Prof. Abdurrahman Gülbeyaz, BM’nin Suriye raporunda faillerin doğrudan belirtilmemesini “siyasi koruma stratejisi” olarak değerlendirdi ve bu yaklaşımın şiddetin devamına zemin hazırladığını vurguladı.
Suriye’deki Alevi ve Dürzi sivillere yönelik mezhepsel saldırılarda en az bin 400 kişinin katledildiğini, işkence ve infaz gibi ağır ihlallerin yaşandığını ortaya koyan BM raporu, 14 Ağustos 2025'te yayımlandı. Raporda, saldırıların başlıca failleri olarak HTŞ ile Türkiye destekli Sultan Şah Tugayı, Hamza Tümeni ve 400. Tümen gibi grupların adı geçiyor; ancak bu gruplar doğrudan merkezi suçlu olarak tanımlanmıyor. Bu yaklaşım, söz konusu grupların dolaylı olarak korunması ya da aklanması şeklinde algılanırken, QSD’nin çoğulcu ve etnik-mezhepsel modeline uluslararası destek yeterince ulaşmıyor. Prof. Dr. Abdurrahman Gülbeyaz, BM raporu ve Suriye’deki son gelişmelerle ilgili sorularımızı yanıtladı.
BM raporu, HTŞ ve Türkiye-destekli grupları doğrudan fail olarak göstermiyor. Sizce bunun nedeni siyasi bir koruma stratejisi mi?
Soru had derecede güncel bir soru ve dünyanın güncel gündemini belirleyen olay ve süreçlerin, özellikle Kürtlerin yaşadığı coğrafyada – Ortadoğu, Doğu Akdeniz Havzası, Kafkaslar – astronomik bir hızla değişmek gibi bir kötü alışkanlığı var. Bu nedenle de güncel gündeme dair anlamlı beyanlarda bulunmak isteyenlerin, hayatlarını – her an vuku bulma ihtimali olan pazar dalgalanmalarına reaksiyon gösterebilmek için – monitörlerden mürekkep bir duvara bakmakla geçiren borsa spekülatörleri gibi, kendilerini bu hercümercin çapraşık ve muğlak devinimlerini takibe vakfetmeleri gerekiyor.
Ben sorunuzu, gündemin görünen yüzü ve yüzeyi olan bu hercümerce bakarak değil de yüzeyde sürekli dalgalanan ve değişen süreç ve olayları mümkün kılan, ön-kurgulayan, harekete geçiren ve yönlendiren derin yapısal faktör ve mekanizmalara bakarak cevaplamaya çalışacağım. Bu faktör ve mekanizmaların ayırt edici niteliği daha kalıcı daha uzun vadeli olmaları.
ŞAM'IN YENİ HAKİMLERİNE KORUMA
Birleşmiş Milletler’e bağlı insan hakları müfettişlerinin Suriye Alevilerine karşı işlenen savaş suçlarının incelenmesi neticesinde yayınladıkları rapor ucube bir rapordur. Ucubedir, çünkü rapor netice itibarıyla ‘Alevi toplulukları hedef alan, muhtemelen savaş suçlarını (cinayet, işkence, insanlık dışı eylemler, cesetlere saygısızlık, Alevi kadınların kaçırılması, yağma, mülk gaspı vs.) da içeren yaygın ve sistematik bir şiddet var’ diyor.
Birincisi, işin bu kadarını bu kadar dikkatli bir üslupla söylemek için BM komisyonu kurup 200 kişiyle röportaj yapmaya gerek yok. Durumun çok daha vahim olduğu herkes tarafından bilinmekte. BM olanaklarını kullanan bir komisyonun en önemli görevi, faillere ilişkin bilgilerin toplanıp teyit edilmesi iken, tam da o noktada kayda değer bir şey yapmamayı tercih ediyor ve ‘saldırıların hükümetle bir ilişkisi olduğuna, ya da merkezi olarak organize edilmiş olduğuna işaret eden hiçbir kanıt bulunamadı’ gibi bir şeyler söylüyor. Sorunuzda ifade ettiğiniz yorumun makul bir yorum olduğu kanaatindeyim: BM raporu her şeyden önce Şam’ın yeni hakimlerini kanatları altına almak derdinde.
UCUBELİĞE İLİŞKİN İKİ NOKTA
Rapordaki bu ucubeliğin sebeplerine ilişkin iki noktayı vurgulamak istiyorum;
* Birleşmiş Milletler (BM) denen kurumun kendisi. Bu kurumun kuruluş misyonu, ırası ve işlevinin ne olduğu konusundaki yaygın unutkanlığa direnmek gerekiyor. BM, sayısı bir elin 5 parmağını geçmeyen hakim devletlerin çıkarlarını meşrulaştırmak ve yönetmek için kullandığı bir araçtır. Neredeyse bu kurumun amentüsü olan ‘adalet ve eşitlik retoriği’, daimi üyelerin jeopolitik çıkarlarını korumaya ayarlanmış acımasız güç mekaniğini maskelemek, kamufle etmekten başka bir işlevi haiz değildir.
BM denen organ, 1945'te kapitalist batının emperyalist çağın iki büyük paylaşım savaşından muzaffer çıkmış üç büyüğü (ABD, Büyük Britanya ve Fransa) ile reel sosyalist dünyanın iki kudretli temsilcisi olan Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden müteşekkil 5 daimi üyenin çıkarlarının sonsuza dek muhafazası ve ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan cepheleşmenin yol açabileceği potansiyel risklerin kontrolüne hizmet amacıyla tasarlanmış ve tesis edilmiştir. Demokrasi, eşitlik, evrensel adalet, evrensel insan hakları vs. gibi mefhumlara bu kurumun fıtratında yer yoktur. Günümüzde de kurumsal iktidar mutlak veto dolayısıyla mutlak güç sahibi 5 daimi üyenin – ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere – elindedir. BM bir anlamda, küresel bir oligarşinin uzlaşmaz iç çelişkilere de sahne olan kalem odasıdır.
Genel Kurulu oluşturan ve hiçbir yaptırım gücü olmayan birer oya sahip 163 ülke sadece görüntü estetiğini kurtarmak işlevine sahiptir. BM’nin güç konfigürasyonunun tezahür ettiği bir başka düzlem de para düzlemidir. BM’de parayı veren düdüğü çalar ve BM’nin ve alt-organlarının gizli veya açık ajandasını belirler. Ayrıca, IMF ve Dünya Bankası'nda oy hakkı parayla satın alınır; en zenginler söz sahibidir ve bu sınırsız söz haklarını kendi zenginliklerinin artması doğrultusunda kullanırlar. Ara sıra U Thant, Boutros Boutros-Ghali, Kofi Annan gibi isimleri haiz şahısların BM genel sekreterliğine getirilmesi ise sünnetçi dükkanının vitrinine ara sıra bir çalar saat konması durumuyla pek bir farklılık göstermez.
KOMİSYON VE BAŞINDAKİLERİN SİCİLLERİ
* Vurgulamak istediğim ikinci nokta da birinci noktayla doğrudan ilintili. Suriye Alevilerine yönelik sistematik katliamlara ilişkin BM raporunun sorumlu imzacısı, BM tarafından kurulan ve yetkilendirilen ‘Suriye Arap Cumhuriyeti Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’dur. Bu komisyonun başındaki şahısların profilleri de bu raporun ucubeliğinin arkasındaki başat faktörlerdendir. Komisyonun başındakilerin, bütün benzer BM komisyonlarının başındakilerden çok farklı olmayan, neredeyse standardize olmuş bir profilleri var. Paulo Sérgio Pinheiro da Hanny Megally de Lynn Welchman de hem akademisyen hem hukukçu hem de insan hakları savunucusu olarak tanınıyorlar, tanıtılıyorlar. Yani Orta Doğu’daki hercümerç (kaos ya da kargaşa yerine tekrar tekrar bu tabiri kullanmamın nedeni tabirin etimolojisinin Ortadoğu gerçekliğine uygunluğu: tabirin kökünde Aramice-Süryanice "öldürme" ve Farsça "ölüm" kelimeleri var) konusunda derin bir bilgi sahibi oldukları için değil, BM’nin dizginlerini ellerinde tutan hakim devletlerin iltifatlarına nail olacak derecede devlet-sever ve sistem dostu sicillere sahip oldukları için bu komisyonun başına getirilmiş olduklarından kuşku yok. Bu noktada kimseye haksızlık etmek de istemem. Hanny Megally, elbette Ortadoğu’yu içerden tanıyan bir insan, Kürtlere yapılan muameleye dair de geçmişte doğru beyanlarda bulunmuş bir insan. Pinheiro da Kürtler konusunda doğru gözlemlerde ve beyanlarda bulunmuş bir uluslararası hukuk uzmanı. Fakat bu bireysel faziletler, sistemin uzun vadeli temel ayarlarına karşı en küçük bir etkiye sahip değiller.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Uzmanı Hukuk Profesörü Lynn Welchman’a da değinmeden geçmeyelim. Welchman, 1980’lerin başından beri, İsrail devletinin terörist örgütler listesindeki 5 Filistin STK’sından biri olan AL-Haq örgütüyle çalışmakta. Welchman için Ortadoğu demek, fiilen Filistin demek. Kürtlerle ilgili benim bildiğim biricik beyanat, QSD’nin Hol kampındaki DAİŞ tutsaklarına 'insanlık dışı muamele' yaptığı iddiasıdır. Varın gerisini siz hesap edin.
Türkiye destekli grupların Alevi ve Dürzi katliamlarındaki rolü, uluslararası hukuk açısından hangi sorumlulukları gündeme getirir?
Türkiye’nin desteklediği silahlı grupların, Alevi ve Dürzi sivillere yönelik katliamlara karışmış olması hem bireyler hem de devlet açısından hukuki müeyyideleri zorunlu kılar. Ceza hukuku bakımından sivillere yönelik kasten öldürme, işkence, tecavüz, zorla alıkoyma, yerinden etme savaş suçu veya insanlığa karşı suç sayılır; doğrudan faillerin yanı sıra bilip önlemeyen ya da cezalandırmayan komutanlar “komuta sorumluluğu” kapsamında yargılanır. İlgili devletlere karşı da ICC’ye taraf olmasa da bazı ülkelerde evrensel yargı ilkesi uyarınca soruşturma mümkündür.
Devlet sorumluluğu, somut bağlantıların sırasına göre üç eksende tezahür eder;
* Desteklenen gruplar üzerinde etkin genel kontrol kanıtlanırsa, bu grupların fiilleri devlete atfedilebilir ve ihlaller devletin kendi eylemi sayılır.
* Fiilli kontrolün yabancı bir toprakta kamu otoritesi seviyesine ulaşması halinde işgal hukuku devreye girer; bu durumda işgalci güç, sivillerin korunması, kamu düzen ve güvenliğinin sağlanması, ihlallerin önlenmesi, etkin biçimde soruşturulması ve faillerin cezalandırılması yükümlülüklerine haizdir ve bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi cezai müeyyidelerin uygulanmasını gündeme getirir.
* Devletin başkalarının işlediği uluslararası haksız fiillere bilerek ve maddi katkı sağlayarak yardım etmesi “yardım ve yataklık” suçunu doğurur; silah, lojistik, finansman veya istihbarat desteği bu kapsama girer.
TEDBİR ALMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Eğer saldırılar, bir dini ya da etnik grubu kısmen veya tamamen yok etmeye yönelik özel kastın bulunduğuna ve bu kastın fiiliyata geçmesi riskinin olduğu eşiğe yaklaşıldığına işaret ederse ilgili devletin ‘Soykırım Sözleşmesi’ kapsamında “önleme” ve “cezalandırma” yükümlülükleri devreye girer; böyle bir riskin olduğuna ilişkin makul sebeplerin varlığı dahi devletlerin önleyici tedbir alma yükümlülüğünü ortaya çıkarır. Ayrıca ius cogens niteliğindeki ağır ihlaller söz konusu olursa, üçüncü devletler bakımından da tanımama, yardım ve iş-birliği yapmama ve hukuka uygun yollarla ihlâlin sona erdirilmesine kolektif katkı sunma yükümlülükleri gündeme gelir.
Bütün bunların önkoşulu, uluslararası hukuk mekanizmalarının gerçekten adil bir şekilde ve adaletin başka birtakım hesaplara kurban edilmesine müsaade edilmeden işletilebilmesidir. Malum olduğu üzre, BM raporları ve bağımsız raporlar, Türkiye bağlantılı grupların denetimindeki bölgelerde insanlık suçlarını da ihtiva eden ağır ihlallerin olduğuna yıllardır tekrar tekrar işaret etmekte ve Türkiye’ye bunların önlenmesi ve faillerin kovuşturulması doğrultusunda çağrılar yapmakta.
QSD’nin çoğulcu yönetim modeli ve etnik-mezhepsel çeşitliliği, uluslararası toplumdan neden yeterli destek görmüyor?
Bu desteğin yetersizliğinin nedenlerini, QSD’de değil ‘uluslararası toplum’ kavram ve olgusunda aramanın doğru olduğu kanaatindeyim. Benzer birçok kavram/fenomen gibi ‘uluslararası toplum’ da tabirin düşündürdüğü gibi küresel toplumun, yani dünya nüfusunun aritmetik ortalamasının değil, son toplamda az sayıda Batılı devletin siyasi ve ekonomik iradesinin ifadesidir. ‘Uluslararası toplum’ terkibine baktığımızda 5 temel kategori görürüz: devletler, uluslararası örgütler (ör. BM, AB, NATO), ulus-ötesi kurumlar (ör. IMF, Dünya Bankası), STK’lar (ör. Uluslararası Af Örgütü, Greenpeace) ve normatif düzenlemeler (ör. insan hakları, Cenevre Sözleşmeleri). Bu kategorilere bir de 'önemli şahsiyetleri’ (BM Genel Sekreteri, uluslararası özel temsilciler, Nobel Barış Ödülü sahipleri vs.) eklemek mümkün.
Devlet kategorisi ile ilgili hiçbir şey söylemeye gerek yok; ikinci kategorideki örgütlerin kapağını açtığımızda içeride gene devletten başka bir şey olmadığını görürüz. Ne hikmetse ulus-ötesi kurumlar kategorisinin kapağını açtığımızda da her zamanki hakim devletlerden başka hiçbir şey ile karşılaşmayız. Mesela IMF’nin karar organı olan guvernörler kurulu devletlerin temsilcilerinden oluşur ama bir kıymeti harbiyesi yoktur. Mutlak güç 24 kişilik yürütme kurulundadır ve diğer bütün ‘ulus-ötesi kurumlarda olduğu gibi burada da sadece ‘parayı veren düdüğü çalar, düdüğü çalan malı götürür’ prensibi geçerlidir. Bu yürütme kurulu da tamamen devletlerden müteşekkildir ve elbette bu devletler tesadüfi, gelişigüzel devletler değil, sadece ve sadece AB devletleri ve ABD’dir.
Geriye pek bir şey kalmadı ama STK kategorisine de bir bakalım; burada da doğrudan devletleri görmesek de dolaylı olarak ve özellikle de finansman bağlamında gene devletler çıkar karşımıza. Örneğin ‘Uluslararası Af Örgütü’nün finansmanının yüzde 50’den fazlası devletler (devletler derken yanlış anlaşılmasın, her zamanki az sayıdaki hakim devletler) tarafından karşılanmaktadır. Yani perdenin arkasında durup finansmanı sağlayan ve aynı zamanda karar süreçlerinde son sözü söyleyen devlet cihazının çekilmesi halinde, kurum dükkânı kapatmak ve hali vakti oldukça yerinde olan yaklaşık 4 bin civarındaki personel işsizlik parasına başvurmak ve avukatlık bürolarında ya da sosyal medya devlerinde part time iş imkanı aramaya başlamak zorunda kalacaktır.
Sadede gelelim: ‘uluslararası toplum’ kavram ve olgusunun problemi ‘uluslararası toplum’la hiçbir ilişkisinin olmamasıdır. Uluslararası toplum kisvesiyle yeryüzünün imtiyazsızlarına, baskı altındakilerine, ezilmişlerine, taciz ve istismar edilmişlerine gidip, devletlerin sistematik gadrine maruz kalan bu insanlara, onları devletlerin zulmünden kurtarmayı vaat edenler devletlerin doğrudan ya da dolaylı kendisidir.
Rojava’da filizlenmekte olan alternatif toplumsal üretim ve idare modu kendi alternatif ‘uluslararası toplum’unu da yaratmak gibi zor bir misyonu da omuzlamak zorundaymış gibi görünüyor.
Raporda fail belirsizliğinin korunması, Suriye’deki mezhepsel şiddetin tespit ve önlenmesi açısından ne gibi sorunlar yaratabilir?
Fail belirsizliği, mezhepsel şiddetin tespiti ve önlenmesi önünde önemli bir engeldir. “Kim, nerede, nasıl ve kimin adına yaptı?” sorularına net yanıt vermeyen bu türden araştırmalar ve raporlar, caydırıcılığı zayıflatır. Fail, komuta ve azmettirme yapı ve bağlantıları açığa çıkarılmadığında, mücrimler makul inkar stratejileriyle korunur; bu durum şiddet döngüsünü harekete geçirir ve besler. Mağdurların adalet beklentisi karşılanmadığından, yerel iş birliği ve bilgi paylaşımı dumura uğrar, erken uyarı sistemleri işlevsizleşir. Failin belirsizliği, fiili ortadan kaldırmayacağı için işlenen cürmün sorumluluğunun “herkese” veya “hiç kimseye” mal edilmesine yol açar. Bu da başka bir yığın komplikasyonun yanında, gene gerçek faillere ve destekçilerine inkâr ve korunma alanı yaratır.
KATLİAM VE İMHANIN ÖNÜNÜ AÇIR
Hukuki açıdan, fail ve komuta zinciri netleşmezse, “etkin kontrol” veya “komuta sorumluluğu” gibi hukuki kriterler işletilme süreci başlatılamaz. Bu durum, cezai soruşturmaları ve tazminat mekanizmalarını imkansız hale getirir, en azından zora sokar. Ayrıca, diğer devletlerin uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleri de somutlaşmamış olur. Operasyonel olarak, fail belirsizliği şiddetin mağduru olan insanların ya da cemaatlerin etkin korunabilmesinin de engellenmesi, dolayısıyla katliam ve imhanın devamının önünün açılması anlamına gelir.
Uluslararası normatif düzenlemelerin öngördüğü diplomatik ve ekonomik araçlar da daha baştan etkili ve isabetli olma şansını kaybeder. Hedefe yönelik, faillerin yapısı ve ayırt edici parametreleri göz önüne alınıp tasarlanmış yaptırımlar yerine, en ufak bir etki yaratma ihtimali olmayacağı baştan itibaren bilinen ‘dostlar alışverişte görsün’ türü şişirme yaptırımlarla göz boyanır.
Daha fazla uzatmadan sorunuza dönersem, raporda fail belirsizliğinin korunması, fiilen Suriye’deki mezhepsel şiddetin tespit ve önlenmesine giden yol ve köprülerin imhası anlamına gelmektedir. Bu durumun, az evvel de dile getirdiğim gibi, birbiriyle doğrudan bağlantılı iki kaçınılmaz sonucu olacaktır;
* Faillerin korunması ve bir tür dokunulmazlıkla taltif edilmesi,
* Katliam ve imhanın devamı.
BM raporuna göre, sahadaki mezhepsel şiddet ve sivillere yönelik ihlallerin çözümü için uluslararası toplum hangi somut adımları atabilir?
‘Uluslararası toplum’ adı verilen olgunun yapısı, karakteri ve işlevi konusunda öyle çok iyi şeyler düşünmediğimi halihazırda ifade ettim. Bunu bir ihtiyat kaydı olarak hatırlatmış olayım. Buna rağmen sarih ve somut bir soru olduğu için, raporun önerdiği somut adımların bir dökümünü yapmaya çalışayım. Mezhepsel şiddete ve sivillere yönelik ihlallere kalıcı bir şekilde son verilmesi doğrultusundaki öneriler, üç başlık altında toplanabilir; hesap verilebilirlik, mağdurların korunması, kalıcı barışı sağlayacak kurumsal reformlar.
Hesap verilebilirliğin sağlanması bağlamında, delil toplama zincirini tahkim etmek için IIIM (Uluslararası, Tarafsız ve Bağımsız Mekanizma – Suriye’de Mart 2011’den bu yana işlenen en ağır uluslararası suçların soruşturulması ve kovuşturulmasına yardımcı olmak üzere –) ile tam bir iş birliği kurulması gerekliliği vurgulanmakta. Komisyon ekiplerine vaka mahallerine engelsiz erişim sağlanmasının sürdürülmesi; sahadaki soruşturmalara adli tıp desteği sağlanması, toplu mezarların incelenip kimliklendirme ve saygın defin yapılması talep edilmekte. Kaybedilmiş insanların akıbetlerinin aydınlatılması için BM Genel Kurulu’nun kurduğu IIMP (Bağımsız Kayıp Şahıslar Kurumu) için kalıcı finansman sağlanması ve ailelerle güvenli veri-paylaşım hatları oluşturulması önerilmekte.
Mağdurların korunması noktasında, ibadethanelerin ve tehdit altındaki yerleşim merkezlerinin korunması, nefret söylemi ve misillemeye karşı erken uyarı ve erken tepki mekanizmaları ile güvenli tahliye planlarının tesis edilip uygulanması gerekliliği dile getirilmekte. Ayrıca, insani yardım erişiminin sağlanması ve yardımın ölçeğinin genişletilmesinin de hayati önemi haiz olduğuna işaret edilmekte. Gittikçe derinleşen fon açığına dikkat çekilirken, milyonlarca kişinin acil yardıma muhtaç olduğu belirtilmekte. Finansman eksiklerinin hızla giderilmesinin, uygulanacak koruma tedbirlerinin etkinliğinin ön koşulu olduğu vurgulanmakta.
Kalıcı barışın inşasına yönelik kurumsal reformlar hattında ise hesap verilebilirliği etkin ve kalıcı kılmanın, ‘suçun tekerrürünün’ önlenmesinin sürecin odağına yerleştirilmesini gerektirdiğine işaret edilmekte. Bunun da silahlı unsurların güvenlik kurumlarına entegrasyonunda titiz bir güvenlik sektörü reformunu ve kapsamlı liyakat incelemesi programlarını zorunlu kıldığı ifade edilmekte.
Son olarak da raporu hazırlayan komisyonun görev ve yetkisinin yenilenmesi, sahaya erişiminin güvence altına alınması ve bulguların BM organları ile ulusal yargıya düzenli aktarılması zarureti ve bunun yereldeki güveni artıracağı ve insanlardaki cezasızlık algısını kıracağı dile getirilmekte.
CEZASIZLIK GELENEĞİNE KATKIDA BULUNDU
Kısaca raporda önerilen somut adımlar bunlar. Son olarak vurgulamak zorundayım ki; raporun bizzat kendisi faillere ilişkin muğlak ve müphem şeyler söyleyerek hem failleri korumuş hem de Ortadoğu’daki cezasızlık geleneğinin idamesine katkıda bulunmuştur. Suriye somutunda kalıcı çözümün, aynı sosyal-siyasal-askeri sistemlerin sistematik katliam ve imha kampanyalarına maruz kalan Suriye Alevileri, Dürziler vs. azınlıkların, kendileriyle kader birliği yapan Kürtlerle diyaloğu ve aktif iş birliğini geliştirmeleri ve kendi uzun vadeli bekalarını Kürtlerle ortak hareket etmekte aramalarından geçtiği kanaatindeyim.