Önder Apo’nun ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ ile birlikte yeniden gündeme gelen devlet-toplum ilişkisi ve demokrasi kavramlarına dair tartışmalar devam ediyor.
Özellikle Rojava’ya yönelik saldırıların ardından ortaya atılan ‘paradigma çöktü’ söylemlerine rağmen, yeni paradigmaya dönük ideolojik bir karşı çıkış halen ortaya çıkmış değil. Tartışmalarda yoğunluklu olarak paradigmaya yönelik ideolojik tartışmalardan çok, saldırılar ön plana çıktı.
İnsanlık tarihi boyunca devlet ve demokrasi mücadelelerini ele alan ‘Ya Devlet Ya Demokrasi- İktidar İlişkilerinin Örgütlenme Süreci Olarak Devlet ve Demokratik Toplumun Fethi’ kitabının yazarı Mahir Ergun ile devlette ısrarın nedenlerini ve Önder Apo’nun yeni dönem paradigmasını konuştuk.
Yeni çıkan kitabınız ‘Ya devlet Ya Demokrasi’de devlet oluşumu ve bunun insanlık tarihindeki yerini inceliyorsunuz. Bu konu neden ilgilinizi çekti?
Siyaset düşüncesinin en temel ve tarihsel tartışmaları devlet ile iktidar konuları çevresinde yürütülmüştür. Siyaset düşüncesi alanında çalışan birinin bu konulara ilgi göstermemesi pek olası değil; ister istemez bu konulara değinmelidir. Benim ilgimin gerekçesi budur.
Bunun ötesinde siyaset düşüncesi, bir disiplin olarak siyasetin ve toplumun teorik düzeyde, sistemli olarak kavranılmasını ve daha ötesinde toplumsal ve siyasal ilişkiler için yeni kavrayış sistemleri önerilmesini sağlar. Devlet ve iktidar konuları kavranmadan bunun yapılması bana kalırsa pek mümkün değildir. Ayrıca siyaset pratiklerinin, siyaset düşüncesince önerilen modelleri izledikleri ya da izleme iddiasında oldukları düşünüldüğünde, bu konulardaki yanlış ya da eksik kavrayışlar uygulamada kimi zaman trajedilere yol açabiliyor. Dolayısıyla bu konuların gündemde tutulması ve geniş kapsamda tartışılması gerektiğine inanıyorum.
‘REEL SOSYALİST PRATİKLER KENDİLERİNİ İKTİDAR İLİŞKİLERİNİN DIŞINA TAŞIYAMADILAR’
Devlet algısı hem kapitalist düşünce sisteminde hem de reel sosyalist düşünce sisteminde temel olarak gözüküyor. Gerçekten devlet olmazsa olmaz mı?
Kapitalizm açısından devlet olmazsa olmaz, evet. Devleti bir araç olarak değil, bir süreç olarak görüyorum ve iktidar ilişkilerinin kendini merkezi aygıtlarda örgütleme süreci olarak tanımlıyorum. Bu, en küçük düzeydeki iktidar ilişkisinden başlıyor ve sürekli merkezileşerek örgütleniyor. Devlet, bu örgütlenme sürecinin kendisidir. Dolayısıyla iktidar ilişkilerinin var olduğu herhangi bir toplumsal örgütlenme biçiminde devletin olmaması söz konusu olmaz. Farklı biçimler alabilir; kimi koşullarda daha otoriter ve daha merkezi, kimi koşullarda daha sosyal görünümlü olabilir, ama vardır. Dolayısıyla devletsiz kapitalizm düşünemiyorum.
Reel sosyalizm pratikleri de, yani 20. yüzyıl başından itibaren gördüğümüz pratikler, kendilerini iktidar ilişkilerinin dışına taşıyamadılar. Bu yönde bir irade de yoktu. Devlet analizleri de bana göre doğru değildi. Devlet, sermaye sınıfının baskı aygıtı olarak tanımlanıyordu. Devleti bir alet, bir makina olarak tanımlamak, onun sanki toplumsal ilişkilerin dışındaymış gibi görünmesine yol açıyor. Sosyalist literatüre bakıldığında “devlet aygıtının ele geçirilmesi”, “kullanılması” ya da “devlet makinasının parçalanması” gibi ifadelerle karşılaşılır. Bunlar kullanışlı soyutlamalardır; zira devletle ilgili bir “imge” oluştururlar. Ancak siyaset düşüncesi şiir değildir; burada güçlü imge aramıyoruz. Devleti bir alet gibi görmek, ele geçirilip kullanılabileceğini ya da bir çekiç darbesiyle parçalanabileceğini düşünmek, aslında gündelik toplumsal ilişkilerde devleti görememek anlamına gelir. Dolayısıyla iktidar ilişkileri gündelik yaşamda kendini örgütlemeye devam eder; devlet “sönümlenecek” yerde güçlenir. Reel sosyalizm pratiklerinde yaşanan budur.
‘İKTİDAR SAHİBİ OLANLAR DİĞERLERİNDEN ÜSTÜNDÜR’
İnsanlık tarihine ‘iktidar’ kavramı ne zaman girdi?
Bu konuda belli bir zamandan söz etmek güç. Ayrıca insanlık tarihini bir toplam olarak ele almak çok doğru olmayabilir. Örneğin Mezopotamya topluluklarının iktidarla tanışmasıyla Kuzey Amerika yerli halklarının iktidarla tanışması arasında çağlar farkı vardır.
Fakat “ne zaman” yerine “nasıl” sorusunu sorarsak, farklı zaman ve topluluklar açısından biçimsel farklar olsa da öz itibariyle benzer olan bir biçimden söz edebiliriz. Kanımca iktidar ilişkilerinin toplumsal ilişkilere ‘fetih’ yoluyla girdiğini iddia etmek mümkündür.
Öncelikle siyasal iktidarın ne olduğunu tanımlamak gerekir. Bu noktada Macpherson’un sözcüklerine başvurarak, siyasal iktidar kavramını; birtakım kişi, grup ya da sınıfların diğerlerini, başka bir durumda yapamayacakları şeyleri yapmaya, yapabilecekleri şeyleri de yapmaktan kaçınmaya zorlayabilme gücü olarak tanımlayabiliriz.
Dolayısıyla iktidar, düşey bir ilişki biçimini tanımlar. İktidara sahip olanlar diğerlerinden “üstündür” ve onları bir şeyleri yapmaya ya da yapmamaya zorlarlar.
Kropotkin, insan topluluklarının doğallığında karşılıklı yardımlaşma içinde; eşitlikçi, yatay, komünal ilişkiler içinde olduklarını, aksi halde hayatta kalmalarının mümkün olamayacağını savunur ve Hobbes’un “insan insanın kurdudur” yaklaşımını ise bilim dışı, spekülasyondan ibaret bir yaklaşım olarak değerlendirir. Eğer Kropotkin haklıysa; dayanışmacı, komünal bir toplulukta dışarıdan bir etki olmaksızın düşey ilişki biçimlerinin, yani iktidar ilişkilerinin kendiliğinden kurulmasını beklemek doğru olmaz. Dolayısıyla iktidar, insanlığın “gelişiminin” ya da “evriminin” sonucu olamaz.
‘ARTI ÜRÜN ZAMANLA EGEMEN SINIFA DÖNÜŞECEK OLAN TOPLULUĞUN ZORLA ÜRETTİĞİ ÜRÜNDÜR’
Oppenheimer, iktidarı ve devleti, göçebe çoban kabilelerin yerleşik tarımcı kabileleri fethetmesinin bir sonucu olarak görüyor. Ben bunu da pek doğru bulmuyorum. Pek çok tarihsel ve güncel veri, göçebe topluluklarla yerleşik toplulukların karşılıklı yardımlaşma içinde olmasının her iki topluluğun da yaşamını kolaylaştırdığını gösteriyor. Aynı şey avcı topluluklar için de geçerlidir. Avcı topluluk, avladığı hayvanın etini ya da postunu yerleşik tarımcı topluluklara vererek karşılığında örneğin tahıl ya da kimi aletler alabilir.
Ancak bir topluluk normal yaşam sürdürme biçimini bir sebeple kaybetmişse; örneğin çoban topluluk bir kıtlık ya da kuraklık sonucu hayvanlarını yitirmişse, ‘akıncı topluluğa’ yani ‘asker topluluğa’ dönüşebilir. Ve bu asker topluluklar çapa tarımcısı, çoban ya da avcı topluluklara saldırarak onlardan elde ettikleri ganimetle geçinmeye başlayabilir. Ganimet sistemlileştikçe ‘vergi’ halini alır. Vergi, iktidarın, devletin ve dolayısıyla ‘uygarlığın’ temelidir. Zira vergi baskısı, üretici topluluğu kendine yetecek olandan fazlasını üretmeye zorlar. Buna ‘artı ürün’ denir. Yani artı ürün, zaten üretilen ve bir takım asalak sınıflarca çalınan ürün değildir. Artı ürün; zamanla asalak ve egemen sınıfa dönüşecek olan akıncı topluluğun, üretici topluluğa zorla ürettirdiği üründür. Zenginliğin ve uygarlığın kaynağıdır. Dışarıdan gelen bir baskı ve zorlama olmadan üretilmez.
Bir kere zenginlik üretilmeye başlandığı andan itibaren iktidar ilişkileri kendini merkezi aygıtlarda örgütlemeye başlar. Zenginliğin korunması için kaleler, surlar inşa edilir; akıncı topluluk askeri kabiliyetlerini profesyonelleştirir, sınıflar netleşir.
Ana yanlılıktan ata erkine de bu süreçte geçilir. Zira akıncı topluluğun askere ihtiyacı vardır ve asker sağlamanın en basit yolu da biyolojik olarak çoğalmadır. Ana yanlılık bu tür bir çoğalmaya izin vermez; zira bir kadının bir yılda dünyaya getirebileceği çocuk sayısı bellidir. Oysa soy çizgisi erkek üzerinden sürdürüldüğü zaman, bir erkek savaşçı -özellikle gasp edilip köleleştirilen kadınları da kullanarak- sayısız çocuğa, yani sayısız varise sahip olabilir ve topluluk da ihtiyaç duyduğu asker sayısını artırabilir. Ata erki bu şekilde örgütlenir ve kurumlaşır. Elbette bütün bunlar oldukça kanlı öykülerdir. Homeros’un şiirlerinden Beowulf’a, Arthur mitlerine nereye bakarsak bakalım, kahraman savaşçıların düşmanları olarak kadınları görürüz. Bunlar iktidarların kurucu mitleridir ve hep birtakım askerlerin öykülerini anlatırlar.
İşte iktidarın tüm bu örgütlenme süreci ‘devlet’ olarak tanımlanabilir ve halen devam etmektedir.
Soruya dönecek olursak, farklı zamanlarda, farklı biçimlerde benzer süreçlerin farklı topluluklar için yaşandığını söylemek mümkün. Bu, Mezopotamya için de böyledir; Yunan coğrafyası için de. Örneğin Akha ve Dor akınlarıyla yerli topluluklar olan Pelasglar’ın fethedildiğini söyleyebiliriz. Batı Avrupa’da Roma ve Cermen fetihleri benzer işlevi görmüştür. Amerika’da yine dayanışmacı, eşitlikçi, komünal, anayanlı yerli halkların, artık ‘uygarlığın’ belli bir seviyesine varmış Avrupalı istilacılarca fethedilmesi de benzer sonucu doğurmuştur.
Devam edecek