Dersim’de kaybolan genç Kürt kadın Gülistan Doku, Wan’da cinsel saldırıya uğradıktan sonra öldürülen Rojin Kabaiş ve günler süren aramaların ardından nehir yatağında cansız bedeni bulunan Narin Güran… Bu ve benzeri vakalar resmi kayıtlara “kayıp” veya “cinayet” olarak geçse de çoğu zaman olayların tüm yönleriyle aydınlatılamıyor; bu durum dosyaları basit birer adli vaka olmaktan çıkarıyor ve karşımıza erkek egemen sistem, köhnemiş feodalite, rant şebekeleri ve kapitalist ilişkilerin yarattığı toplumsal kirlenmişlik ile çıkıyor. Daha da ötesi, tüm ilişkilerin yarattığı toplumsal çarpıklık ve herkesin ‘suskunluk’ halini ortaya koymaya çalışması gözlemleniyor.
Öyle ki son Narin Güran cinayetinde failler yargılansa da, olayın tam olarak aydınlatılamaması ve sürüp giden suskunluk hali konuşulmaya devam ediyor.
Londra’da yaşayan avukat Ali Has, işte bu cinayetlerle birlikte ortaya çıkan “kolektif sessizlik” halini “Sus.” adıyla kaleme alarak tiyatro sahnesine taşıdı. Ali Has’ın sessizlik ve yüzleşme temalarını sahneye taşıdığı oyun, Londra Tower Theatre’da sahnelendi. Yönetmenliğini Barış Celiloğlu’nun yaptığı oyunda Ateş Toğrul, Ata Berk Akşit, Deniz Ülkü, Ezgi Bakışkan Barış, Emre Gündoğdu, Ezgi Koçer ve Zehra Bilgin gibi oyuncular yer aldı. Oyunun müzikleri ise Kardeş Türküler’den Vedat Yıldırım ve Bajar grubundan Cansun Küçüktürk tarafından bestelendi.
Tower Theatre’de dört gün boyunca sahnelenen oyun, “Adaletsizliğin en gürültülü hali” teması ile “Bir köy, bir kayboluş ve büyük bir sessizlik” ile başlayan hikayeyi izleyiciyle buluşturdu. Oyun boyunca, “Sessizlik kimi korur? Asıl suçlu kim? Susanlar mı, susturulanlar mı?” diyerek izleyicide bir yüzleşme yaratmaya çalıştı.
Gösterimde sahnede beden dili, kukla ve ritim üzerinden özgün bir anlatım sergilenirken, sanatçılar Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk canlı müzik ile oyunun atmosferini güçlendiren besteleri seslendirdi.
Daha önce “Ben Kolay Ölmem” adlı oyun ile Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı karşı karşıya getirerek asimilasyon konusunu irdeleyen Ali Has, “Sus.” ile bireysel suç ve kayıpların ötesinde toplumsal sessizlik ve kolektif sorumluluğu ele alıyor. Oyun, kaybolan bir çocuk hikayesi üzerinden ilerlerken sadece failin eylemini değil, çevresindeki suskunluğu ve toplumun göz yummasını sahneye taşıyor. Fiziksel tiyatro ile kukla ve ritmik müzik unsurları tam uyumlu olmasa da, “Sus.” ile kolektif suç ve toplumsal suç ortaklığına odaklanılması, seyirciyi pasif izleyici olmaktan çıkarıp düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor.
Bu yönüyle “Sus.” yalnızca dramatik bir eser değil; tüm bu cinayetlerde failin ötesinde bir toplumsal yüzleşme yaratmayı amaçlıyor. “Adaletsizliğin en gürültülü hali” derken de sessizlik ve gürültü ikileminde bir paradoks ortaya koyarak, “Sessizlik kimi korur? Asıl suçlu kim? Susanlar mı, susturulanlar mı?” sorularının yanıtını arıyor. Oyun, belirli bir olayı doğrudan anlatmasa da farklı coğrafyalarda benzer şekilde tartışılan toplumsal suskunluk meselesiyle güçlü bir paralellik kuruyor.
Dahası, oyunda bireysel suçtan öteye sistemin yarattığı fail de işaret ediliyor; suç ve vicdan, bireyden toplumsal yapıya kayıyor. Sessizlik ile vicdanın sorgulandığı oyunda, devletin küçük prototipi haline dönüşen vicdanların topluma hükmeden bir sistem gerçekliğine dönüştüğü vurgulanıyor.
Çocuk oyuncu Deniz Ülkü’nün canlandırdığı Nazlı karakteriyle sahnede ortaya çıkan oyun, diğer karakterler üzerinden “Sessizlik çığlıktan beter”, “Hangi sessizlik ile kimin çocuğunu aldım”, “Sessizlik sensizliğe karıştı” diyerek cinayetlerin sistemsel failini işaret ediyor. Bu yolla görünmeyen veya kabullenilmeyen baskı mekanizmaları karakterler aracılığıyla görünür kılınıyor.
Hikayenin geçtiği küçük köyde, muhtar, imam, müteahhit, milletvekili, savcı ve yargıç gibi figürler aracılığıyla suçun sistematik ve toplumsal boyutları sahneye taşınıyor. Kadına yönelik şiddetin yarattığı derin kriz ve toplumsal baskı, izleyiciye yoğun şekilde hissettiriliyor. Annesinin Nazlı’ya “Devlet kapısı, koca kapısı” diyerek korku aşılaması ve “Dağ köye karşı gelirse kurur” repliğiyle korkunun kuşaktan kuşağa aktarılması vurgulanıyor.
Nalin’in kaybolmasının ardından cesedine ulaşılırken çalınan ve geleneksel bir Kürt şarkısı olan govend müziği “Delale Gunde Me Beso” bir ağıda dönüşerek coğrafyanın gerçekliğini yansıtıyor ve izleyiciyi derin bir hüzne sürüklüyor.
İzleyici oyunda faili bireye indirgeyemedi; olay tam olarak aydınlanamadı. Ancak suç ve bir değil, birden fazla şüpheli ve fail ile karşı karşıya kalıyor. Oyun sonunda şüphelilerin çokluğu ve failin faillere dönüşmesiyle birlikte, bu hesaplaşma içinde toplum ve umut kavramı ön plana çıkıyor.
“Adaletsizliğin en gürültülü hali” diyerek izleyici karşısına çıkan Sus’un küçük köyü ve karakterleri, Kürdistanlılar için yabancı değil; sistem ve iktidar ile iç içe geçmiş köylerdeki suskunluk hiç de tanıdık gelmiyor.






