Türk devleti destekli Suriye Geçiş Hükümeti’ne bağlı cihatçı grupların Rojava’ya dönük saldırılarına uluslararası kamuoyundan tepkiler gelmeye devam ediyor. Farklı toplumsal ve siyasal kesimlerden yapılan açıklamalarda bu saldırılar sert bir dille kınanırken, birçok Avrupalı siyasetçi de yaşananları yerinde gözlemlemek amacıyla Rojava’ya giderek bölgedeki yetkililer ve sivil toplum temsilcileriyle temaslarda bulunuyor.
Bu isimlerden biri de yakın zamanda Fransa Ulusal Parlamentosu Sosyalist Parti Milletvekili Anna Pic ile birlikte Rojava’ya giderek bir dizi görüşme gerçekleştiren Sosyalist Parti Uluslararası İlişkiler Genel Sekreteri Dylan Boutiflat oldu. Boutiflat ile Rojava’ya dair izlenimlerini, bölgede yaptığı temasları ve yaşanan gelişmeleri konuştuk.
Rojava’ya dönük saldırıları yerinde gözlemlemek için geçtiğimiz günlerde Partiniz Milletvekili Anna Pic ile birlikte Rojava’daydınız. Öncelikle sahada ki izlenimleriniz ve ziyaretiniz amacı ile başlamak istiyorum.
Evet, 2-5 Şubat tarihleri arasında Ulusal Parlamento Milletvekilimiz ve grubumuzun uluslararası ilişkilerinden sorumlu başkan yardımcısı Anna Pic ile Rojava’ya gitme fırsatımız oldu. Parlamentoda ele aldığımız tüm jeopolitik konular üzerinde birlikte çalışıyoruz. Bizim için Kürt ortaklarımızın, dostlarımızın ve müttefiklerimizin yanında olmak son derece önemlidir. Bir yıl öncede bazı Fransız solunun farklı kesimlerinden oluşan parlamenterle birlikte bölgeye gitmiştik.
Amacımız Fransız kamuoyuna Rojava’da ve daha geniş anlamda Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde neler olup bittiğine dair bir bakış açısı ve anlayış kazandırmaktı. Rojava’da olmak bizim için önemliydi çünkü bir kırılma anında olduğumuzu hissediyorduk. Kürt halkına karşı işlenen şiddeti, ihlalleri ve suçları yerinde görmek ve buna tanıklık etmek için orada bulunmamız gerekiyordu. Ancak bu yalnızca Kürt halkına karşı değil; 2011’den bu yana, yani bu geniş bölge Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi tarafından idare edildiğinden beri Rojava’da barış içinde yaşayan tüm azınlıklar ve topluluklara karşı işlenen suçlar için de geçerlidir.
Bir yıl önce ziyaret ettiğimiz bölgelerin çoğu — örneğin Rakka gibi- artık Kürtler tarafından yönetilmiyor. Bazı bölgelerdeki işgal durumu ise hala devam ediyor.
Özerk yönetim temsilcileri ve askeri kanattan da bazı kesimlerle de bir dizi gerçekleştirdiniz yanılmıyorsam?
Qamişlo kentinin iki eş başkanıyla görüşme fırsatımız oldu. Ayrıca tüm siyasi, sivil ve askeri yetkililerle de görüştük. Kongre Star adlı bir sivil toplum kuruluşuyla da bir araya geldik. El Nusra ve DAİŞ saflarından çıkan ve son on yılda yeniden yapılanan terörist milislerin desteğiyle oluşan Suriye silahlı güçlerin, gerçekleştirdiği saldırıların şiddetini anlayabilmek için bu farklı bakış açılarını ve değerlendirmeleri dinlemek bizim için önemliydi.
Bu görüşmelerde size iletilen mesaj veya saldırılardan kaynaklı yaşanan hak ihlalleri hangi boyutta?
Gözlemlediğimi ve bize iletilen ilk mesaj insani yardımın ulaştırılması meselesiydi. Örneğin Qamişlo’ya — 300 binden fazla nüfusuyla Fransa’daki Orléans kentine denk büyüklükte bir metropole — iki hafta içinde 25 bin insanın gelmek zorunda kaldığını gördük.
Bu insanlar çatışmalardan ve İslamcı grupların geri dönüşünden kaçarak Qamişlo’ya, yani Rojava’nın başkentine sığınmış durumdalar. Belediye, onları sokakta bırakmamak için okullarda, idari binalarda, camilerde, ibadet yerlerinde ve kentin farklı noktalarında barındırmak üzere organize olmuş durumda.
Şubat ayındayız ve hava hâlâ çok soğuk. Gece sıcaklıkları eksi 10 dereceye kadar düşebiliyor. Bu nedenle bu insanların acil barınma ihtiyaçları var.
25 binden fazla kişi, Qamişlo nüfusunun yaklaşık %10’una denk geliyor. Bir kıyas yapmak gerekirse, Paris’in nüfusunun %10’unu birkaç hafta içinde kabul etmek zorunda kalsaydık, bu 2 milyonluk bir şehirde 200 binden fazla insanın kısa sürede Paris sokaklarına gelmesi anlamına gelirdi. Dolayısıyla Rojava’ya yüklenen sorumluluğun büyüklüğünün farkında olmak gerekir. Rojava on yıldır bu halkları koruma, çocuklara eğitim imkânı sağlama ve ebeveynlere iş olanağı sunma sorumluluğunu taşıyor.
Bugün de bu sorumluluk, herhangi bir müzakere olmaksızın Rojava’nın omuzlarında. Çünkü bugün söyleyebileceğimiz şey açıktır. El-Colani, bugün El-Şara adıyla anılsa da aynı kişi ve aynı inançlara sahip. Karşımızda Kürtler ve Aleviler, Süryaniler, Dürziler gibi tüm azınlıkları son sınırlarına kadar zorlamak isteyen İslamcı gruplar var. Bu topluluklar özellikle Rojava’ya doğru göçe zorlanıyor ve bu durum altyapı ve acil insani destek açısından ciddi sorunlar yaratıyor.
Bu nedenle ilk öncelik insani bir koridor oluşturulması ve insani yardımın halka ulaştırılmasının sağlanması gerekir. Çünkü özellikle sivil toplum kuruluşlarının bize aktardığına göre, insani yardım her zaman ailelere ulaşmıyor. Ziyaret ettiğimiz bir okulda çocukların ve ailelerin beslenmek için yalnızca birkaç gazlı içecek ve birkaç paket cipse sahip olduklarını gördük. Yerinden edilmiş mültecilerin bu derece yetersiz beslenme ve gıda eksikliği içinde bırakılması kabul edilemez.
Bahsettiğiniz insani kriz en fazla hala kuşatma altında olan Kobanê’de yaşanıyor. Bu kentte girme şansınız oldu mu?
Bu ziyaretimizde istememize rağmen güvenlik nedeniyle Kobanê’ye gitmemize izin verilmedi. Ancak ben bir yıl önce gitmiştim. YPJ güçlerindeki dostlarımız Kobanê kente gitmemizin riskli olacağını belirtti. Yetkili arkadaşlar Kobanê’de kuşatmadan kaynaklı ağır insan hakları ihlalleri yaşandığını ve acil insani yardıma ihtiyaç olduğunu sıklıkla dile getirdiler.
YPJ Komutanlığının karargâhına ulaşmakta bile zorlandık; çünkü bazı yollar hâlâ güvenli değil. Geçen yıla kıyasla beni en çok etkileyen şey, özellikle Suriye Demokratik Güçleri tarafından Qamişlo’yu — adeta son sığınak olan bu kenti — korumak için gerçekleştirilen yoğun askeri koğuşlanmaydı.
Geçen yıl kontrol noktalarından geçerken neredeyse hiç askerî varlık yoktu; belki geçişleri kontrol eden bir kadın ya da bir erkek bulunuyordu. Ancak bu kez onlarca kadın ve erkek görev başındaydı. Bugün SDG’nin örgütlediği direniş gerçekten çok etkileyici.
Bu durumun, bir yandan SDG’yi Suriye ordusuna entegre etmek istediklerini söyleyen, diğer yandan zor kullanarak ilerleyen, halkı yerinden eden ve suç işleyen El-Şara’ya bağlı Suriye ordusu güçleri açısından da sorgulanması gerekir.
El-Şara’nın Şam’da kabul ettiği uluslararası kişilere verdiği mesajlarla sahadaki gerçeklik arasında tam bir çelişki var. Sahada halk kendini korumak ve sığınmak zorunda kalıyor. On yıldır olduğu gibi bugün de onları koruyabilen yegâne güçler Kürt güçleridir.
Suriye’de yaşananları yakından takip eden bir siyasetçisiniz. Sahada izlenimleriniz bize ne diyor, bugün Uluslararası güçler tarafından meşrulaştırılarak Suriye’nin emanet edilmek istendiğini Colani yönetimiyle, Esad rejimi arasında nasıl bir fark var?
Açıkça söylemek gerekirse, başlangıçta ilk saatlerde, ilk haftalarda ve ilk aylarda bir güven ortamı oluşmuştu; ancak bu güven kısa sürede zedelendi ve dağıldı.
El-Şara’nın yeni liderliğindeki Suriye ordusuna bağlı olduklarını iddia eden güçlerin, halka karşı aynı suçları ve aynı şiddeti işlediğini gördüğümüz anda bu güven sarsıldı. Bu durum öncelikle Dürzilere ve Alevilere yönelik saldırılarla başladı. Ardından Halep’in Kürt mahallelerine ve Rojava’ya dönük saldırılarla devam etti. . El-Şara’nın iktidara gelişinden bu yana geçen bir yıl içinde farklı kesimlere dönük ağır suçlar işlendi.
Ülkedeki azınlıklara karşı işlenen çok sayıda şiddet ve güvensizlik eylemi nedeniyle bu yönetime artık güven duymak mümkün değil.
Suriye güçleriyle yürütülen diyalogda en zor olan şeylerden biri de verilen sözlerin tutulmadığı yönündeki izlenimdir. Özellikle geçen yıl mart ayında imzalanan ve SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu karşılığında Rojava’nın tanınmasını öngören anlaşmalar konusunda ciddi şüpheler var.
Bence Suriye’ye dönük yaptırımların çok hızlı kaldırıldığını düşünüyorum. El-Şara’nın söylemlerinin samimiyetini ve doğruluğunu değerlendirmek için belki de daha fazla zamana ihtiyaç vardı.
Bizim tespitimiz bu yönde oldu ve bunu Fransa Dışişleri Bakanı’na da ilettik. Rojava’dan döndükten sonra kendisini izlenimlerimize dair bilgilendirdi. Yine genel sekreterimiz aracılığıyla konu dışişleri bakanlığının gündeminde tutulmaya devam ediliyor.
Özellikle parlementer Thomas Porte’un başkanlığını yaptığı çalışma grubu çerçevesinde tüm siyasi güçlerle birlikte bu rolü sürdürmemiz önemli. Boyun Eğmeyenler, ekolojistler, komünistler ve sosyalistler olarak Rojava’da yaşananları anlatmaya, siyasi ağırlık koymaya ve El-Şara hükümeti üzerinde baskı oluşturmaya devam etmemiz büyük önem taşımakta.
Rojava’ya dönük saldırılarda uluslararası güçlerin tutumu çok eleştirildi. Batı’nın Kürtlere ihanetinin söz konusu olduğu sıklıkla dile getirildi. DAİŞ’e karşı kurulan uluslararası koalisyon güçlerinin başarısızlığından bahsetmek mümkün mü?
Bilmiyorum. Uluslararası koalisyonun başarısız olup olmadığı konusunda yorum yapmak bana düşmez.
Ancak devlet başkanlarının ve hükümetlerin kendi sorumluluklarını üstlenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bugün söyleyebileceğim şey şudur: 2025 yılının sonunda, barışın tesis edilme koşulları, azınlıkların haklarına saygı ve özellikle Rojava devriminin özgünlüğünün tanınması konusunda henüz tam bir güvence oluşmamışken, DAİŞ’e karşı uluslararası koalisyonun görev süresinin sona erdirilmesi sorunludur. Rojava’nın özgünlüğü; tüm azınlıkların birlikte yaşayabildiği, kadın ve erkek haklarının eşit biçimde güvence altına alındığı demokratik ve siyasal bir modele dayanır.
Bugün Rojava’nın varlığını tehdit eden ciddi bir tehlikenin farkında olmalıyız. Rojava demokratik ve konfederal bir model sunmaktadır. Bu noktada Rojava’nın geleceği üzerinde etkili olma sorumluluğumuz vardır. Özellikle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin tanınmasını mümkün kılan 1788 sayılı Birleşmiş Milletler kararına dayanarak, uluslararası toplumun Rojava’da yaşayan halkları korumak ve bu yönetimin gerçekten özerk ve uluslararası alanda tanınan bir yapı haline gelmesini sağlamak için bu hukuki zemini kullanıp kullanamayacağını düşünmeliyiz.
Bizim hedefimiz budur ve bunun üzerinde çalışıyoruz. Amaç, yarın tüm Kürt nüfusun yaşadığı topraklarda bağımsız bir Kürt devleti ilan etmek değil. Amaç, Irak’ta sağlandığı gibi ve Suriye’de de AANES’in sağlayabileceği gibi, halkların korunmasını sağlayacak bir süreci inşa etmektir.
Rojava’ya dönük saldırılarla bir bütün olarak Rojava’nın ortadan kaldırılmak istendiğinin mi amaçlandığını düşünüyorsunuz?
Bence bugün mesele doğrudan Rojava’nın hayatta kalması, varlığını sürdürebilmesi meselesidir. Bu yüzden oraya gitmekte gecikmedik. Bu yüzden bugün özellikle diplomatik düzeyde tüm çabaları gösteriyoruz ki herkes sorumluluğunu üstlensin. YPJ komutanıyla, Kürt müttefiklerimize sürdürebileceğimiz askeri destek meselesini de ele aldık. Nitekim Fransa ve ABD’nin, Ocak ayının başında, El-Şara’nın Şam’ın kuzeyindeki bölgeleri yeniden kontrol altına almak ve Qamişlo’ya kadar Rojava üzerinde baskı kurmak için başlattığı saldırıdan hemen önce, hedefli hava saldırıları gerçekleştirmişti.
Bugün DAİŞ’e karşı hedefli operasyonların nasıl sürdürülebileceğini düşünmeliyiz; tıpkı Ocak ayı başında ABD ve Fransa’nın yaptığı gibi. Halkları ve özellikle Kürt ortaklarımızı hiçbir destek olmaksızın yalnız bırakamayız. Tek başlarına bırakamayız. Kürtleri bir kez daha terk etmek uluslararası toplum açısından dramatik bir sorumluluk olur. Bunu kabul edemeyiz.
DAİŞ tehdidine ve cihatçı grupların geri dönüşüne karşı tüm demokratik güçleri desteklemek için mevcut tüm çözüm yollarını değerlendirmek zorundayız.
Rojava’ya dönük saldırılarla birlikte Avrupa’da en çok tartışılan konular arasında bölgede tutuklu olan cihatçılar meselesi oldu. İşgal edilen bölgelerdeki bazı cihatçıların serbest bırakıldığı görüntülere yansıdı. Bu durum Avrupa’nın güvenliği açısından nasıl bir tehlike teşkil ediyor?
Bu durum başta ülkedeki Kürtler ve tüm azınlıklar için acil bir güvenlik sorunudur.
Geçen yıl El-Hol kampında gördüklerimize tanıklık edebilirim. El-Hol’deki sığınmacıların bir kısmı cihatçı terörün mağdurlarıydı. Diğer bir kısmı ise sadece birkaç metre ötede, binlerce cihatçının tutulduğu bir hapishanenin yakınında yaşıyordu. Bu tutuklular arasında Avrupalılar ve özellikle Fransızlar da vardı.
Qamişlo’daki okulda görüştüğümüz insanların yoğun bir korku içinde olduklarını gördük. Serbestçe dolaşma ve kendilerini tehlikeye atma konusunda büyük bir endişe ve korku yaşıyorlar. Eğer bu korku, Kürtlerin kontrolünde ve koruması altında olan Qamişlo sokaklarında hissediliyorsa, sivillerin kendi bölgelerine geri dönüp huzur içinde yaşama ihtimalinin ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. El Şara yönetimin tutumundan kaynaklı bu insanları yerlerine geri dönmesi hiç kolay değil.
Bu nedenle bugün Kürt güçlerine kendilerini savunmaları ve korumaları için gerekli imkânların sağlanması gerekir; özellikle askeri ve hava desteği verilmelidir.
Ayrıca bölgede on yılı aşkın süredir görülmemiş düzeyde vahşet ve insanlığa karşı suç niteliği taşıyan eylemler yaşanmaktadır. Bu durum, devam eden bir etnik temizlik riski ve DAİŞ’in düşüşünden bu yana görülmemiş bir şiddet seviyesine geri dönüş tehlikesi olduğunu düşündürmektedir.
Avrupa’da bu gerçeği açıkça dile getirmeli ve işlenen suçlar karşısında olası katliam riskine karşı Avrupa devletlerini uyarmalıyız. Görüştüğümüz kişiler tarafından bize iletilen belge, video ve fotoğraflar, bugün harekete geçilmesi ve destek verilmesi gerektiğini göstermektedir.
Burada kastedilen, sahaya asker göndermek değil; terör tehdidine karşı bu gerekli mücadelede müttefiklerimize gerekli imkânları sağlamaktır.Çünkü 2015 yılında Paris saldırıya uğradığında hepimiz hatırlıyoruz ki, Paris sokaklarında ve özellikle Bataclan’da masum insanları katleden teröristlerin büyük bölümü Suriye’deki DAİŞ eğitim kamplarında eğitilmişti. Bu gerçek bugün hâlâ geçerlidir ve kontrol altına alınmalı, sınırlandırılmalı ve tamamen durdurulmalıdır.
Fransa’nın bu süreçte bir rol üstlendiği ve oynadığını biliyoruz. Fransa’nın rolünün yeterli olduğunu düşünüyor musunuz ?
Bizde, iyi niyetli ve paylaştığımız bir söylemin var olduğu yönünde bir izlenim var; özellikle Kürtlerle dayanışma konusunda. Ancak gerçekte bu söylemin somut adımlarla desteklenmediğini düşünüyoruz.
Bugün Fransız hükümetinin kalıcı bir askerî angajmana hazır olduğu yönünde bir işaret görmüyoruz. Bu beni endişelendiriyor. Çünkü Fransa yalnızca etkisini değil, aynı zamanda halklar nezdindeki güvenilirliğini de kaybedebilir. Benim kaygım Cumhurbaşkanı Macron’un ya da Dışişleri Bakanı’nın kişisel itibarı değil.
Asıl mesele, ülkemizin insan haklarını koruma, demokratik bir model geliştirme, kadın haklarını savunma ve toplumların birlikte yaşamasını sağlama yönündeki söylemlerinin somut araçlarla desteklenip desteklenmediğidir. Oysa bu araçlar mevcut: insani yardım, DAİŞ hedeflerine yönelik hava desteği ve Rojava’nın tanınmasına yönelik siyasi bir perspektif oluşturulması. Ayrıca Suriye’nin geleceği konusunda tüm demokratik güçlerle diyalog yürütülmelidir.
Bir yıl önce ziyaretimizin ardından AANES temsilcilerini Fransa’da ağırlamıştık. Qamişlo’da yeniden görüştüğümüz AANES’in dış ilişkiler sorumlusu İlham Ahmed’i özellikle anmak isterim. Kendilerini Ulusal Meclis’te, Senato’da ve Paris Belediyesi’nde kabul etmiştik.
Bu temasları sürdürmek gerekiyor. Biz bunu yapmaya devam edeceğiz. Kamu makamlarını bu diyaloğa teşvik etmeyi ve tüm Suriye güçleriyle yürütülen görüşmelere aktif katılım için baskı yapmayı sürdüreceğiz.
Ayrıca Rojava’da yaşananlar yalnızca Kürtleri ya da Suriye vatandaşlarını ilgilendirmiyor. Bu durum Irak’ı, İran’ı ve bir ölçüde Türkiye’de yaşananları da ilgilendiriyor. Gerginliğin azaltılması ve diyalog yoluna girilmesi gerekiyor. Öcalan’ın ortaya koyduğu diyalog, barış ve hatta silahsızlanma perspektifi sıkça dile getirildi.
PKK’nin silahsızlanma yönünde attığı adım tarihî ve umut verici bir adımdır. Çatışmayı ve şiddeti sürdürmek isteyenlere — özellikle Erdoğan’a ve El-Şara’ya — askeri güç kullanarak gerici ve özgürlükleri kısıtlayan bir toplum modeli dayatma meşruiyeti verilmemelidir. Bizler diyalog ve barış yolunun inşacıları olmalıyız.
Değerli Dylan Boutiflat, ayrıntılı yanıtlarınız ve değerlendirmeleriniz için çok teşekkürler. Eklemek istediğiniz son bir husus var mı?
Bugün Rojava’da ve daha geniş anlamda Orta Doğu’da yaşananlar, barış ve diyalog yoluna yönelmemiz için bir dayanak olmalıdır. Sadece Filistin-İsrail meselesinden söz edemeyiz.
Aynı şekilde Ukrayna’dan söz edip Rojava için aynı ilkeleri ve standartları uygulamazsak tutarlı olamayız. Diyalog yoluna geri dönmeli ve süregelen bu şiddeti durdurmalıyız. Az önce El-Şara ile Beşar Esad’a rejimi arasındaki farkı bana sormuştunuz. Benim kanaatim şu: Bizim ortaklarımız (Kürtler) değişmedi, yalan söylemedi ve taahhütlerine sadık kaldılar.
Onlar terör tehdidine karşı mücadelede hayatlarını ortaya koyuyorlar. Bizim de onların bu kararlılığına aynı düzeyde karşılık vermemiz gerekir.Aksi takdirde bu tehdit Avrupa sokaklarında, Paris sokaklarında da karşımıza çıkabilir. Bu nedenle onların yanında güçlü ve kararlı bir şekilde durmalıyız.