Yüreğimizin hayat sevincidir Komutan Nûreddîn Sofî

Rakamlar, harfler ve notalar mücadeleni anlatmaya yetmez. Ama emanetin, bize bıraktığın direniştir. Bir ölen bin doğar; binlerce Sofî Nûreddîn, anka kuşu gibi yeniden doğacak ve cesaretin, sonsuz maneviyatın ardıllarına ilham olacak.

Ve sen, kurallarını öğretmiştin savaşçılarına
Ruhu yenilmez kılmanın…

Rakamlar, harfler ve notalar ayrı birer dildir. İnsan zihni, rakamları, harfleri, notaları bir araya getirip anlam ve hakikat arayışına girişir. Efsane ve tılsım tam olarak işte burada başlar. Aranılan ölümsüzlüğün sırrı ise enerji ve ışığın kaynağıdır. Adeta insanın varlık nedeni, bu düşünüyü somut hale getirme mücadelesidir. Her canlının kendi tabiatına göre hareket etmesi, ancak bu tikel hakikatin bir sonucu olabilir.

Tüm maddesel formlar doğmaya, yaşamaya ve ölmeye mahkûmken enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Asla doğmadı ve asla ölemez. Sadece vardır. Maddenin ebedi ve ezeli kaynağı olarak tüm biçimlerden önce gelir ve mutlak anlamda sonsuz olarak düşünülür. Enerji, eylem ve hareket demektir. Bu bağlamda tutku, duygu, düşünce ve yaşam enerjidir. Aynı zamanda enerji ve yaşamı var eden ışık diyalektiğinin iç içe ilişkisi oldukça önemlidir.

Işık olmasaydı dünyamız tamamen karanlık olurdu ve yaşam asla var olmazdı. Varlık, biyolojik fonksiyonunu ışığa borçludur. Işık, hayatın kendisidir. O olmasaydı canlılık var olamazdı. Olduğumuz ve algıladığımız her şey, ışığın hareketinin doğrudan sonucudur. Çünkü her varlık kendi merkezinden evrene aurasının ışığını yaymaktadır. Enerji, frekans ve titreşimin muhteşem uyumu işte tam olarak burada başlar.

Yani ahlak ve tabiatın farklılığında… Farklılık, tikelden doğar ve mutlak anlamda onun parçalarıdır. Bir damlanın okyanusa karışıp kaybolduğunu herkes bilir, ama okyanusun bir damlaya karışıp kaybolduğunu anlamak ise çok az kişiye nasip olur. Bu gerçeklik, ilahi bir her yerde bulunuş halini ifade eder; yani mikro kozmosun içindeki makro kozmosa… Bütün biçimlerin içindeki Allah’a…

Peki, okyanusun bir damlaya karışıp kaybolduğunu anlayan o çok az insanların özellikleri nelerdir? Bağımsız, özgür, asi ve devrimci olma karakteridir. Bağımsız, özgür, asi ve devrimci kişilikler kimseye bağımlı olmayan eşsiz bir ruha sahiptir. Ve onlar bu amaçlarına, yaşamlarını ve tüm enerjilerini adarlar.

Gezegenimizde gökyüzünün ve yeryüzünün birliğidir yaşam. İşte tam da bu noktada damla buhar olur, buluta dönüşür ve sonunda yere yağmur olarak düşer; nehir olur, akar ve denize varır.

Kadim bilgeler auraya “enerji kozası” derler. Auranın, bireyin geçmişinin, şimdisinin ve geleceğinin tüm bilgisini taşıdığı da söylenir. Canlılık denen tikelin artık zamansız, mekânsız ve sonsuz yazgısını rakamsız, harfsiz ve notasız aura belirler. Bir anlamda her varlığın farklı aurası, aynı zamanda o varlığın da yazgısı olmaktadır.

Bağımsız, özgür, asi ve devrimci komutanımız Sofî Nûreddîn arkadaş gerilla saflarına katılırken: “Ben PKK’ye göre olmayabilirim, ama PKK tam bana göre” demiştir.

Söz sadece dil ile idrak edilmez; bu topraklarda yüreğin imanı ile de mühürlenir. Oldukça felsefik olan bu cümle, sevgili yoldaşımız Komutan Sofî Nûreddîn’in adeta hayatının özetidir. Bu katılımla bir devrimci, yaşamının görevini ve bir görev de kendisini üstlenecek eşsiz bir devrimciyi bulmuştur.

“Sevgili yoldaş” tabiri, parti tarihimizde Önder Apo tarafından Hüseyin Özbey (Harun) arkadaş için söylenen bir tabirdir. “Hepinizin sevgilisi şehit düştü” demişti. Bu tabirlere göre olmak müthiş bir kişiliği gerektirir ve belki de en önemli ölçüler arasında gelmektedir.

Kadim Yarsanî inancında, cem evinde ibadet eden kişiye şu soru yöneltilir: “Senin kaç dostun var?” Bir yaşam felsefesi ve toplum ahlakı olan bu ilke, bizim “sevgili” diye tabir ettiğimiz şeyin ahlaki ifadesi oluyor.

Bütün yoldaşların sevgilisi olmak, PKK yoldaşlık geleneğinin en bariz örnekleri arasında yer alır. Zaten destan yazanlar, halkının en sevgili varlığı olanlardır.

Çok sevdiğimiz ve oldukça değer verdiğimiz bir arkadaştı Sofî Nûreddîn yoldaşımız. Felsefik tanımların en çok uyduğu bir arkadaşımızdı. Zaten bir filozoftu. Filozof, işinde sağlam, mesleğinde iyi, sözlerinde doğru, ahlakında güzel, düşüncelerinde isabetli, davranışlarında düzgün ve bilgilerinde gerçekçidir.

Hayret ve merak etme yetisi, bir çocuk gibi ruhunu saf kılmıştı. Samimi kalbinin gücü zaten muazzamdı. Hamarat bir yaradılışı vardı ve mert bir tabiata sahipti. Paylaşmak için üretir, yemeden önce yedirir, almadan verir ve kendinden önce arkadaşlarını düşünürdü. Özgürlükten beslenen, hakikati hırka edinen ve bu anlamlar kozasında büyüyen bir yapısı vardı.

Zaten akıl yürütme gücünün soyluluğunu kavrayamayan insanın yaşadığı söylenemez. Her koşulda, hatta en umutsuz anlarda bile her zaman çözüm bulması, bu akıl yürütme gücünden kaynağını alırdı. Zihni, yatağında durmaksızın akan bir nehir gibiydi.

Nefes almak ve sorumluluk kavramları aynı köke ve aynı etimolojiye dayanır. Daima nefes nefese sorumluluklarına sahip çıkardı. Aldığı nefesi en iyi şekilde değerlendirirdi. Olağanüstü bir enerji girdabının merkeziydi ve enerjisi adanmışlığın ta kendisiydi. Gözleri uyurken gönlü uyumazdı. Yaşamın bütün alanında beceriyle yaşayan bir sanatkardı.

Nûreddîn arkadaş ile özdeşleşen “Sofi” kelimesinin kökeninde felsefe vardır. Sofi, özünde bela aşığı ve nefs düşmanıdır. Bu, hiçbir şeye sahip olmamak, hiçbir şeyin de ona sahip olmaması demektir. Sofi hiçbir şeye “Benimdir” demez. İnancı uğruna canını heder, mal ve mülk edinmeyi en büyük günah görür. İşte bu büyük bir imandır.

İman, görünmeyen veya örtülü şeylerin gerçekliğine olan inanç demektir. Komutan Sofî Nûreddîn’in insanüstü iradesinin cüreti olan imanı, hakikate olan aşkının samimi, aralıksız ve büsbütün vefasıdır. Hiçbir zorluk, gönlünün inancını sarsamazdı. Ay gibi ardından her şeyi sürükleyen gelgit olgusunu düzenleyen bir güç kaynağıydı.

Bütün hayatı boyunca en temel zorluklar karşısında dahi hoşgörü ile davranması, belki de yapılması zor olan şeyi yapıp onun nasıl yapıldığını öğrenme kudreti ile ilgilidir. Zihnini yeni, duyarlı, canlı, farkında, keskin ve becerikli kılan özgür bir doğası vardı.

Ne de olsa mutluluk, kutsal bir işin aynasında görünür insanlara. Yaşamı aynamız, yüreği hayat sevincimizdi. Zaten o, sevgisi ile her şeyi olanaklı hale getirirdi. Evet, doğruyu söyleyen, doğru söylediği için hiç unutmayan bir düşünce yapısına ve sade bir hayat tarzına sahipti.

Unutmamak, doğru söylemektir. Aynı zamanda doğru yaşamak anlamına da gelir. Doğru yaşam aşkı, varlığının bağına kök salmıştı. Zaten güzellik, kendilik olmaktan başka ne olabilir ki?

Yaşamın kıvamı sürekli bir akış ve oluş halidir. Herhangi bir şeyin kıvamı, onun istikameti ile mümkün olur. Her ne yaparsa onu içten, çekinmeden, sınır koymadan ve tam kıvamında yapardı. Öncülüğün kıvam bulmuş biçimiydi. Zeki, güzel, sanki herkesin olmak isteyeceği insanın vücut bulmuş haliydi.

Varlığı, halkımızda sahipsiz olmadığının duygusunu yaratırdı. Dikkatli, duyarlı algıları açıktı. Dikkat; ilgi ve sevgi demektir. Bilmek, yapmak, keşfetmek ve yaratmak için gönlünü verirdi. Hayırlı ve güzel emeği, bu mükemmel dikkatli yapısından akıp gelirdi.

Gerçeğe varmış öncülüğü, çevresinde hayranlık ve sevgi uyandıran bir mükemmellik örneği olmasındandı. Mükemmel, komple bir devrimci idi.

Bir damladan okyanusa, bir tohumdan ormana dönüşenler devrimcilerdir. İşgalciler, zorbalar ise insani bütün değerleri kemirip semirerek büyümek isterler. Sömürgeciliğin bu yükselme arzusu, şüphesiz ki deneyimlerinden de aşikâr olduğu gibi, devrimcilerin mücadelesi ile toz, duman, saman, tüy gibi dağılır ve hiçliğe karışır.

Zulme ve sömürgeciliğe karşı gerilla savaşı, deneme-yanılma yoluyla binlerce yıl içinde gelişti ve günümüzdeki biçimini aldı. Komutan Sofî Nûreddîn arkadaşın yaşamı, sömürgeciliğin kötülüklerine karşı verilen büyük bir savaştı. Varını, yokunu, en küçük zerresine kadar aşkla tutunduğu dağlarda mücadelesine adamaktan asla geri durmadı.

Bireyi olduğu toplum ve ülkesi, en insanlık dışı bir yüzyılın insafsız soykırım pençelerine terk edilmişti. Ülkesinin güzellikleri, yabancı istilacıların karanlık bulutları ile örtülmüştü. Aklını yitiren dünyada halkının varlığını kabul eden tek bir devlet dahi yoktu.

Sömürgeci devletler dünyamızı bir ölüm gezegenine dönüştürmüştü. Sömürüyü, zulmü yaşam gerekçeleri haline getirmişlerdi. Halkının hakları ve hakikati için Kürdistan dağlarında zor kullanma dışında başka bir yolu yoktu. Zaten güzel yüreğine başka da bir tercih asla yakışmazdı.

Her bir adımı, halkına biçilen kefeni yırtıp atmak için dağları arşınladı. Ve kendini toplumuna feda eden yaşam ve komuta tarzından bir an olsun geri adım atmadı.

Kürtler, genlerini, oluşlarını ve doğalarını dağlardan almış bir kavimdir. Kürt halkına yaşam olan dağlara bakılınca, her bir zerresi sır olan toprağın dibinden gökyüzüne yükselen anıtlar anımsanır. Toprak, sanki dağları ile gökyüzünün tılsımına ulaşmaya çalışıyor ve gökyüzünün nimetlerine dua ediyor gibidir.

Kim bilir, belki de gökyüzü toprağı kendine çekmek istiyor. O yüzden dağlar, yeryüzünden gökyüzüne doğru yükselen aşktır. Komutan Sofî Nûreddîn arkadaş da kavminin genlerine sadakatle bağlıydı.

O yüzden Kürdistan dağlarının bağrına kök salan gerillaların erdemli, moralli, neşeli ve cesur komutanıydı. Kürt halkının isyanının mayalandığı mekân olan dağlar, ona heybetli bir kişilik kazandırmıştı.

Dağları, Kürt halkının özgürlük savaşına yaşam kalesi yapan komutanımızdı. Emeği, ülkemize ve halkımıza âşık olma onurunu bize bahşetmiştir. O, Kürdistan dağlarının zafer aşkı ile yanıp tutuşan dahi ve efsunî gerilla komutanlığının abidesiydi. Dağlar ona görkem tutkusunu kazandırmıştı.

Dağların bağrında oluşan görkemli ve özgür doğası, zulmün silahlarını kuşanan işgalci ordulara karşı çelikten bir irade ile dururdu.

Gerilla savaşının temeli akıcılıktır. Bu akış halinde gerillalar en fazla hayatlarını birbirlerine ve savaşmaya adarlar. O, daima bu eşsiz akışa güler yüzü, coşkusu, şakaları ve morali ile öncülük yapıyordu.

İnsanın ölüme ramak kaldığı bir tehlike anında ölüm ve yaşamın birbirinden çalmaya çalıştığı hayat karelerinin içinde ne varsa ona benzerdi. Yaşamda yer edinmiş değerleri, tek tek mutlaka her yoldaşının gözlerinin önündedir.

Edep, Kürtlerde; ilim, kültür, koruyup kollama, hayranlık duyma, doğru ve makbul yol, her şeyde ölçülü davranma gibi anlamlara gelir. Kürt halkının edep değerlerini içselleştiren, özümseyen bir kişilikti.

Zaten onun derin maneviyatı, zaman ve mekânda değil, ancak sonsuzlukta anlaşılabilirdi. Bazen tahkik ehli olduğu gerilla çalışmalarının yoğunluğundan fırsat buldukça, günlerce başını kaldırmaksızın Melayê Cizîrî’nin, Feqiyê Teyran’ın, Ehmedê Xanê’nin ve daha nice Kürt bilge, şair ve yazarın eserlerini incelerdi.

Tarihin sayfalarından onların değerlerini çıkarıp arkadaşlarına mal etmeye çalışırdı. Geceleri onu uyutmayan, fırsat bulabilirse uyuduğunda ise hemen uyandıran bir mücadelesi, inancı ve imanı vardı.

Hayatla birlikte sadakatle ve karşı konulamayacak biçimde akıyordu. Asla uyumayan bir zihne sahipti. O yüzden, zihninin silahlarına karşı konulması zor bir komutandı.

Sofî Nûreddîn arkadaşın yaşamına dair bu yazıyı kaleme alırken “direnen duygular” diye bir tabir, her nedense çok hoşuma gitti. Onu en fazla gülüşü ele verirdi. Derin bir kültür ve akıl, bir gülüşüne bile yansırdı.

Gülüşü, o direnen duyguların imbiğinden süzüldüğü için yüzüne çok yakışırdı. Gülüşü, çevresine hayata dair pozitif enerji yayar, zorlukların aşılamaz hiçbir yanının olmadığı inancını yaratırdı.

Adeta kâinatın bütün olgularından ruhuna enerji akışı gerçekleşmişti. Arkadaşları, olduğu her yerde ayakları üzerinde durmayı öğrenirdi. Bir motivasyon ustasıydı. Çünkü gözlerinin pırıltısında gencecik yoldaşlarına büyük ve derin bir sevgi vardı.

Bazen çevresi ile iletişim kurmak için yaptığı şakalarla hareketi sözcüklere yeğlediği zamanlar olurdu. Bu doğal yapısından asla taviz vermedi. Bu yöntemle yoldaşlarının yüreğine ulaşır, kanlarını kaynatır, akıllarına girer, ruhsal durumlarını değiştirmesini bilirdi.

Civa gibi akışkandı. Bir kalıba ve dogmaya asla sığmazdı. O, özgür ruhu ile Kürdistan devriminin doğal anıtı haline gelmişti.

Her efsane, gerçeğin nasıl varlık kazandığını anlatır. O, gerçek bir devrim efsanesiydi. Sanki devrim mücadelesi için yaratılmıştı. Devrim ve mücadele, mevcudiyetinin en temel gayesi idi. Yaşamın onun için tek bir anlamı vardı; o da devrim için mücadele etmekti.

Tek bir şeyle yatıp kalkıyordu, o da devrimdi. Hayatının anlam haritası, devrimi için mücadele etmekti. Hayatını, ülkesini ve toplumunu mutlu ve huzurlu olarak bir bütün halinde büyüyecekleri özgür topraklar haline getirme mücadelesinin idealine adamıştı.

Bu yolda yalnız büyük bir kalbe değil, keskin bir zekâya sahip olduğu da su götürmez bir gerçekti. İnandığını yapar ve yaptığına inanırdı.

Bütün değerli mücadelelere en iyi hizmeti özüne dönmüş insan verebilir. O insanlar, en genel anlamıyla mücadelelerinin kültürü olurlar. Kültür, her şey unutulduktan sonra geriye kalanlardır.

Sofî Nûreddîn arkadaşın da emeği, yoldaşlarının yüreğinde bıraktığı izleri, halkına ve ülkesine hizmeti asla unutulamaz. Halkı gökyüzünün altında özgür yaşasın diye dört parça Kürdistan’da savaştı. Aklının ve gönlünün sihri öyle eşsizdi ki iradesi ve sevgisiyle en olmayacak şeyleri olur kılardı. Dingin ruhu ve eşsiz canlılığı, onurla gerilla yaşamını geliştiriyordu. Daima gerilla taktiği üzerine, tam gönülle, sebatla ve sürekli çalışan bir savaş dehasıydı.

Önder Apo: “Şehidi teorileştirdik.” der. Teori kelimesi bir sezgiye sahip olmak; bir şeyin hakikatini anında gözlemleme, görme becerisine sahip olmak anlamına gelir. Şehit, yaşamın ve ölümün ötesinde her şeyi kapsayan varlığın kendisidir. Onda doğuş ölümdür ve yine ölüm doğuştur. Şehidin teorileşmesi özünde ölümsüzlüğün ifadesidir.

Ölümsüz olan nedir? Zamanla değişmeyen, kalıcı ve ebedi olandır. Değerli bir ahlak olmaksızın saygın davranışlar sergilemek mümkün değildir. Sofî Nûreddîn arkadaş da şehitlerin inançlarını yaşatmayı ahlaki bir borç olarak görürdü. Şehitler gerçeğinin temellendirip yaydığı değerlerin hakikati ile bütünleşmişti.

Anılar yaşamın ölmeyen halleridir. Anılarını anımsayınca avutulamayacak, çaresiz ve sessiz bir ağlayışın yükselip boğazımda düğümlendiğini hissettim. Sofî Nûreddîn arkadaşını tanıyıp da ondan anılar biriktirmemenin mümkünü yoktu.

YPG karargâhını ziyaret etmiştim. Sabahın köründe noktaya ulaşmıştım. Uykusuz gözleriyle beni kapıda karşılamış, güler yüzüyle: “Komutanımız Şehit Adil Bilika arkadaşın hayalini gerçekleştirdim.” demişti. Merak içinde hayalini sordum. O da bana hızlı ve mest edici ses tonuyla:

“Heval Adil’in bir hayali vardı. Şık bir üniforma giyip, güneş gözlüğü takıp, binlerce savaşçısının geçiş törenini izlemekti. Ben de onun anısına böyle büyük bir askerî geçit törenini, şık bir üniforma giyip güneş gözlüğü takarak düzenledim ve izledim.”

Bu hayaliyle yetinmemişti: “Buradaki adım da Adil’dir.” diye eklemişti. Kahvaltı yaptıktan sonra da: “Sana Qamişlo’yu dolaştıracağım.” demiş, geçtiğimiz her sokakta kalan çocukluk ve gençlik anılarını anlatmayı ihmal etmemişti.

Biliyorum, rakamların, harflerin ve notaların da gücü sınırlı ve o efsunu yok, mücadeleni anlatabilsin. İnsan sesinin Sofî Nûreddîn arkadaşa dair duyguları dile getirmekte güçsüz kalacağından ise hiç şüphem yoktur.

Mahşer gününde amellerin suretler alarak sahibine geldiği söylenir. Gelir ve sahibine şu hitabı yapar: “Ben, senin amelinim.” Yoldaşları olarak onun amellerinin iyi, doğru ve güzel olduğuna eminiz. Yaşamına daima aç kalacağımız yoldaşımızın ahiretine kefil olduğumuz kadar, hakikat ve özgürlük için savaştığından dolayı da insanlığa derin düşünceler, onurlu amaçlar, eşsiz idealler ve değerli başarılardan oluşan zengin bir miras bıraktığından hiç şüphemiz yoktur.

İnsan dilinin sese dönüşemediği zamanlar olur. Acın karşısında sözün bir hükmünün olmadığına tanıyanlar olarak hemfikiriz. Ama yine de zulme karşı koca bir nefrettir bize bıraktığın emanet. Bir ölen, bin doğan bir geleneğe sahibiz. Emanetine layık olacak binlerce Sofî Nûreddîn’in, Anka Kuşu misali mücadelende yeniden doğacağı ise aşikârdır. Cesaretin ve sonsuz maneviyatın daima ardıllarına ilham olacaktır.