şey, ilk bakışta fırsat gibi görünse bile çoğu zaman daha rafine bir araçsallaştırmanın ilk safhası olmaktan öteye geçmez. Yakın tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Kürtler tam görünür hâle geldikleri anda, aynı ölçüde tasfiye edilebilir hâle de getirilebilmişlerdir.

Benim “Kürdistan mefhumu” etrafında düşündüğüm mesele de tam budur. Son yüz yıl boyunca belirleyici olan şey yalnızca Kürtlerin varlığı değil, egemen siyasî aklın “Kürdistan”dan ne anladığıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık tarihinde bu mefhum yalnızca bir coğrafya adı olarak değil, topyekûn bastırılması, silinmesi, parçalanması gereken bir tarihsel-siyasal hakikat olarak muamele görmüştür. Bu yüzden o tarih, bir taraftan cinayet ve katliamlar süreğeni, diğer taraftan ise Kürtler bakımından direniş süreğeni olarak cereyan etmiştir. Bugün de yeni olan çok şey varmış gibi görünse de öz itibarıyla aynı imha iradesi ile aynı direniş iradesinin yeniden karşı karşıya geldiğini söylemek mümkündür.

Dolayısıyla bugünkü gerilimler Kürtler için bir kapı aralayabilir; ama o kapının nereye çıktığı, Kürtlerin kendi siyasal iradelerini ne ölçüde başkalarının stratejik ihtiyaçlarından bağımsız kurabildiklerine bağlıdır. Aksi hâlde “fırsat” denilen şey, bir kez daha başkalarının savaşında kullanılıp sonra yüzüstü bırakılmanın yeni adı olur.

Kürtlerin yaşadığı Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de farklı siyasal koşullar bulunuyor. Bu yeni dönemde Kürt siyasetinin ortak bir perspektif geliştirmesi mümkün mü?

 

Mümkündür; hatta bana sorarsanız zarurîdir. Fakat burada “ortak perspektif” ile “tek biçimlilik” birbirine karıştırılmamalıdır. Dört parçada koşullar farklıdır; devlet biçimleri farklıdır, şiddetin yoğunluğu ve tarzı farklıdır, hukuk rejimleri farklıdır, toplumsal doku ve siyasal tecrübe farklıdır. Dolayısıyla her sahada aynı örgütsel biçimin, aynı taktiğin, aynı söylemin birebir tekrarlanmasını beklemek siyaseti mekanik bir şablonculuğa indirgemek olur.

Ama bu, ortak bir ufkun imkânsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine bugün her zamankinden fazla ihtiyaç duyulan şey, parçaların özgüllüğünü inkâr etmeyen ama Kürt meselesini birbirinden kopuk tali dosyalar öbeği olmaktan çıkaran bir müşterek üst bakıştır. Bunun asgari zemini şudur: Kürtler bir güvenlik problemi değil, tarihsel-siyasal bir halk gerçekliğidir. Kürtlerin birbiri aleyhine kullanılmasını kategorik olarak imkânsız kılan asgari bir stratejik akıl şarttır. Her parçadaki mücadele kendi özgül meşruiyetini korurken bütüne ilişkin ortak bir siyasal ufka bağlanmalıdır.

Ben buna yekparelik değil, eşgüdümlü çoğulluk derim. Ortak perspektif, herkesin aynı cümleyi kurması değil; herkesin farklı somutluklar içinden hareket ederek aynı tarihsel düğümü tanıyor olmasıdır.

Küresel güçlerin Ortadoğu politikalarında Kürt meselesinin rolü sizce nasıl değişiyor? Kürtler bölgesel denklemde nasıl bir aktör olarak görülüyor?

Burada belirgin bir değişim var; ama bu değişim Kürtlerin nihayet adaletin ve meşru siyasal öznelliklerinin taşıyıcısı olarak tanınmaya başlanmış olmalarından ibaret değil. Daha ziyade şu oluyor: Kürt meselesi artık bölgesel denklemin kenarında tutulabilecek, uygun görüldüğünde dondurulabilecek, gerektiğinde de üzeri örtülebilecek tali bir unsur olmaktan çıkıyor. Enerji hatlarından sınır rejimlerine, vekalet savaşlarından iç istikrarsızlıklara kadar pek çok temel meselenin düğüm noktalarından birine dönüşüyor.

Fakat görünürlük ile tanınma aynı şey değildir. Kürtler daha görünür hâle geliyor olabilir; ama bölgesel ve küresel güçlerin gözünde hâlâ çoğu zaman eşit meşruiyete sahip kurucu bir özne olarak değil, yönetilmesi, dengelenmesi, budanması, desteklenmesi ya da gerektiğinde cezalandırılması gereken bir faktör olarak görülüyorlar.

Bu yüzden Kürt meselesinin küresel siyasette daha merkezî hâle gelmesi, kendi başına olumlu bir gelişme sayılamaz. Bir sorunun görünürlüğünün artması bazen onun çözülmeye yaklaştığını değil, daha yoğun biçimde kontrol edilmek istendiğine de işaret edebilir.

Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu Demokratik Toplum paradigması, Ortadoğu’daki ulus-devlet merkezli siyasal krizlere nasıl bir alternatif sunuyor?

Bence bu paradigmanın esas önemi, Kürt meselesini “ayrı devlet olsun mu olmasın mı?” gibi dar bir devlet formu tartışmasına hapsetmemesidir. Ortadoğu’nun tarihsel tıkanıklığı büyük ölçüde şuradan kaynaklanıyor: toplumsal çoğulluk, merkezî egemenlik lehine ya bastırılıyor ya da öğütülüyor; siyasal çözüm de sürekli yine aynı devletçi şablon içinde aranıyor.

 

Demokratik Toplum paradigması bu düğüme başka bir yerden müdahale ediyor. Devleti değil toplumu merkeze koyuyor. Tekliği değil çokluğu esas alıyor. Egemenliği değil birlikte varoluşun örgütlenmesini öne çıkarıyor. Bu bakımdan mesele yalnızca Kürtlerin nasıl yaşayacağı değildir; Ortadoğu halklarının birbirlerini inkâr etmeden nasıl birlikte yaşayabileceği meselesidir.

Demokratik toplum ve demokratik konfederalizm yaklaşımının sadece Kürt sorununun çözümünde değil, Ortadoğu’daki farklı halklar için de uygulanabilir bir model olabileceğini düşünüyor musunuz?

Az evvel de ima ettiğim gibi evet, düşünüyorum. Çünkü bu yaklaşımın değeri, etnik tekelciliğe dayanmamasındadır. Farklı toplumsal unsurların müşterek hayatını, karşılıklı tanınmasını ve yerel-toplumsal inisiyatifin güçlenmesini esas alır. Bu yüzden teorik olarak Kürtler için olduğu kadar bölgedeki diğer halklar ve inanç toplulukları için de uygulanabilir bir model teşkil eder.

Ortadoğu’da artan savaş ve çatışma ortamına karşı halklar arası barış ve demokratik çözüm perspektifi nasıl geliştirilebilir?

Her şeyden önce barışın ne olmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır. Barış yalnızca silahların susması değildir. Adalet içermeyen sükûnet barış değildir; sadece ertelenmiş çatışmadır.

Gerçek bir barış perspektifi ancak en çok inkâr edilenlerin, en çok ezilenlerin tecrübesi merkeze alınarak geliştirilebilir. Halkların birbirini eşit siyasal varlıklar olarak tanıması, yerel-toplumsal öz örgütlenmenin meşruluğunun kabul edilmesi ve kadın özgürlüğünün kurucu bir mesele olarak ele alınması gerekir.

Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’da değişen güç dengeleri ışığında Kürt meselesinin geleceğini nasıl öngörüyorsunuz?

Kürt meselesi ne kaybolacaktır ne de bölgesel denklemin dışına itilebilecektir. Tersine, önümüzdeki yıllarda daha da merkezî bir mesele hâline gelecektir. Ancak bu merkezîlik otomatik olarak olumlu bir istikamet doğurmaz.

Belirleyici olan, Kürt siyasal aktörlerinin kendi tarihsel taleplerini ne ölçüde bağımsız biçimde kurabildiği olacaktır. Eğer bu başarılabilirse, Kürt meselesi yalnızca Kürtler için değil, bütün Ortadoğu için yeni bir siyasal ufuk açabilir. Aksi hâlde ise görünürlük artsa bile, imha mantığı farklı biçimlerde sürmeye devam eder.

Sonuç olarak Kürt meselesi, aynı zamanda Ortadoğu’nun geleceğinin de turnusol kağıdı olacaktır.