Sahar Bageri: Kürtler ve solun hala görmeyi reddettiği gerçekler

Araştırmacı Sahar Bageri, Humanité gazetesinde yayınlanan makalesinde Kürt halkının maruz kaldığı baskılar ve yürüttüğü mücadele karşısındaki kayıtsızlık için, “anti-emperyalizm anlayışının çarpıtılmış biçiminin sınırlarını ortaya koyuyor” tespitini yaptı

Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Enstitüsü’nde Kürdistan uzmanı araştırmacı Sahar Bageri, Fransız Humanité gazetesinde “Kürtler ve solun hala görmeyi reddettiği gerçekler” başlıklı bir makale yazdı. Kürtleri “anti-emperyalizmin kör noktası” olarak tarif eden Sahar Bageri, “Kürtler ne büyük güçlerin bir aracı ne de yalnızca stratejik bir değişkendir. Onlar mücadele eden bir halktır” vurgusunda bulunuyor. 

Sahar Bageri’nin yazısı şöyle:

“16 Temmuz 2026'da İran Devrim Muhafızları, Irak Kürdistanı'nda Komala'ya ait bir kampa sığınak delici bombalarla saldırdı ve partinin 10 üyesini öldürdü. Bu saldırı neredeyse hiç dikkat çekmedi. Oysa bu olay münferit değildi.

24 Şubat ile 24 Mayıs 2026 tarihleri arasında Irak Kürdistanı en az 920 saldırıya maruz kaldı. Bunların 230'dan fazlası, İran Kürt siyasi partilerine yönelik ateşkesin yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşti. Bu süreçte en az 20 Kürt siyasetçi yaşamını yitirdi. Dünya "gerilimin azaldığını" konuşurken, Kürt örgütlerine yönelik bombardımanlar devam ediyordu.

Bu yeni bir durum değil. En az son on yıldır, özellikle de 2015'ten bu yana İran Devrim Muhafızları, Irak Kürdistanı'ndaki İranlı Kürt partilerine ve mülteci kamplarına düzenli olarak füze ve insansız hava aracı saldırıları gerçekleştiriyor. Tahran, bu askeri operasyonları Bağdat ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde kurduğu siyasi baskıyla destekliyor; amacı Kürt örgütlerinin silahsızlandırılması ya da bölgeden çıkarılması. Hedef alınan yalnızca insanlar değil; Kürtlerin toplumsal ve siyasal yaşamının tamamı.

Bu sessizlik üzerinde durulması gereken bir olgu. Çünkü bu yalnızca hükümetlerin ya da medyanın ilgisizliğini göstermiyor. Aynı zamanda, emperyalizmi yalnızca Batı'nın, özellikle de ABD'nin uyguladığı bir egemenlik biçimi olarak gören çarpıtılmış anti-emperyalizm anlayışının sınırlarını da ortaya koyuyor. Böyle bir yaklaşım, anti-emperyalizmi giderek anti-Amerikancılığa indirgerken, İran ve Türkiye gibi devletlerin Kürt halkı üzerinde kurduğu baskıyı ikincil, tali ya da "iç mesele" olarak değerlendirmeye başlıyor. Sanki devletsiz bir halk, baskıyı Batı'dan görmüyorsa ulusal, sömürgeci ya da emperyal bir tahakkümün mağduru olamazmış gibi.

KÜRTLER ANTİ EMPERYALİZMİN KÖR NOKTASI

Bu dünya görüşünde tarihin temel aktörleri devletlerdir. Halklar ise ancak devletler aracılığıyla görünür olabilir. Çatışmalar devletler arasındaki güç mücadelesi olarak okunur; toplumlar hükümetlerinin uzantısı sayılır; halkların mücadeleleri ise daha büyük jeopolitik hesaplaşmaların tali unsurları olarak görülür. Kürtler uzun zamandır bu kör noktanın merkezinde yer alıyor.

İran, İsrail ve ABD arasındaki gerilimin yaşandığı haftalarda Kürtler çoğunlukla Washington'un olası müttefiki, Tahran ve Ankara açısından bir güvenlik sorunu ya da istikrarsızlık unsuru olarak ele alındı. Çok nadiren kendi siyasal hedefleri olan bir halk olarak değerlendirildiler. Varlıkları sürekli devletlerin çıkarları üzerinden tanımlandı.

Sorun tam da burada yatıyor. Kürtler ancak başka aktörlerin gündeminin bir parçası olduklarında görünür olabiliyor. Kendi adlarına hareket ettiklerinde, bölgesel ya da küresel güçlerin stratejisini açıklayan bir unsur olmaktan çıktıklarında ise adeta görünmez hale geliyorlar.

Bu nedenle Kürtlere yönelik şiddeti siyasi olarak değerlendirmek zorlaşıyor. Bunun nedeni saldırıların bilinmemesi değil; Batı ile rakipleri arasındaki mücadeleye odaklanan dünya okumasında bu saldırılara yer bulunamaması. İran'ın Kürt örgütlerine yönelik bombardımanları bu yüzden fazla ilgi görmüyor; çünkü bu saldırılar, devletlerin jeopolitik bağımsızlığını o devletlerin sınırları içinde yaşayan halkların özgürlüğüyle özdeşleştiren anlayışı rahatsız ediyor.

Oysa Kürtler ne büyük güçlerin bir aracı ne de yalnızca stratejik bir değişkendir. Onlar mücadele eden bir halktır.

Bir yüzyılı aşkın süredir Kürt siyasal hareketi savaşları, rejim değişikliklerini, zorunlu göçleri ve kendisini yok etmeye çalışan devletlerin baskılarını aşarak varlığını sürdürüyor. Hükümetler değişiyor, sınırlar yerinde kalıyor; ancak Kürtler partiler, sendikalar, gazeteler, dernekler ve kültürel kurumlar kurmaya devam ediyor. Bu süreklilik bile, Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik sorunu olarak gören anlayışın yanlışlığını ortaya koyuyor.

Sosyolog İsmail Beşikçi, Kürdistan'ı bir zamanlar "uluslararası sömürge" olarak tanımlamıştı; yani birden fazla devlet arasında paylaşılmış ve siyasi olarak tanınmayan bir coğrafya. Bu tanımlama bugün de geçerliliğini koruyor.

Kürtler yalnızca topraklarını paylaşan devletlerle karşı karşıya değil; aynı zamanda devletsiz olmaları nedeniyle çifte bir kırılganlık yaşıyorlar. Hem baskıya maruz kalıyorlar hem de bu baskının uluslararası düzeyde tanınmasını sağlayacak siyasi araçlardan yoksun bulunuyorlar.

SESSİZLİĞİ BOZMAK VE KÜRTLERİ SİYASİ ÖZNE OLARAK TANIMAK

Son saldırılar karşısındaki sessizlik de bu durumun bir sonucudur. Kürtlerin maruz kaldığı şiddeti dünyaya duyurabilecek bir devletleri olmadığı için, uğradıkları baskılar siyasi olarak görünmez kalıyor. Ancak bu görünmezlik yalnızca devletsizlikten kaynaklanmıyor. Kendisini halkların savunucusu olarak tanımlayan solun bir bölümü de dünyayı hala devletler ve devletler arası ilişkiler üzerinden okumaya devam ederek bu görünmezliği güçlendiriyor.

Böylece Kürtler, büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının bir parçası olduklarında görünür oluyor; fakat kendi adına hareket eden bağımsız bir siyasi özne olarak tanınmakta zorlanıyor.

Bu sessizliği bozmak, yalnızca daha fazla empati göstermek anlamına gelmiyor. Öncelikle çok temel bir siyasi gerçeği kabul etmek gerekiyor: Halklar, onları yöneten devletlerden bağımsız olarak vardır.

Kürtler yalnızca Tahran'ın, Ankara'nın, Washington'ın ya da başka güç merkezlerinin çıkarları üzerinden değerlendirilmeye devam ettikleri sürece, bir jeopolitik sorun olarak görülmeye devam edeceklerdir. Oysa gerçekte onlar, kendi geleceklerini kendileri belirlemek için mücadele eden bir halktır."