Meclis’te kurulan Milli Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu raporunu değerlendiren İHD Eş Genel Başkanı Oya Ersoy, raporun bazı alanlarda önemli bir tartışma zemini oluşturduğunu, ancak özellikle insan hakları, adalet, barış dili ve demokratikleşme başlıklarında eksiklikler bulunduğunu söyledi.
Oya Ersoy, kırk yılı aşkın çatışmalı sürecin ardından kalıcı barışın sağlanabilmesi için hakikatle yüzleşme mekanizmalarının kurulmasının ve toplumsal mutabakatın güçlendirilmesinin zorunlu olduğunu vurguladı. Sürecin sadece yasal düzenlemelerle değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal aktörlerin ortak iradesiyle ilerleyebileceğini ifade etti.
Dünyada savaşların yoğunlaştığı bir dönemde Türkiye’de barışın konuşulmasının önemli bir fırsat yarattığını söyleyen Oya Ersoy, “Bu kadar savaşın yaşandığı bir dönemde Türkiye’de barışı konuşmak önemli bir fırsat. Kürt meselesinde silahların en baştan bırakıldığı bir sürecin başlaması, yaşam hakkı ihlallerinin durması ve Meclis’te bir komisyon kurulması bu sürecin önemli artılarıdır” dedi.
Oya Ersoy, Kürt sorununun çözümüne ilişkin açıklanan Meclis raporunda çok sayıda toplantı ve görüşmeye rağmen İHD’nin önerilerinin yer almadığını söyledi: “Meclis’te kurulan komisyon bildiğim kadarıyla 21 toplantı yaptı; yanılmıyorsam 137 sivil toplum kuruluşunun, akademisyenlerin, geçmiş dönem iktidar bileşenlerinin ve Meclis başkanlarının görüşlerinin alındığı, dinlendiği bir süreç oldu. Ancak bu kadar görüşmeye ve toplantıya rağmen, İHD olarak sunduğumuz öneriler raporda yer bulmadı.”
‘RAPORUN DİLİ KESİNLİKLE BARIŞIN DİLİ DEĞİL’
Oya Ersoy, rapora ilişkin en temel eleştirilerinin kullanılan dile yönelik olduğunu vurgulayarak, “40 yılı aşkın çatışmalı süreç, ciddi anlamda kutuplaştırıcı ve şiddete dayalı bir dil yarattı. Sürecin başarılı olması için bu dilin değişmesi gerekiyor. İktidar süreci ‘silahsızlandırma’ veya örgütün tasfiyesi olarak tanımlıyor; bizim anladığımız ise bunun bir barış sürecine evrilmesi” diye konuştu.
Oya Ersoy, komisyon raporunun dilinin sorunlu olduğunu belirterek, “Raporda ‘barış’ ifadesi neredeyse hiç geçmiyor ve Kürt meselesinin adı konmamış. Oysa bu, 40 yılı aşkın süredir süren çok boyutlu bir sorun; sosyal, siyasal ve insan hakları alanında ciddi ihlaller yaşandı” dedi.
Oya Ersoy, derneğin bu sürecin doğrudan tarafı olduğunu vurguladı ve çatışmalı dönemde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekti:
“Biz de bu sürecin tarafıyız. Genel başkanlarımız ve eş genel başkanlarımız silahlı saldırıya uğradı; üyelerimiz kaçırıldı, faili meçhul cinayetlerde kaybedildi. Sadece insan haklarını ve barışı savundukları için yargılanan, cezaevine konulan veya yurtdışına gitmek zorunda kalan üyelerimiz oldu.
Bu çatışmalı dönem ciddi bir kutuplaşma yarattı; egemenlerin nefret ve şiddet söylemini öncelediği, muhalefete ‘terör’ yaftası yapıştırıldığının bir süreç yaşandı. Eğer yeni bir dönem gelecekse ve barış ile demokrasi olacaksa, önce dilin değişmesi gerekiyor. Kutuplaştırıcı, nefret ve milliyetçi söyleme son verilmesi şart. Dünyadaki örneklerde de çatışmalarda dil belirleyici. Bu dili komisyon raporunda göremiyoruz; en çok eleştirdiğimiz konu bu.”
‘HAKİKAT VE ADALET OLMADAN ONURLU BİR BARIŞIN OLMASI MÜMKÜN DEĞİL’
40 yıllık çatışma sürecinde yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çeken Oya Ersoy hem kolektif hem kişisel travmalar oluştuğunu şu sözlerle ifade etti:
“40 yıllık çatışma sürecinde köy boşaltmalar, faili meçhuller, kayıplar ve yargısız infazlar gibi çok boyutlu ihlaller yaşandı. Bunlar toplumda ciddi kolektif ve kişisel travmalara neden oldu; maruz kalmayan neredeyse kesim yok. En son 10 Ekim Katliamı’na kadar binlerce örnek sayabiliriz.”
Oya Ersoy, raporda geçiş dönemi adaleti ve yüzleşmeye dair bir çerçeve olmadığını belirterek, devletin geçmişle yüzleşmesi gerektiğini vurgulayarak, “Rapor, geçiş dönemi adaleti ve katliamlardan kaynaklı özre dair hiçbir şey içermiyor. Hakikatin manipüle edilmemesi çok önemlidir. Devlet, geçmişte işlenen ihlalleri ve kendi suçlarını kabul etmeli, yüzleşmelidir. Bunu yapmadan adil ve onurlu bir barış mümkün değildir” dedi.
Oya Ersoy, Cumartesi Anneleri ve Barış Annelerinin acılarının raporda karşılık bulmadığını belirterek hakikat komisyonlarının kurulmasını şöyle vurguladı:
“Mecliste ilgiyle dinlenen, acılarına ortak olunduğu söylenen Cumartesi Anneleri ve Barış Annelerinin acılarının raporda karşılığını görmüyoruz. 2015 sürecinden farklı olarak, o dönemde Başbakan Erdoğan’ın ‘Diyarbakır Cezaevi’nin dili olsa konuşsa’ sözleri gibi geçmiş ihlalleri kabul eden bir dili de raporda göremiyoruz.
Adil ve kalıcı bir barışın temellerinden biri hakikat ve adalet komisyonlarının kurulmasıdır. Raporda bu yer almıyor diye talebimizden vazgeçmeyeceğiz. Komisyon raporunu önemli bir aşama olarak kabul ediyoruz; ama bundan sonrası için taleplerimizi söylemeye ve sonuna kadar mücadele etmeye kararlıyız.”
‘DEVLETTEN SOMUT ADIM GÖREMİYORUZ’
Oya Ersoy, raporun altıncı bölümünün yasal süreci ayrıntılandırmadığını ve devletin somut adım atmadığını eleştirdi. Raporda sürecin silah bırakmaya bağlandığını, ancak eşgüdümlü bir yol haritası sunulmadığını belirten Oya Ersoy, sürecin yalnızca silah bırakmayla sınırlı olmadığını, cezaevlerindeki siyasi tutuklular ve hasta mahpuslara dair bir düzenleme yapılmadığını vurguladı.
Oya Ersoy, “Eline silah almamış, barışçıl çözümü savunan veya sadece farklı düşünceleri nedeniyle cezaevinde olan birçok siyasi ve medya mensubunun; Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala gibi isimlerin Silivri ve benzeri hapishanelerde tutuluyor” diye belirtti.
Oya Ersoy, cezaevlerinin muhaliflere yönelik baskı alanına dönüştüğünü, Silivri, Sincan ve diğer hapishanelerin, bir dönem birlikte mücadele ettikleri muhaliflerin kapatıldığı yerler haline geldiğini, insan haklarını savunan ve iktidar gibi düşünmeyen üyelerinin cezaevinde olduğunu söyledi.
‘BU SÜREÇTE ÜÇÜNCÜ BİR GÖZ GEREKLİDİR’
Oya Ersoy, silah bırakma sürecinin yalnızca yürütmeye bırakılmaması gerektiğini, üçüncü bir göz mekanizmasının şart olduğunu vurguladı. Yürütmenin hem taraf hem denetleyici olamayacağını belirten Ersoy, insan hakları savunucuları ve sivil toplumun süreci izleyecek bağımsız bir göze ihtiyaç olduğunu söyledi ve derneklerinin bu konuda aktif görev almaya hazır olduğunu ekledi.
Oya Ersoy, raporda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi kararlarının “lütuf” gibi sunulmasını eleştirdi. Bu kararların zaten Türkiye Anayasası’nın 90. maddesi ve uluslararası sözleşmeler gereği uygulanması gerektiğini vurguladı. Oya Ersoy, Selahattin Demirtaş, Can Atalay ve Osman Kavala gibi birçok kişi hakkında verilen kararların 2025 itibariyle Türkiye tarafından yerine getirilmediğini, ihlal prosedürüne rağmen uygulanmayan tek ülkenin Türkiye olduğunu söyledi ve raporda belirtilen uygulama oranlarının gerçeği yansıtmadığını belirtti.
‘ŞEFFAFLIK OLMADAN SÜRECİN İLERLEMESİ MÜMKÜN DEĞİL’
Oya Ersoy, sürecin devamında şeffaflığın çok önemli olduğunu, şeffaflık olmadan sürecin ilerlemesinin mümkün olmadığını söyledi. Ayrıca demokratikleşme maddelerinin uygulanmadığını eleştiren Oya Ersoy, yargı üzerindeki siyasi tahakkümün kaldırılması ve Hakimler ve Savcılar Kurulu başta olmak üzere yargının bağımsızlığının sağlanmasının şart olduğunu söyledi; bu maddelerin derhal hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.