2008 yılında “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanan Ümit Çobanoğlu, 18 yıl boyunca farklı cezaevlerinde kaldı. Cezaevine girdiğinde 20 yaşında olan Çobanoğlu, bugün 38 yaşında ve tahliyesinin üzerinden birkaç ay geçti.
Tutukluluğu süresince hem koğuş sisteminin uygulandığı cezaevlerinde hem de F tipi ve T tipi cezaevlerinde kalan Çobanoğlu, tutsaklığının son iki buçuk yılını ise “kuyu tipi” olarak bilinen yüksek güvenlikli cezaevinde geçirdi.
Uzun yıllar farklı cezaevlerinde kalan Çobanoğlu, son dönemde kaldığı kuyu tipi cezaevi modelinin yarattığı izolasyonu, “Kuyu tipine dair hem çok şey söylenebilir hem de hiçbir şey söylenemez. Hiçliğe dair bir şey söylemek çok zordur. Gerçekten hiçbir şey yok orada” diyerek tarif etti.
Tekli hücreye girdiğinde yaşadığı izolasyona dikkat çeken Çobanoğlu, şöyle devam etti: “Diğer insanlarla iletişimimiz yoktu. ‘Bunu da elimizden aldılar’ diye düşündüm. F tipinde, yanımızdaki komşumuza, arkadaşımıza, yoldaşımıza bir not yazabiliyorduk. Gazeteden toplar yapıp birbirimize atıyorduk. Orada bir iletişimimiz vardı. Bunu da elimizden aldılar. Hayatla tek bağımızı elimizden aldılar gibi bir durumdu.”
‘İLETİŞİM HAKKIN ENGELLENİYOR’
Kuyu tipi cezaevlerinde iletişimin sistematik biçimde engellendiğini belirten Çobanoğlu, tecrit uygulamalarının yalnızca cezaevi içiyle sınırlı olmadığını şu sözlerle anlattı: “Hapishanelerde kalmayanlar bilemez. Gerçekten bunu anlayabilmek için hapishanede kalmak gerekir. İletişim insan için çok önemli. Tecrit sistemi seni dünyadan yalıtmak üzerine kurulu bir sistem. Seni dışarıdan yalıtacak, ailenden yalıtacak. Mesela ben Kırıklar Cezaevi’nde kalıyordum, ailem İzmir’de yaşıyordu. İzmir’e götürmek yerine Antalya’ya sürgün ettiler. İzmir’e götürülenler oluyordu ama ailem İzmir’de diye beni götürmediler.
Seni ailenden uzak tutuyorlar. Sonra iletişim yasakları, mektup yasakları veriyorlar. Telefonla konuşmanı engelliyorlar. Mektup alıp göndermeni engelliyorlar, gazetelere ulaşımını engelliyorlar.
Evrensel gibi gazeteleri ‘basın ilan kurumunda ilanı yok’ diye vermiyorlardı. Birgün’ün vardı, onu da ‘bayide yok’ diye vermiyorlardı.”
‘BİZLER SOSYALİSTİZ, ÖRGÜTLÜ YAŞAMI SAVUNUYORUZ’
Kendilerini sosyalist ve devrimci olarak tanımlayan Ümit Çobanoğlu, örgütlü yaşamın anayasal bir hak olduğunu ancak fiilen engellendiğini vurgulayarak şunları söyledi: “Bizler sosyalist insanlarız, devrimci insanlarız. İnsanın örgütlü bir yaşamı olması gerektiğine inanıyoruz. Bu, sendikal örgütlülük olur ya da bir kurumda olur. Örgütlü olmak anayasal bir hak ancak fiilen uygulatmıyorlar. Kullanmaya çalışan da kendisini cezaevinde buluyor.Biz hapishanede de örgütlü yaşamaya çalışıyoruz. Bunun için de en önemli adım iletişim kurmak. Çünkü insanın örgütlü hareket edebilmesi için konuşması, iletişim kurması gerekir. Hapishanede de bu gerekiyor. F tiplerinin yapılış amacı bu örgütlülüğü kırmaktı ancak bunu yok edemediler. Neden yok edemediler? Çünkü orada iletişim kurabildik. Bunu önlemek için çok çaba harcadılar ama olmadı. Yapamadılar.”
‘TUTSAKLAR İÇİN İLETİŞİM HALİNDE OLMAK YAŞAMI KORUYABİLMENİN YOLU’
Cezaevlerinde iletişim ve örgütlülüğün yalnızca sosyal bir ihtiyaç değil, aynı zamanda fiziksel güvenlik açısından da hayati olduğunu belirten Ümit Çobanoğlu, “İletişim halinde olmak, bir örgütlülüğün olması, tutsaklar için fiziken yaşamını koruyabilmenin de yolu” dedi.
Geçmişte birçok cezaevinden “şaibeli ölüm” haberleri geldiğine işaret eden Çobanoğlu, bu ölümlerin çoğuna resmi açıklamalarda farklı gerekçeler sunulduğunu vurgulayarak, “Birisi kendini astı derler ama astığı yer boyundan kısadır. Ya da darp edilerek öldürülür ama ‘beyin kanaması’ ya da ‘doğal ölüm’ denir” ifadelerini kullandı.
Oturma eylemleri sırasında maruz kaldıkları saldırılara da değinen Çobanoğlu, “Yıllarca oturma eylemleri yaptığımızda bizi sürükleyerek merdivenlerden indirirlerdi. O sırada kafanı merdivenlere vursan ‘beyin kanaması’ diyeceklerdi” dedi.
Siyasi tutsaklara yönelik saldırıların, adli tutuklulara kıyasla daha az olduğuna dikkat çeken Çobanoğlu, bunun nedenini tutsaklar arasındaki örgütlülüğe bağlarken, “Türkiye hapishanelerinde bir işkence gerçeği vardır” diye vurguladı.
Kuyu tipi cezaevlerinde ise bu dayanışma ve örgütlülüğün fiziki olarak da engellendiğini belirten Çobanoğlu, mimari yapının iletişimi kesmeye yönelik tasarlandığını aktararak, “Havalandırması yok. Çıktığın havalandırmalar bloklara çaprazlama yapılmış. Biri sağda, bir sonraki havalandırma solda kalıyor. Birbirleri arasında top atışı trafiği imkansız hale getirilmiş. Yan bloktaki arkadaşın ölse haberin olmayacak. Bizim kaldığımız yerde ağırlaştırılmış müebbet alan bir arkadaşımız vardı. Bizden yüzmetre ötede kalıyordu. Hiç haber alamıyorduk. İletişim sıfırlandığında can güvenliğiniz de ortadan kalkıyor” diye konuştu.
Kuyu tipi cezaevlerinin “insanı çıldırtmaya yönelik” bir sistem üzerine kurulu olduğunu vurgulayan Ümit Çobanoğlu, burada uygulanan tecridin mutlak bir izolasyon anlamına geldiğini söyledi. Çobanoğlu, bu durumun özellikle adli tutuklular üzerinde ciddi etkiler yarattığını belirterek, tahliyelerin ardından sokaklarda psikolojik sorunlar yaşayan çok sayıda insanla karşılaşılabileceğine dikkat çekti.
Çobanoğlu, “Oradaki koşullarda, kuyu tiplerinde çıldırırsınız. Sizi çıldırtmaya ya da işkencelere karşı tamamen korumasız hale getirmeye yönelik yapılmış. Bu ‘çıldırtma’ tanımı abartı değil. Gerçekten buna yönelik bir uygulama. Alt katımda, üst katımda adli tutuklular vardı. Adamlar çıldırmanın eşiğine gelmişlerdi. Her gün ‘öldürün bizi’ diye bağırıyor, kapılara, pencerelere vuruyorlardı. Bazen o seslerden dolayı uyuyamıyorduk. Psikolojileri iyice bozulmuştu.”
‘BİR TUTUKLU, İKİ YIL SONRA İNSAN SESİ DUYDUM DEDİ’
Kuyu tipi cezaevlerinde disiplin cezalarının da ağır tecrit koşullarıyla birleştiğini belirten Ümit Çobanoğlu, tekli hücrede kaldığı dönemde aldığı ‘hücre cezası’nı şu sözlerle anlattı: “Hücre içerisinde de hücre cezası alabiliyorsunuz. Bir defasında tekli hücredeyken bana da bir günlük hücre cezası verdiler. Gardiyan geldi, televizyonu alıp kapının önüne koydu. Bir gün sonra cezam bitince televizyonu getirip yeniden taktılar. Kaldığım yerin hücre ile oda arasındaki tek farkı bir televizyondu. Televizyonu alınca hücre, getirince yeniden oda oldu.”
Üç kişilik hücrede kaldıkları bir dönemde yaşanan başka bir olayı da aktaran Çobanoğlu, bir arkadaşlarının tek kişilik hücreye götürüldüğünü söyledi. “Blok tamamen boş, sadece bir adli tutuklu varmış. Onu da iki yıldır tek başına tutuyorlarmış. Arkadaşımız gittiğinde adam, ‘Abi iki senedir ilk duyduğum insan sesi seninki’ demiş. Düşünsenize, iki yıldır tek başına, kimsenin sesini duymuyor. Sosyal iletişimi tamamen yok ediyorsunuz” ifadelerini kullandı.
‘DİRENİŞÇİLERİN TEK TALEBİ KUYU TİPLERİNDEN ÇIKMAK’
Kuyu tipi cezaevlerinde tutulan siyasi tutsakların direnişlerinin temel talebinin bu cezaevlerinden sevk edilmek olduğunu belirten Ümit Çobanoğlu, söz konusu yapıların kalınacak yerler olmadığını belirterek, şunları söyledi: “Pencerelere bir de tel takmışlar. Bu tellerden kalemin ucu dahi geçmiyor. Sigara dumanı bile geçmiyor. O kadar küçükler. İçeriye ışık girmiyor. Telleri söktüğümüzde içeriye öyle bir ışık, öyle bir hava girdi ki o zaman farkı anladık. Hava ve ışık girişinin ne kadar engellendiğini o zaman gördük. Sizin hava ile, ışık ile temasınızı dahi kesiyorlar.”
Üç kişilik hücrelerde kamera bulunduğunu ve 24 saat izleme yapıldığını aktaran Çobanoğlu, “Kameralar her şeyi görüyor. 24 saat izliyorlar. Biz her gün kapatıyorduk, gelip açıyorlardı. Ardından disiplin cezası veriyorlardı. Bir insanı 24 saat izlemek nedir? İnsanın gerçekten psikolojisini bozar. Bu şekilde psikolojik hastalıklar oluşur, ‘izleniyorum’ takıntısı gelişir” diye konuştu.
Kuyu tipi cezaevlerinin yalnızca belirli bir kesimi ilgilendirmediğini vurgulayan Ümit Çobanoğlu, “Artık sadece devrimcilerin değil, iktidara en ufak muhalefet eden herkes kuyu tiplerine atılabilir. Buna karşı toplumsal bir mücadelenin örgütlenmesi gerekir. Kuyu tipleri toplumsal mücadeleyi bastırmak için kurulan yerler. İnsanlık dışı yerler. Toplumun dikkatini bu cezaevlerine çekmek lazım. Şu an açlık grevinde olan siyasi tutsaklar var. Bunları görmek ve toplumsal bir duyarlılık oluşturmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.