Rojava’yı statüsüzleştirme ve Kürt halkına yönelik imha saldırıları devam ederken, çok farklı tartışma konuları da gündeme gelmektedir. Bu tartışmalar, özellikle dijital medya aracılığıyla oldukça fazla kafa karışıklığına, muğlaklıklara ve algı operasyonları yoluyla bilinç saptırmalarına neden olmaktadır. Yaşanan saldırıların sadece askeri ve siyasi saldırılar olmadığı; bir o kadar, hatta daha tehlikeli bir şekilde ideolojik saldırılar olduğu anlaşılmaktadır. Bu ideolojik saldırıların belli merkezlerden yönlendirildiği ve özel savaş yöntemleriyle yaygınlaştırıldığı açıktır.
Yaşananlardan ders çıkarmak, eleştirel değerlendirmeler yapmak ve kapsamlı özeleştirilerde bulunmak elbette gereklidir ve olacaktır. Ancak bu durumu fırsata dönüştürüp ideolojik ve düşünsel çarpıtmalar yaratarak düşünsel ve paradigmasal dayanaklarımızı karalamaya, küçük düşürmeye çalışmak ya da bunu fırsat bilip rol çalmaya yönelmek ayrı bir durumdur. Bir halka yapılacak en büyük kötülük; felsefi ve düşünsel dayanaklarını ortadan kaldırarak politik bilincini çarpıtmak ve onu apolitik özneler haline getirmektir. Düşünsel ve zihinsel kırıma uğrayan toplumlar, egemen güçlerin politik amaçlarının nesneleri olmaktan kurtulamazlar.
Rojava’da Halep’e yönelik saldırılarla birlikte başlayan sürecin en önemli kazanımı, halkımızın topyekün ayağa kalkması ve Rojava direnişine sahip çıkmasıdır. Kürt halkında büyük bir ulusal bilinç ve ulusal ruh, Rojava’yı sahiplenme eylemleri etrafında açığa çıkmıştır. Bu durum, Kürt halkı için büyük bir kazanım ve tarihsel bir birikimdir. Bugün yaşananlar, geçmişin birikimi üzerinden geliştiği gibi geleceğe de büyük ve önemli bir miras devretmektedir. Bunun anlamını ve değerini bilmek gerekir. Bu ortak ruh ve bilinç, “Yek e, yek e, yek e, gelê Kurd yek e” sloganında birleşmiş ve halkımız bunu eylem alanlarında haykırmıştır. Elbette diğer halklardan dostlarımızın, özgürlük ve demokrasiden yana olan insanların destek ve dayanışmasını da unutmamak gerekir. Her ulustan binlerce kadın ve genç, enternasyonal dayanışma temelinde sokaklara ve eylem alanlarına dökülmüş, Kürt halkını yalnız bırakmamıştır.
Bu ulusal uyanışa, birlik ruhu ve bilincine sahip çıkmak ulusal olduğu kadar demokratik bir sorumluluktur. Ancak özellikle Kuzey ve Doğu Suriye’deki Arap aşiretlerinin taraf değiştirerek Şam hükümetinin safına geçmesi, farklı tepki ve düşüncelerin açığa çıkmasına neden olmaktadır. Bu aşiretlerin işbirlikçi, ihanetçi tutumu; güce tapan, güçten yana olan ilkesiz duruşları ve talancı karakterleri, halklara olan yaklaşımımızı değiştirmemeli ve belirlememelidir. Devrim sürecinde Arap halkı içinde yeterince dönüşüm yaratılamamış olması ise ayrıca bir eksiklik ve özeleştiri konusudur. Ancak bu duruma bakarak demokratik ulus ve halkların kardeşliği paradigmasının yanlış olduğunu söylemek ya bilinçli bir saptırma ya da yönlendirmeye gelmektir.
Uluslararası komplocu güçler ve onların yerel işbirlikçileri, olgunun kendisini yaratarak toplumda algı oluşturmada mahirdirler. Kürtler ile Arapları karşı karşıya getirerek demokratik ulus paradigmasını karalamaya ve gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. En başta Türk devleti, yıllarca Arap–Kürt karşıtlığı ve savaşını yaratmak için uğraşmış, halen de uğraşmaya devam etmektedir. Egemen güçler, her zaman toplumda iç çelişkiler yaratarak, bölüp parçalayarak iktidarcı sistemlerini kalıcı kılmaya çalışmıştır. Dünyanın hegemonik güçleri ve bölgedeki sömürgeci devletler de dinciliği, mezhepçiliği ve milliyetçiliği sürekli canlı tutarak toplumu birbirine düşürmeyi, zayıflatmayı ve kendilerine muhtaç etmeyi politika bellemişlerdir. Önder Apo buna “iti ite kırdırma” ya da “tavşana kaç, tazıya tut” politikası demiştir.
Demokratik ulus paradigması ve bu temelde halkların eşitliği ile kardeşliğini savunmak, bizim için bir ilke ve ahlaki ölçü değerindedir. Toplumun her kesiminde eşitlik ve özgürlüğü savunuyoruz. Kadın ile erkek arasında eşitlik, din ve inançlar arasında eşitlik, dil ve kültürler arasında eşitlik ve bu değer yargısının bir devamı ve tamamlayanı olarak halklar arasında eşitlik istiyoruz. Bundan daha adil, daha anlamlı ve daha fazla toplumsal ahlak içeren bir bakış açısı olabilir mi? Bazı Arap aşiretlerinin ihaneti ve taraf değiştirmesi, bizi bu ilkelerimizden vazgeçirebilir mi? Bu ilkelerden vazgeçmek, kendini inkar etmek anlamına gelir. Milliyetçiliğin dümen suyuna girmek demektir. Tüm bu katliam ve acıları yaratanlara ve yaşatanlara benzemek anlamına gelir. İnsanlık değerlerimizi bir tarafa bırakıp onlarla milliyetçilik ve iktidar yarışı içine girmek demektir.
Yüzyıl da geçse, halklar bahçesi olan Ortadoğu’da demokratik ulus paradigması dışında bir çözüm olamaz. Dincilikte, mezhepçilikte ve milliyetçilikte ısrar etmek; daha fazla katliam, daha fazla yıkım ve daha fazla çözümsüzlük demektir. Bunun en açık örneği, dincilik ve milliyetçilik temelinde zamana yayılan İsrail–Filistin savaşı ve bunun bir sonucu olan Gazze’dir. Önder Apo, Ortadoğu’da onlarca Gazze’nin yaşanabileceğine işaret etti.
Avrupa, üç yüzyıl boyunca mezhepçilik ve milliyetçilik temelinde gelişen savaşlara sahne oldu. Bunların sonuncuları olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda milyonlarca insan hayatını kaybetti. Savaşlardan galip çıkanlar da Pirus zaferini misali bitap düşmekten kurtulamadı. Avrupa Birliği düşüncesi, bu tarihsel tecrübelerin sonucunda ortaya çıktı. Devletler sistemi biçiminde de olsa, birbirini tanımaya dayanan bir anlayışta ortaklaştılar. Ortadoğu’da da halk ve kültürlerin birbirini eşitlik temelinde tanıması ve bir arada kardeşçe yaşaması dışında gerçekçi bir çözüm modeli yoktur. Demokratik ulus düşüncesi bu çözüm modelini esas almaktadır. Avrupa’nın kanlı deneyimini tekrarlamak zorunda değiliz.
Dincilik de mezhepçilik de milliyetçilik de karşıtlıklar doğurur. Bu karşıt özneleri güç ve iktidara dayalı olarak çatıştırır, savaştırır; kimin gücü kime yettiyse artık. Demokratik ulus düşüncesinin halklarda kök salması ve benimsenmesi elbette kolay değildir, zaman almaktadır. Çünkü egemen güçler, halkları dincilik, mezhepçilik ve milliyetçilikle zehirlemiş; birbirine karşı tahrik etmiş ve önyargılar oluşturmuşlardır. Bu anlayış ve önyargıları aşmak ise ciddi bir çaba, emek ve mücadele gerektirmektedir.
Bilinçli olarak çarpıtılan diğer bir olgu da demokratik ulus ile ulusal birliği karşı karşıya koymaktır. Sanki bunlar birbirine karşıttır, birinden birini tercih etmek gerekirmiş gibi lanse edilmektedir. Demokratik ulus düşüncesi asla ulusal birliği dışlamaz. Aksine, ulusal birlik ve bilinç ne kadar güçlü olursa, o kadar diğer halklarla da eşit ve sağlıklı ilişkiler kurulabilir. Önder Apo ve Özgürlük Hareketi kadar ulusal birlik için düşünsel ve politik çaba gösteren olmamıştır. Bugün de bu çabayı büyütmek her birimizin sorumluluğu olmalıdır. Kürt ulusal birliğini geliştirmek, demokratik ulus düşüncesinin gereği ve ayrılmaz bir parçasıdır.
İktidarcı, işbirlikçi, hain ve özgürlük ile eşitlik değerlerine aykırı hareket eden kim olursa olsun, onun karşısında durmak, direnmek ve mücadele etmek bir öz savunma görevidir. Kimse çetelerle, DAİŞ, HTŞ ve ihanetçi aşiretlerle kardeşlikten bahsetmiyor. Ancak bunların şahsında tüm bir halkı, hatta halkları böyle görmek, aynı kefeye koymak da yanlıştır. Unutmamak gerekir ki binlerce Arap şehidimiz var; yoldaşlarımız var, dostlarımız var, komşularımız var. Her halktan iyi, ahlaklı, özgürlükçü ve demokratik insanların kardeşliğinden bahsediyoruz.
Sonuç olarak, ulusal birliğin, ulusal bilinç ve ruhun halkımızda bu kadar açığa çıktığı, ete kemiğe büründüğü bu koşullarda sadece bunun propagandasıyla yetinmemek gerektiğini düşünüyoruz. Ulusal birliği örgütsel bir sisteme ve kurumsal bir iradeye dönüştürmek, tüm Kürdi güçlerin sorumluluğundadır. Halk, birlik talebini en gür sesle ve eylemle ortaya koymuştur. Ortadoğu yeniden dizayn edilirken Kürt halkının yeni sistemde nasıl yer alacağı, yer alıp almayacağı belli değildir. Yeni Sykes-Picot’lar ve Lozanlar tehlikesi vardır.
Tehdit ve tehlikeler büyüktür. Ancak büyük kazanımlarla yeni sistemde yer edinme imkanları da vardır. Kürt ulusal birliği ne kadar erken ve güçlü oluşturulursa, tehlikeleri bertaraf etme ve imkanlardan yararlanma da o kadar mümkün olacaktır.