‘Rojava’ya yönelik tehditlere karşı diyalog ve ulusal birlik şart’

Rojava’nın tüm dünya halkları için enternasyonal bir buluşma olduğunun altını çizen Dem Parti Milletvekili Gülcan Kaçmaz, SDG üzerinden Rojava’ya yönelik oluşturulan tehditlere karşı diyalog ve ulusal birliğin kaçınılmaz olduğunu vurguladı.

GÜLCAN KAÇMAZ SAYYİĞİT

DEM Parti Milletvekili Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Rojava’da Kürt kazanımlarının korunması, barış ve demokratik toplumun inşası için diyalog ve ulusal birliğin önemine dikkat çekerek, Türkiye’nin ve bölge devletlerinin Suriye’de yapıcı bir rol üstlenmesi gerektiğini belirtti. Gülcan Kaçmaz, Kürt karşıtı politikaların hiçbir topluma fayda sağlamayacağını vurguladı.

Suriye’deki gelişmeleri değerlendiren DEM Parti Milletvekili Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Kürt kazanımlarının korunması yönünde ulusal birlik çalışmalarının devam ettiği ve tüm Suriyelilerin katılımını esas alan bir modelin tartışıldığı dönemde, Türkiye’nin Rojava’ya yönelik tehditlerini ve Şam hükümeti üzerinden SDG’ye yönelik baskı girişimlerini eleştirerek, “Suriye, bölgemizde en kadim ve renkli ülkelerden bir tanesi. İnanç ve etnik çeşitliliğin yoğun olduğu bir coğrafya. Buna karşın on yıllarca Baasçılık üzerinden tekçi bir dayatmaya maruz kaldı. Özellikle Kürtler üzerinde ciddi bir asimilasyon uygulandı, Arap kemeriyle demografi değiştirildi ve kimliksiz bırakılan bir toplum yasal hakları olmadan yaşamak zorunda kaldı. Bu, Suriye’nin yüzleşmesi gereken bir tarihtir.

Bugün de Aleviler başta olmak üzere diğer halklar üzerinde ciddi güvenlik riskleri var. Dolayısıyla Suriye’de 14 yıldır süren bir savaşın sonucu böyle olmaz, olmamalıydı. Esad rejimi gitti ama maalesef ruhu hala Şam’da duruyor. Bu değişmediği için Suriye halklarının özgür bir geleceğe dair bir umudu da olmuyor; barışa ve huzura olan hasret de dinmiyor. Suriye halkları birlikte sorunlarını çözebilir; bunun için diyalog zemini güçlendirilmeli. Bunun için de bölge devletlerinin yapıcı bir rol üstlenmesi lazım. Yapıcı olamıyorlarsa, hiç değilse bir arada yaşama gayretine zarar vermemeliler.

Bizim açımızdan çözüm basit aslında. Çözümün yolu, Suriye halklarının kendi geleceklerine karar verebilme özgürlüğünde saklıdır. O açıdan Haseke’de inanç ve etnik yapıların temsilcilerinin katılımıyla yapılan toplantı çok önemliydi. Çünkü Suriye’ye bir çözüm modeli sunuldu, Şam’a yol ve yöntem gösterildi.

Buna karşın Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üzerinden geliştirdiği Suriye politikası çözüme hizmet etmiyor; çünkü negatif bir enerji yayıyor. Suriye’de sanki sadece HTŞ’liler varmış gibi davranmak, Suriye sahasındaki realiteye gözlerini kapatmaktır. Oysa sadece HTŞ yok, Suriye’yi sadece bir etnik grup ile tanımlamak sorunları çözemez. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Suriye’de Kürtleri yok sayan tavrı, reel politikle de uyumlu değil; bölgesel ve uluslararası alanda bir karşılığı da yok.

Bu sebeple çağrımız nettir: Kürtlerle konuşun ve uzlaşın, çünkü Kürt karşıtı politikaların hiç kimseye bir yararı dün olmadığı gibi yarın da olmayacak. Kürt karşıtı siyaset bugüne kadar hep kaybettirdi. Dolayısıyla Suriye’de çözümün anahtarı, Kürt’e yönelik arkaik bakışın değişmesidir. Dünya devletleri de birçok bölge ülkesi de bunun farkında. Türkiye’yi yönetenler de buna daha fazla gözlerini kapatamazlar” dedi.

Barış sürecinin ilerleme kaydettiği bir dönemde, Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerin aleyhine değil lehine devreye girmesini beklediklerini belirten Gülcan Kaçmaz, “Kürtlerin tarihsel coğrafyası, dört ülke arasında pay edilmiş bir coğrafya. Arada sınırlar var ve her ülke kendi Kürtlerini farklı politikalara maruz bıraktı. Buna rağmen Kürt varlığı ve bilinci ortadan kalkmadı. Böyle olunca da Kürtler arasında fiziki kopukluk olsa da ortak ulusal duygu bugüne değin büyüme eğilimi gösterdi.

Dolayısıyla Kürtlere yönelik bakışta taktiksel değil, stratejik değişiklikler görmek istiyoruz. Yani lokal değil, bütünlükçü bir yaklaşım içermeli. Bugün Türkiye Kürtleri, Suriye Kürtleriyle dilsel ve coğrafi sürekliliğe sahiptir. Bu sadece tarihsel değil; aynı zamanda bir saha gerçekliğidir. Bu yüzden de Irak Kürdistanı’yla nasıl iyi ilişkiler kurulduysa, Rojava’yla da yakın ilişkiler kurulmalı. Bununla barış ve demokratik toplum süreci de güç kazanacaktır ve daha da hızlanacaktır.

Fakat bugünlerde Rojava’ya yönelik her açıklama bir tehdit içeriyor. Bizler bunu sürecin ruhuna aykırı buluyoruz. Haseke konferansının akabinde hemen Şam’a gidildi. Sonra Şam yönetimi, Paris’te SDG ile yapılması planlanan görüşmelerden çekildiğini açıkladı. Bunlar, Kürtler tarafından hayal kırıklığıyla karşılanıyor. Oysaki Türkiye, komşusu olan bir ülkede ve milyonlarca Kürt yurttaşının kardeşlerinin yaşadığı Suriye’de daha yapıcı olmak zorunda. Hatta görüşmelerin Ankara’da yapılması da sağlanabilir.

Bu noktada Kürtlerin tutumunda bir sorun yok. Ama Ankara’nın Kürt realitesiyle yüzleşmesi elzem. Çünkü Suriye’de savaşın onca yıl uzamasının bir nedeni de Kürtlerin Cenevre, Soçi, Astana gibi süreçlerde yok sayılmasıdır. Tabii umutlu olmak gerek; Suriye’de dinamik bir süreçten geçiyoruz. Aşiretleri Kürtlere karşı kışkırtma girişimleri karşılık bulmuyor ve diyalog seçeneği güçlü bir zemin kazanıyor. Eninde sonunda bölge ülkeleri de Suriyelilerin kararlarına saygı duyacakları bir aşamaya gelecekler” diye konuştu.

Rojava üzerinden Kürt halkının bölgesel kazanımlarına yönelik psikolojik bir baskı mekanizmasının devreye sokulduğunu, bunun en önemli ayağının da medya aracılığıyla kamuoyu oluşturma çabası olduğuna dikkat çeken Gülcan Kaçmaz, şunları söyledi:

“Kürtlere karşı bir psikolojik savaş unsuru olarak medya gerçekliği inkar edilemez. Özellikle Kürt sorunu konusunda her türlü yalanı söylediler. TV ve gazeteler aracılığıyla adeta beşinci kol faaliyeti yürütüldü. Kürt siyasetçi ve aydınlar on yıllardır Türkiye’de hakikatleri halklara anlatmak için çabaladı, ama medyada bir ‘yok sayma’ tutumu hakimdi. Dolayısıyla savaş ve çatışma gerçekliği, Kürt coğrafyasında yaşanan hak ihlalleri, ‘Beyaz Toroslar’, asit kuyuları, köy boşaltmalar gibi gerçeklerden ülkenin bir bölümünün haberi olmadı. Bugün de Rojava halkına yönelik benzer bir tutum söz konusu. Sıklıkla emekli generalleri ekranlara çıkarıp ellerine bir sopa vererek haritalar önünde nutuk attırabiliyorlar.  Bunu yaparken Suriye’yle ilgili dezenformasyona da başvurulabiliyor rahatlıkla.

Mesela Şam ve SDG arasında yapılan 10 Mart antlaşması yanlış yorumlanıyor. Entegrasyonun tam olarak ne olduğunu bilmeden kullandıkları ortada. Onlara göre entegrasyon, Rojava’nın bütünüyle kendini feshetmesi demek. Çünkü entegrasyonu tamamen ortadan kalkma veya bir grubun diğer grup içinde erimesi olarak yorumluyorlar. Oysaki siyaseten bakıldığında entegrasyon bir bütünleşmedir; özgünlüklerini koruyarak uyumlulaşmadır. Yine Suriye’de görüşme trafiği sürerken, Rojava’ya operasyonla ilgili ilk haberler Türk medyasında çıktı ve ‘Operasyon seçeneği masada’ diye manşet attılar. Rojava bir tarafa, Türkiye’de büyük bir umutla sürdürülen sürece karşı bile negatif dili terk etmeyen bir medya var.

Bu dil, bölgede huzura hizmet edecek bir dil değil. Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt’ün duygusu bu dille görmezden geliniyor. Gerçekten ortada bir paradoks var; sadece Türkiye için değil, tüm dünya için paradoksal bir süreç yaşanıyor. Çünkü kadınlara, inançlara ve diğer halklara tekçiliği dayatanların makul gösterilip, kadın özgürlükçüleri ve inanç ile etnik çoğulculuğu savunanların dışlandığı bir tablo var karşımızda. Yine mart ayında Lazkiye’de Alevilerin başına gelenler halen hafızalarda; Dürzilere karşı katliam girişimi de ortada. Hal böyleyken, Kuzeydoğu Suriye’de yaşayan Kürtler ve diğer halklar, Şam’a şartsız şurtsuz nasıl güvenebilir? Dolayısıyla taleplerin asıl odağı Şam olmalı; çünkü Şam’daki geçici yönetim değiştikçe, devlet kurumsallaşması sağlandıkça, anayasal güvence ile demokrasi yerleştikçe, diğer sorunların çözümü daha kolay olacaktır.”

Rojava’da Kürtlerin elde ettiği kazanımların tüm Kürtler açısından tarihsel bir mücadelenin ürünü ve önemde olduğunun altını çizen Gülcan Kaçmaz, şöyle devam etti:

“Ortadoğu’da dördüncü büyük etnik unsur olmalarına rağmen, yüz yılı aşkındır yok sayılan bir Kürt gerçekliği var. Kürdistan’ın her parçasında çok ciddi bedeller ödendi; zulüm ve baskılar yaşandı. Bir halkı halk yapan hiçbir özgürlük Kürt halkına tanınmadı. Ama buna karşı Kürtler sessiz kalmadı; bugüne kadar otokton (yerli) oldukları topraklarda özgürlük ve demokrasi için çok büyük mücadeleler verdi.

Bu sebeple her demokratik kazanım, yaşamsal bir mahiyettedir. Çünkü Kürt halkı bir yüz yıl daha kaybetmek istemiyor. Bunun yolu da demokratik toplumun inşasıdır, Brakujî’den uzak durmaktır ve ulusal birliği sağlamaktır. Rojava da on yıllardır süren mücadelenin en idealize olmuş, ete kemiğe bürünmüş halidir. Çünkü orada yeşeren güçlü bir paradigma söz konusudur; kendisini özgürleştiren, ama aynı zamanda dünyaya da değer katan bir bilinç inşası var. Tabii bu kolay olmadı; özellikle IŞİD’e karşı verilen mücadelede 10 binden fazla kadın ve erkek can verdi. Bütün bunlar, en azından geleceği kurtarmak içindi. Bu anlamda Rojava, Kürtler için ulusal olduğu kadar, tüm dünya halkları için bir enternasyonel buluşmadır. Bugün her Kürt için Rojava özeldir ve her Kürt bunu kendi kazanımı olarak görür.

Tecrübelerime dayanarak söylüyorum; hangi fraksiyondan olursa olsun, artık Rojava tüm Kürtlerin kırmızı çizgisidir. Bunun korunması, öncelikle Kürtlerin ulusal birliği büyütmesine bağlı. Bunun yanında diplomatik çalışmalara daha da ağırlık verilmeli ve kalıcı bir lobi gücü geliştirilmeli. En önemlisi de Rojava’nın diğer halklarla birlikte rızaya dayalı geliştirdiği kültürel ve politik hegemonyanın anlaşılmasının sağlanması gerekiyor.”

Gülcan Kaçmaz, Ortadoğu’da Kürt sorununun çözümü ve Kürtlerin ulusal birlik çalışmaları hakkında ise şu tespitlerde bulundu:

“Kürtler arasında da ulusal birlik sorunu var. Belki de ilki sonuç, ikincisi sebeptir. Çünkü daha 17’nci yüzyılda Ehmedê Xanî, Kürtlerin birlik olmadığı için düştükleri durumdan şikayet ediyor. O günden bugüne Kürt halkını bölen ve birbirinden ayıran şey sadece sınırlar olmadı. Kürtler, aynı zamanda bir bilinç bölünmesine maruz kaldı; duyguları parçalandı. Fakat bugün umut veren gelişmelere şahit oluyoruz. Çünkü Brakujî’yi bir Kürt ağzına dahi almaktan imtina ediyor ve yine her Kürt, kronik sorun olarak ulusal birliğin olmayışına işaret ediyor. Dolayısıyla Kürt halkı temel sorunun farkındaysa, elbette reçeteyi yazmak da ellerinde. 

Bugün Türkiye’de bir süreç var ve Rojava’da önemli gelişmeler yaşanıyor. Sayın Abdullah Öcalan’ın önerileri halklara ulaşıyor; Sayın Mesut Barzani ve diğer Kürt liderler arasında bir iletişim söz konusu. Yakın zamanda Qamışlo’da önemli bir Kürt birliği konferansı gerçekleşti. Bunun en önemli çıktısı ulusal kongreye duyulan ihtiyaçtı.

Açıkçası Türkiye’de süren sürecin de çok olumlu etkileri oldu. Bu süreçte Kürtler daha çok yan yana gelmeye başladı. Bilindiği üzere 11 Mayıs’ta Demokratik Birlik İnisiyatifi de kuruldu. Amed vekilimiz Mehmet Kamaç ile birlikte eş sözcülüğünü yaptığımız bu oluşumda 300’ü aşkın STK temsilcisi ve her kesimden insan bulunuyor. Bütün bunlar ileriye doğru atılan adımlardır. Bunu büyütmek ve daha da ileriye taşımak, her bireyin ulusal vazifesidir.”