Yörük: Barış, geçmişe kıyasla daha mümkün

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük’e göre, barış önceki süreçlere göre bugün daha mümkün; ancak bunun için toplumsal mutabakat, hukuka dönüş ve demokratikleşme şart.

1 Ekim 2024’ten bu yana Devlet Bahçeli’nin açıklamalarıyla başlayan ve PKK’nin fesih kongresi ve silah imha töreni ile de devam eden süreç, özellikle TBMM çatısı altında kurulan komisyonla birlikte somutluk kazanmaya devam ediyor.

Peki, şimdiye kadar devam eden bu süreçte atılan adımlar neden tam olarak eşit değil, Erdoğan’ın yeni Osmanlıcılık söylemi ve Suriye’deki gelişmeler ve dahası komisyonun kurulması süreç adına ne gibi anlamlar taşıyor?

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük’e göre, bölgesel konjonktüre bağlı olarak Türk dış siyasetindeki yalpalamalar, Kürt barışı sürecini doğrudan etkilemeyi sürdüreceğe benziyor.

Yörük, Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesi amacıyla mecliste komisyonun kurulmasını ise olumlu buluyor ama şeffaflık ve demokrasiye vurgu yapıyor.

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük ANF’nin sorularını yanıtladı.

1 Ekim’den beri devam eden özellikle PKK'nin fesih süreci ve silahsızlanma töreni ile birlikte ivmelenen, devlet tarafında ise komisyonun kurulmasıyla somutlaşan bir süreç var. Devlet cephesinden baktığımızda adımlar biraz ağır geliyor. Bu adımların karşılıklı bu kadar eşitsiz olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda konuşabilmek için PKK’yle devlet temsilcileri arasında bir protokol olması gerekir.  Büyük ihtimalle böyle bir protokol mevcut ama kamuoyuna duyurulmuyor. Toplumun görebildiği kadarıyla, PKK’nin açıkça ifade ederek yerine getirme yolunda somut adımlar attığı bazı hususlar var ama devletin buna karşılık ne gibi taahhütleri olduğu meçhul.

Bildiklerimiz şunlardan ibaret: ‘Devlet’ barış yapmak istiyor, Kürt kimliğini tanımaya hazır ve bu barışı bir çeşit yeni Osmanlıcı ya da Misak-ı Millici tahayyül içinde, dolayısıyla da Türkiye’nin bölgesel stratejisi çerçevesinde gerekçelendiriyor. Ama bunlar ancak kaba bir felsefi mülahaza çerçevesi sunuyor. Bu irade çerçevesinde PKK’nin hangi adımları karşılığında, hangi adımları atmayı taahhüt etmiş bulunuyor, bilmiyoruz. O nedenle, ancak tahminler üzerinden bir değerlendirme yapılabilir; bu da sağlıklı bir değerlendirme olmayacaktır.

İç barış, ilk kez Türkiye’de olan bir şey değil. Hemen her süreçte taraflar arasında belli bir yol haritası üzerinde bir ön-anlaşma, protokol vb. yapılır ve karşılıklı adımlar atarak ilerlenir. Güney Afrika’da ANC lideri Nelson Mandela ile devlet başkanı FW de Klerk arasındaki anlaşma böyledir. İngiltere’de 1998 Nisan’ında IRA/Sinn Fein temsilcileriyle hükümet arasında varılan “Paskalya Anlaşması” da böyle gerçekleşmiştir.

Örnekler çoğaltılabilir. İrlanda örneği üzerinden devam edersek, Paskalya Anlaşması’nın bütün ayrıntıları kamuoyuna tabii ki açıklanmadı. Ama genel hatlarıyla IRA’nın taahhütleri ve bunlar karşılığında Birleşik Krallık hükümetinin atacağı adımlar, anlaşma günü basına ve kamuoyuna duyurulmuştu.

En temel taahhütler, uluslararası gözlemciler nezaretinde kademeli olarak silah imhası ve İRA tutsaklarının tahliyesidir. Bunlar, toplumun ilgili bütün kesimleri tarafından biliniyor ve takip edilebiliyordu. Başarılı olmasının önemli bir nedeni de, bu asgari şeffaflık ilkesine sadık kalınmasıdır.

Türkiye’deki süreçte, genel felsefi mülahazaların ötesinde devletin üstlendiği taahhütleri içeren yol haritasının en azından genel hatlarıyla açıklanması gerekir ki, hangi somut adımların zamanında atıldığı, hangilerinin geciktiği ya da hangi taahhütleri hangi tarafın yerine getirmediği gibi hususlar üzerine konuşmak mümkün olsun.

Eldeki sınırlı bilgiler ve tahminler üzerinden konuşacak olursak; bölge siyasetindeki özellikle Suriye’deki iniş-çıkışların Türkiye devletinin tavırlarında değişimlere yol açtığı gözleniyor. Bölgesel konjonktüre bağlı olarak Türk dış siyasetindeki yalpalamalar, Kürt barışı sürecini doğrudan etkilemeyi sürdüreceğe benziyor.   

Meclis nezdinde ilk kez Kürt sorunu çerçevesinde bir komisyon kuruldu. Her ne kadar yasayla değil meclis başkanının inisiyatifi ile kurulmuş olsa da, ilk kez olması açısından önem de taşıyor. Siz özellikle komisyonun işleyişine dair kamuoyuna da yansıyanlara baktığınızda bu adımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barış iradesinin toplumsallaşması açısından önemli. Sürecin sadece devlet aygıtlarını kontrol eden siyasi parti ya da partilerin fikri ve icraatı olmaktan çıkarak çoğulcu bir komisyon tarafından yürütülmesi doğru bir tercihtir. Sürecin şeffaflaşması sonucunu da getirecektir. Ama öncelikle komisyonun yetkileri açısından bir belirsizlik söz konusu. Sürecin yürütücüsü müdür? Kararlarının bağlayıcılığı nedir? Bunlar netleşmedikçe bu komisyon, bir tartışma platformu ya da ‘danışma’ organı konumuna itilerek işlevsizleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Komisyona yansıyacak önemli bir sorun, barış sürecinin ülke genelinde bir siyasi normalleşme ve hukuka dönüşle birlikte yürütülmesi talebidir. Bu talep esas olarak CHP’li delegeler tarafından dile getirilecektir. AKP-MHP kanadı ise, demokrasi yerine Misak-ı Millici ya da ümmetçi genişleme vaatlerini ikame etme gayretinde görünüyor. Bu şartlar altında AKP siyasetine ve tek adam rejiminin hukuku ve yasaları çiğneyen anti-demokratik icraatına muhalefetle barış karşıtlığının birbirine karıştığı bir anlam kayması oluşabilir. CHP ve demokratik muhalefetin bu konuda dikkatli olması gerekir elbette ama asıl görev iktidara düşmektedir. Barış olmadan demokrasi, demokrasi olmadan da sürdürülebilir bir barış imkânsızdır. Bu sorun çerçevesinde DEM Parti’nin tavrı önem kazanacaktır.

Son yazınızda özellikle 1 Ekim’den bu yana çağrı yapıp çeşitli açıklamalarla süreci başlatan isim olarak da görülen Devlet Bahçeli'nin buradaki misyonunu Özal'a benzetmişsiniz. Fakat farkları da ortaya koyarak bunları söylüyorsunuz ve barışın daha ihtimalli göründüğünü de ifade ediyorsunuz. Sizce bu benzerlik nereden geliyor ve barış ihtimali artık neden daha yüksek?

İrlanda barış süreci; bürokrasi, askeri elitler ve siyasiler arasında mutabakata dayanan bir devlet politikası ve icraatı olarak başarılı olmuştu. Bunun aksine Türkiye’de 2009-15 arası açılım dönemindeki en büyük sorunun mutabakat eksikliği olduğunu o zaman ifade etmiştim. Özal’ın 1993 açılımında bu sorun çok daha barizdi ve devlet içinde aleni bir çatışmayla sonuçlandı. Barış istemeyen devlet kadroları, aygıtları ve kurumları, Özal’ın girişimini baltaladı. 2009-2015 sürecine ise ‘beton milletçi’ ve üniter devletçi kadrolar muhalefet etti. Dönemin MHP ve CHP siyasetinde temsil edilen bu barış düşmanı eğilim, kitlesel bir algı karmaşasıyla da örtüşüyordu. Siyasal İslamcı otoriter bir rejime geçişe karşı durmakla Kürt açılımına itiraz etmek aynılaşmıştı.

Bugün ise, ordu, bürokrasi ve iktidardaki siyasiler arasında bir barış mutabakatı olduğu anlaşılıyor. Zaten bu hamleye, barış fikrinin müzmin muhalifi Devlet Bahçeli’nin memur edilmesi de önemli bir gösterge. Bu nedenle barış, geçmişte olduğundan çok daha fazlasıyla mümkün görünüyor. Ama iktidarın siyasi muhalefete yönelik hukuk dışı icraatları ve otoriter baskıları sürdüğü müddetçe süreçte aksamalar olması kaçınılmazdır. Barışı AKP’nin anti-demokratik siyasetinin bir unsuru olarak gösterme ve algılama eğilimi toplumsal muhalefet arasında yeniden yaygınlaşabilir. Devlet içinde oluştuğu anlaşılan konsensüsün geniş bir toplumsal mutabakatla örtüşmesi gerekir. Bunun koşulu da ülke genelinde hukuka dönüş ve demokratikleşmedir.

Siz de başta söylediniz Suriye sahasının buradaki barışı etkileme ihtimalini. Öte yandan Suriye’de son dönemde Kürtler ve HTŞ arasında zaman zaman gerilime varan bir politika vuku buluyor. Buradaki dengeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca Erdoğan'ın konuşmasında ortaya koyduğu yeni Osmanlıcılık söylemleri hem Türkiye'de hem Suriye'de nasıl bir yansıma buluyor?

Suriye iç savaşı boyunca Türk devleti, Esad rejiminden ziyade Rojava’ya karşı savaştı. Sonunda ‘Kobani düştü düşecek’ şiarıyla desteğini açık ettiği IŞİD, mağlup oldu ama dış güçler, Esad’ın yerine bir IŞİD türevi olan HTŞ’yi getirerek Türk devletine büyük jest yapmış oldular. Bu avantajı da Kürtlerin statü kazanmasına karşı kullandı, kullanıyor. Ama bütün veriler, bu stratejinin iflasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

Aslında barış iradesi, bu iflasın idrakiyle ortaya çıktı. Ama hala IŞİD’le birlikte Suriye’deki nihai yenilgiyi sindiremeyen güç sahibi unsurlar işbaşında bulunuyor. Bahçeli’nin ‘vantrologu’ Mümtazer Türköne, bunu siyasal İslamcılığın takıntısı olarak yorumluyor. Devletin tepesinde, Colani’yle birlikte Alevi, Dürzi, Hristiyan ve Kürt kimliklerine karşı topyekûn bir soykırım neticesinde İslamcı bir üniter devlet kurma hayali hala sonlanmış değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan çevresinde kümelenmiş olan bu kanat, ümmetin birliği ve Hilafet yoluyla genişleme hevesleri taşıyor. Kürtlerle barışmayı da ancak İslamcı üniter devlet ve ümmetin birliği kontekstleri içinde meşrulaştırabiliyor.

Suriye’de Colani idaresiyle Rojava Kürt bölgesel yönetimi arasında uzlaşma girişimleri, her defasında bu siyasal İslamcı zihniyet tarafından baltalanıyor. En son, Paris toplantısının Türkiye’nin baskılarıyla iptalinde bunu gördük. Suriye’de Colani’nin ve arkasındaki siyasal İslamcı Türk devleti desteğinin kırılması, Türkiye’de barışın da ön koşulu olarak beliriyor. Yakın gelecekte, devlet içinde MHP ve CHP zihniyetlerinde kendini gösteren toleranslı seküler duruşla AKP içinde etkili olan Şeriat ve Hilafet hayaliyle yüklü siyasal İslamcılık arasında çatışmanın giderek şiddetlendiğine tanık olabiliriz. Bu çatışmanın sonuçları Suriye’nin şekillenmesini olduğu kadar Kürdistan’la barışın kaderini de tayin edecektir.